Bu memlekette yaşamak gerçekten delilik.
Akıllı biri çıksa, amenna diyerek alıp, başıma koyacağım.
Çıkan çıkıyor da, halk sessiz, hakarete alıştırılmış, dalga geçilmeyi sever hale gelmiş artık.
Yazık be yazık…!
Köşemize konu olan haber şu:
En düşük emekli aylığının 20 bin TL olarak belirlenmesine yönelik eleştirilere yanıt veren AK Parti Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu; “Terörden temizlediğimiz Gabar'da günlük 80 bin varilin üzerinde gravitesi yüksek petrol arzıyla ve 710 milyar metreküplük doğal gaz rezervimizin hanelerimize ulaşmasıyla, devletimizin cebinde kalacağını görüyoruz. Bu kaynaklar başta emeklilerimiz olmak üzere bütün toplum kesimlerine refah seviyesini artırıcı, refah farkı olarak ulaştırılacaktır!” dedi.
İnsanlarla;
Alay etmek, dalga geçmek,
Onları ti ye almak, keklemek,
Onlarla kafa bulmak, makara yapmak, eğlenmek,
Onlara laf sokmak, dokundurmak, istihza etmektir.
Hem de resmen, açık açık, alenen…
Adam ne diyor;
“Gabarda petrol bulunursa emekli yaşadı…”
Ben de diyorum ki:
“Bu söylem: Emekliye umut, mizaha malzemedir…”
Memlekette petrol bulununca yer yerinden oynar.
Hele bir de adı “Gabar” olunca…
Tabi haritada filan değil de manşette keşfedilmiş gibi bir heyecan.
Henüz yerin kaç metre altında belli değil,
Hangi yöntemle ve nasıl çıkacak planı programı yok,
Kaça mal olacak hesabı bilinmiyor,
Hatta ortada petrol var mı yok mu gibi teknik ayrıntılar da cabası.
Ama sonuç şu:
“Bulunursa emekliye para verilecek.”
Peki ya “Bulunursa?”
Bu “-sa / -se” eki var ya…
Türk siyasetinin, Türk ekonomisinin ve Türk emeklisinin kaderini belirleyen en güçlü ek. (ceğiz- cağız ekleri de var, onlar ayrı…)
Eğer bulunursa…
Eğer çıkarılırsa…
Eğer satılırsa…
Eğer gelir adil dağılırsa…
Eğer birileri paraları buharlaştırmazsa…
Bu “Eğer”lerin her biri, emeklinin sofrasındaki zeytini birer birer çekip alıyor ama umut yine de diri.
Çünkü umut bedava.
Dağıt, dağıt gitsin.
Petrol mü?
İşte o pahalı.
Derken aklıma Nasreddin Hoca geliyor. Hani alacaklı gelir, “Hocam borcunu ne zaman ödeyeceksin?” diye sorar ya…
Hoca da aynı bu iktidar gibi, büyük bir ekonomik kalkınma planı açıklar:
“Evin önüne çalı diktim. Buradan geçen koyunların yapağıları çalılara takılacak. Ben onları toplayacağım. Hanım eğirecek, yün ip yapacak. Gidip pazarda satacağım. Böylece senin borcu ödeyeceğim.”
Alacaklı dinlemiş, dinlemiş ve sonunda
Gülmeye başlamış.
Hoca cevabı büyük bir yüzsüzlükle vermiş:
“Gördün peşin parayı da nasıl gülersin mübarek!”
İşte bizim durumumuz.
Petrol bulunacak da,
Çıkarılacak da,
İşlenecek de,
Pazar bulunacak da,
Satılacak da,
Parası alınacak da,
Hazineye girecek de,
Karar çıkacak da,
İmzalar atılacak da…
Onca borç ödenecek de,
Geriye kalan para da bize dağıtılacak…
Ben de diyorum ki:
“Ölme eşeğim, ölme…”
Gabar meselesi aslında şuna dönebilir.
Hani meşhur fıkra var:
Kibar bir zat, yalıdaki sandalının ziftlenmesini uşağına emreder.
Uşak sandalı ziftletir.
Sonra bir masraf pusulası çıkarıp efendisine verir.
Efendi masrafı fazla görerek:
“Oğlum! Bir sandalın ziftlenmesi için hiç bu kadar para harcanır mı?” diye sorar.
Uşak şu cevabı verir:
“Efendim! Sadece sandal ziftlenmedi. Ben ziftlendim, kâhya ziftlendi, uşak ziftlendi...”
