Son günlerde haberler ve sosyal medya yine aynı cümleyle çalkalanıyor:

“Epstein dosyası açıldı, herkesin adı var!”

Herkes derken?

Kimler yok ki:

Elon Musk

Richard Branson

Donald Trump

Bill Clinton

Steve Bannon

Sergey Brin

Brett Ratner

Casey Wasserman

Ehud Barak

Miroslav Lajcák

Daha da ismi geçen kimler var…

“Gerçekten herkes mi?” diye de sormak lazım.

Önce şunu açıklığa kavuşturalım:

Epstein dosyası, gizli bir “Müşteri listesi…”

Bhsedildiği gibi; Karanlık bir tapınak defteri ya da Hollywood bodrumunda saklanan kara kaplı bir ajanda değil.

Bu dosya;

ABD’de cinsel istismar ve insan ticareti suçlarından yargılanan (ve hücresinde ölü bulunan) “Jeffrey Epstein” hakkında yıllar boyunca toplanmış “Resmi soruşturma ve dava belgelerinin tamamına verilen” genel ad.

“İçinde ne varmış?” diye merakla soranlara cevap şöyle verilmiş;

E-postalar,

Telefon mesajları,

Uçuş kayıtları,

Mahkeme ifadeleri,

Tanık beyanları,

Fotoğraflar, belgeler,

Ve İsimler

Kısaca bu, bir hukuki arşiv.

Dedikodu defteri değil.

Peki nereden çıktı bu şimdi?

Çünkü ABD’de “Şeffaflık” adına, bu belgelerin önemli bir kısmı kamuya açıldı.

Milyonlarca sayfa.

Okuyana aşk olsun.

Doğal olarak gazeteciler, sosyal medya kullanıcıları ve “Akşam 11’de YouTube canlı yayını yapan uzmanlar!” dosyaya daldı.

Ve ilk refleks geldi:

“İsmi var!”

Kimlerin adı geçiyor?

İşte en kritik nokta burası.

Dosyada geçen isimler üç ayrı sepette toplanmalı:

*Epstein’la temas etmiş olanlar:

E-posta atmış, bir davete gitmiş, aynı uçakta bulunmuş, aynı ortamda fotoğraf vermiş insanlar.

Bu listede siyasetçiler var, iş insanları var, sanatçılar var.

Ama bu temas hukuken suç değil tabi.

Birinin adının dosyada geçmesi, o kişinin “Müşteri” olduğu anlamına gelmiyor haliyle.

Bu, “Aynı binaya girmiş” olmakla eşdeğer.

*Dava süreçlerinde adı geçenler:

Bazı isimler, tanık ifadelerinde veya karşılıklı suçlamalarda geçiyor.

Burada da kritik bir ayrım var:

Birinin adı geçiyor olması, onun mahkemece suçlu bulunduğu anlamına gelmez.

Hukuk, Twitter’dan farklı çalışıyor.

*Gerçek suçlular ve hüküm giyenler:

Epstein’ın kendisi, bazı yakın çevresi ve aracılar bu kategoridedir.

Bunlar zaten yıllardır bilinen isimlerdir.

Yeni sürpriz yok.

Peki o meşhur “Müşteri listesi” nerede?

Kısa cevap:

Yok.

Uzun cevap:

Resmi, doğrulanmış, “Şu kişiler şu suçu işledi” diyen bir müşteri listesi hiçbir zaman yayımlanmadı.

Ama sosyal medyada şöyle çalışıyor sistem:

Dosyada ismini gördüm,

Demek ki kesin suçlu,

Demek ki herkes biliyordu,

Demek ki dünya gizli bir tarikat.

Anlaşıldığı üzere;

Bu zincirin hiçbir halkası hukuki değil.

Peki o zaman dosya gerçek mi?

Evet.

Yorumlar doğru mu?

Çoğu değil.

Ama belgelerin nasıl okunacağı, ne söylediği ve ne söylemediği çok önemli.

Bir mahkeme dosyası;

İddia içerir

Çelişki içerir

Yalan ifade de barındırabilir

O yüzden hukukta “Kanıt” diye bir kavram vardır.

Sosyal medyada ise “Ekran görüntüsü” yetiyor.

Peki bu dosyaya bakarak ne anlamalıyız?

“Epstein büyük bir suç ağının merkezindeydi…”

“Güçlü ve zengin insanlarla teması vardı.”

“Sistem yıllarca kör ve sağır kaldı.”

Ama şunu iyi bilmek lazım:

“Dosyada adı geçen herkes suçlu değildir.”

Zira adalet;

İsim listesiyle değil,

Kanıtla çalışır.

Ama bu dosya bize şunu söylüyor:

Bazı kapılar aralandı ama henüz “Herkesin yüzünü gördük” demek için biraz erken.

YILBAŞI

Aşağıdan yukarıya doğru bakınca tablo şöyle görünüyor:

“Yukarıda ışıklar, sahneler, konfeti… Aşağıda ise floresan altında mesai kartı.”

Yılbaşı gecesi memleket adeta ikiye bölünmüş.

Bir tarafta 20 milyon lira alan biri,

Diğer tarafta 10 milyon, 8 milyon, 7 milyon alanlar diye sıralanıyor.

Rakamlar öyle büyük ki;

Sıfırları yazarken klavye yoruluyor.

Öte tarafta Meclis var.

Milletvekilleri “Biz mütevazıyız” edasıyla 500 bin liranın altına bakmıyor ve bağırıyorlar:

“Yetmiyor!”

Ayda.