Bize para kalırsa, alırız yoksa avucumuzu yalar dururuz…
İşte böyle aslında.
Bu zincirin herhangi bir halkasında eşek ölürse, geçmiş olsun.
Emekli yine “Gelecek yıl”a kalır.
Ama hangi ay olduğu belirtilmez.
Takvim esnek, umut sonsuz.
Üstelik bu memlekette petrol bulunduğunda benzinin ucuzlamadığı, doğal gaz çıktığında faturanın hafiflemediği defalarca test edilmiş bir gerçek.
Ama emekliye para verilmesi fikri hâlâ masada.
Masada derken, Nasreddin Hoca’nın masasındaki ekonomi planı gibi:
Üzerinde plan var, yemek yok.
Yine de kızmayalım.
Bu da bir gelenek.
Eskiden “Köprüyü geçince” denirdi, şimdi “Petrol çıkınca.”
Eskiden “Dış güçler engelledi” vardı, şimdi “Teknik süreç devam ediyor.”
Emekli mi?
O, sabırlı.
Zaten hayatı boyunca hep çalılardan yün toplamaya çalıştı.
Belki bir gün gerçekten petrol fışkırır.
Belki bir gün gerçekten emeklinin cebine birkaç damla düşer.
Ama o güne kadar bu hikâye Nasreddin Hoca fıkrası olmaya devam edecek.
Ve alacaklı hâlâ aynı cümleyi fısıldayacak:
“Ölme eşeğim ölme…”
Zira bu ülkede petrol yerin altından zor çıkar ama mizah her zaman yüzeye yakındır.
O kadar da karamsar olmayalım.
Petrol çımasına çıkar da, bize düşer mi onu bilemem…
ÖLÜMSÜZ EMEKLİ
“Ölümsüz Denizanası mı?”
Yoksa;
“Denizlerin Emeklisi mi?”
Sosyal medyada arada bir manşet belirir:
“Ölümsüzlüğü bulan hayvan keşfedildi!”
Altına hemen yorumlar dizilir:
“İnsanlara ne zaman?”
“Bizde var mı?”
“SGK kapsıyor mu?”
Haberi açarsınız, karşınıza boyu birkaç milimetre olan bir denizanası çıkar.
Adı:
“Turritopsis dohrnii”
Nam-ı diğer:
“Ölümsüz denizanası.”
Şimdi duralım.
Biz bu filmi daha önce kim bilir kaç kere gördük?
Ölümsüz falan değil, dayanıklı sadece
Bu denizanasının yaptığı şey çok havalı anlatılıyor:
Yaşlanınca, yorulunca, hayat zorlaşınca “Reset” atıyor.
Yetişkin hâlinden tekrar bebekliğine dönüyor.
Yani diyor ki:
“Bu hayat olmadı, baştan alıyorum.”
Bilim buna “Transdiferansiyasyon” diyor.
Hücreler kariyer değiştiriyor.
Kas hücresi diyor ki:
“Ben artık sinir hücresiyim.”
Bizde öyle mi?
Bizde hücre emekli oluyor, sonra bir daha işe alınmıyor.
Ama küçük bir detay var:
Bu denizanası öldürülebiliyor.
Balık yerse ölür.
Hastalık kaparsa ölür.
Tekne pervanesine denk gelirse…
Geçmiş olsun.
Yani yaşlanmıyor ama ölmez de değil.
Bu yüzden bilim insanları buna:
“Biyolojik ölümsüzlük” diyor.
Bizim sosyal medya ise bunu “Highlander” sanıyor.
Asıl mesele şu: “Bu Turritopsis dohrnii, bize kimi hatırlatıyor?”
Tabi ki: Emekliyi.
Bakın benzetme bire bir.
Şöyle ki,
Bu denizanası:
Ölmüyor,
Ama yaşadığı da tam yaşam sayılmıyor,
Sürekli eski hâline dönmek zorunda,
Hayatta kalmak için reset atıp duruyor.
Bizim emekli de öyle.
Ölmüyor.
Ama “Yaşıyor” demeye de insanın dili varmıyor.
Bir ay geliyor, maaş yetmiyor.
Reset.
Bir zam haberi çıkıyor, umutlanıyor.
Reset.
Eczanede ilaç fiyatını duyuyor.
Tekrar polip evresi.
Denizanası strese girince gençliğine dönüyor,
Emekli strese girince borçlanıyor.
Denizanası biyolojik saati geri sarıyor,
Emeklinin ise saati zaten durdurulmuş.