Yani sahne yok, mikrofon yok, playback yok…

Ama maaşlar “Maşaallah” full canlı performans.

Peki ya asgari ücretli?

O sahnede yok.

Işık tutulmuyor.

Alkış desen zaten hiç yok.

Asgari ücretli veya bir emekli yılbaşına nasıl girdi biliyor musunuz?

Marketten “İndirimli hindi bacağı” kovalamaca sahnesiyle.

Maaş yatınca “Kira mı, elektrik mi?” isimli klasik dramla.

Yeni yıl dileği de kısa:

“Aman! Bu ay eksiye düşmeyelim.”

Ülkede para konuşuluyor ama herkesin dili farklı.

Sanatçı “İki sahne” diyor, asgari ücretli ve emekli “İki taksit” anlıyor.

Milletvekili “Refah artışı” diyor, işçi “Hangi refah, o da neymiş?” diye soruyor.

Dünya bir garip zaten.

Bir gecede alınan para, bir yıllık emeğin üstüne çıkıyor.

Bir elbise, bir maaşı solluyor.

Bir sahne, bir hayatı gölgeliyor.

Elbette “Sanatçılar kazansın, alkışlanmasın” demiyoruz.

Ama alkışın sesi yukarı çıkarken, aşağıda tencerenin dibi görünüyorsa, orada bir ritim bozukluğu vardır.

Müzik var ama adaletin notası kaçık.

Asgari ücretliye kim bakacak?

Emekliye kim soracak?

Onların menajeri kim?

Basın danışmanları var mı?

Ortaya çıkıp “Ben ay sonunu getiremiyorum” diyecek bir mikrofonu neden yok?

Belki de yılbaşında bir sahne de işçiye kurulmalıydı.

Konfeti yerine fişler uçuşurdu.

Işıklar altında bir emekli, bir işçi çıkıp derdi ki:

“Ben 12 ay çalıştım, siz 12 saniye alkışladınız.”

Alkış kopar mıydı?

Kopardı.

Ama o sahne hiçbir zaman kurulamadı, belli ki kurulmayacak da.

ROBOT BÖBREĞE GİRER Mİ?

Bir sabah uyanıyorsunuz, böbreğinizde “Küçük ama etkisi büyük” bir taş…

Adı küçük, sancısı destan.

İşte tam bu noktada bilim dünyası sahneye pirinç tanesi kadar bir kahraman çıkarıyor:

“Mikro-robotlar!”

Nam-ı diğer RPBot benzeri minik gezginler.

Peki bu oyuncak gibi görünen teknoloji, gerçekten böbrek taşlarına derman olabilir mi; yoksa “Geleceğin vaadi” klasöründe mi kalır?

Önce meseleyi netleştirelim.

Söz konusu olan, vücut içinde yönlendirilebilen, manyetik alanlar ya da akıllı sensörlerle hareket edebilen mikro-robotlar.

Laboratuvar ortamında ve hayvan deneylerinde, bu minik makinelerin:

Dar kanallarda ilerleyebildiği,

Hedefe ulaşabildiği,

Ve hatta bazı maddeleri parçalayabildiği gösterildi.

Böbrek taşları ise tam da bu dar geçitlerin, sancılı tıkanıklıkların konusu.

Yani hedef doğru.

“Pirinç tanesi” ne yapacak?

Teoride plan basit:

Mikro-robot, idrar yollarında ilerleyecek; taşı ya mekanik titreşimle zayıflatacak,

Ya kimyasal olarak çözülmesini kolaylaştıracak,

Ya da lazer benzeri mikro-enerjiyle “Ufalayacak”

Üstelik bu işlemler, klasik cerrahiye kıyasla daha az invaziv, daha az ağrılı ve daha hızlı iyileşme vaat ediyor.

Kulağa hoş geliyor, değil mi?

Ama…

Köşe yazısı burası; “Ama” demeden olmaz.

Bu teknolojilerin rutin klinik kullanımda olduğunu söylemek için henüz erken.

İnsan vücudu laboratuvar kadar “Kontrollü” değil.

Robotun;

Yönlendirilmesi,

Güvenliği,

Vücut içinde kaybolmaması,

İşlem dışarı sonrası nasıl atılacağı gibi soruların hepsi masada.

Bir de işin regülasyon ve etik tarafı var: “İçimizde robot dolaşacak” fikri herkesi aynı ölçüde rahatlatmıyor.

Şu an böbrek taşlarında altın standart;

İlaç tedavisi,

ESWL (şok dalga),

Endoskopik girişimler ve

Cerrahi.

Mikro-robotlar ise bu tablonun gelecek sayfası.

Büyük ihtimalle önce zor vakalarda, sonra belirli taş tiplerinde, en sonunda da “Klasik yöntemlere alternatif” olarak karşımıza çıkacaklar.

Pirinç tanesi kadar bir robotun böbrek taşına derman olması, bilimkurgu değil; ama bugünün reçetesi de değil.

Bilim ilerledikçe, sancılı gecelerin yerini “Robot geldi, taş gitti” cümlesi alabilir.

Belki onlarla ilgili bir türkü bile yakılabilir:

“Robot gelir, hoş gelir,

Safa gelir, hoş gelir,

Böbreklere hoş gelir,

Mini mini robot gel bize…”

O güne kadar bol su içilecek,

Doğru beslenme yapılacak ve

Doktorun dediği olacak…

Robotlar yolda olabilir ama şimdilik böbreklerimiz hâlâ bize emanet.

Onlara iyi bakın…