Peki aradaki fark ne?
Denizanası bunu bilinçsizce yapıyor.
Emekli ise bilerek ve isteyerek sürdürmek zorunda bırakılıyor.
Denizanası için buna “Adaptasyon” diyorlar.
Emekli için “Sabır”
Denizanası bilim insanlarının gözbebeği.
Emekli ise istatistik kurbanı.
O yüzden yanlış manşeti düzeltelim
“Ölümsüzlüğü bulan hayvan” yok.
Ama:
“Ölmeden sürünmeyi beceren bir denizanası var.”
Ve bu memlekette o konuda ustalaşmış milyonlarca insan.
Kısacası:
Ölümsüzlük bulunmadı.
Ama ölmeden yaşlanmanın ve yaşlanmadan tükenmenin kitabı yazıldı.
Yazan da denizanası değil, bu iktidarın ta kendisi.
DÜNYANIN DİBİ
1960’larda Sovyetler Birliği’nin dünyayı “Delmeye” karar verdiği haberi, ilk duyulduğunda “Bilimkurgu” gibi gelir.
Oysa mesele, Jules Verne romanı değil; “Kola Süper Derin Sondajı” adı verilen, tarihin en iddialı bilim projelerinden biridir.
Peki, Sovyetler gerçekten dünyayı deldi mi?
Kısa cevap:
Hayır, ama epey uğraştılar.
Uzun cevap:
1970’te başlayan sondaj çalışmaları, Rusya’nın Kola Yarımadası’nda yıllarca sürdü ve 12.262 metre derinliğe ulaştı.
Bu, bugün bile insanlığın açtığı en derin yapay delik olarak biliniyor.
Dünya’nın merkezine inmek şöyle dursun, kabuğun tamamını bile geçemediler.
Çünkü Dünya’nın yarıçapı yaklaşık 6.371 kilometre.
Yani Sovyet matkabı, “Gezegenin derisini hafifçe çizmiş” sayılır.
Peki 12 kilometre aşağıda ne buldular?
İşte işin en ilginç kısmı burada başlıyor. Bilim insanları birkaç sürprizle karşılaştı.
Beklenenden çok daha yüksek sıcaklık: Hesaplar 100 °C civarını öngörürken, derinlerde 180 °C’ye yaklaşan değerler ölçüldü.
Matkap adeta yerin altında sauna buldu.
Su izleri:
Bu kadar derinde serbest su olmayacağı düşünülüyordu.
Ama kaya çatlaklarında sıkışmış su bulundu.
Yani “Yerin yedi kat dibinde su yoktur” atasözü revizyona girdi.
Mikroskobik fosiller:
Kilometrelerce derinde, eski tek hücreli canlılara ait izler keşfedildi.
Demek ki hayat, sadece yüzeyde takılan bir misafir değilmiş.
Granit-bazalt sınırı şaşkınlığı:
Ders kitaplarında anlatılan katman geçişi, beklenildiği gibi çıkmadı.
Dünya, teorik şemalara bakıp davranmıyor; kendi bildiğini okuyor.
Gelelim efsanevi soruya:
1992’de neden durdu?
Komplo teorilerini sevenler için seçenek bol:
“Cehennemin kapısı açıldı”,
“Çığlık sesleri duyuldu”,
“Şeytanın mikrofonu kırıldı”…
Ama gerçek çok daha tanıdık:
“Para bitti”,
“Sovyetler dağıldı”,
“Teknoloji yetmedi…”
Ayrıca aşırı sıcaklık, ekipmanları çalışamaz hale getiriyordu.
Yani projeyi durduran şey şeytan değil, termal fizik ve ekonomi oldu.
Bugün o delik ne durumda?
Kapağı kapatılmış, tesisler büyük ölçüde terk edilmiş halde.
İnsanlığın en derin merakı, paslı bir metal kapakla mühürlenmiş gibi duruyor.
Biraz hüzünlü, biraz da öğretici.
Bu hikâyeden çıkarılacak ders ne?
İnsanlık gökyüzüne roket gönderirken, aya ayak basarken bile ayağımızın altını tam bilmiyoruz.
Bazen yukarı bakmak kolay, aşağı inmek zor.
Çünkü yukarıda boşluk var; aşağıda ise gerçeklik, basınç ve sıcaklık.
Sovyetler dünyayı delemedi belki ama bize şunu gösterdiler:
“Merak duygusu, kilometrelerce kayadan daha derin.”