Buyurun buradan yakın.
Sosyal medyada ortaya atılan bu iddia bugünlerde yine çok tıklama topluyor.
Ülkemizde “Fizik, Kimya, Coğrafya, Tarih” gibi terimler artık “Tarih” olduğundan “TikTok” bilimi işbaşına geçip, milleti arkasından sürüklüyor.
Yeni iddia şu:
“12 Ağustos’ta Dünya’da yerçekimi 7 saniyeliğine duracak.”
Ama bir yerde sakin olunmasını da tavsiye ederek şöyle iddia ediliyor:
“Merak etmeyin, sadece 7 saniye duracak!”
Düşünün hele bir.
Çalıştırın beyninizi biraz.
“Tak!” durdu diyelim…
İnsanlar uçacak,
Binalar havalanacak…
İddianın daha belirgin olması ve inanılması için şu cümle eklenmiş:
“NASA biliyormuş ama söylemiyormuş.”
Bir yerlerde “Project Anchor” adında çok gizli bir plan varmış.
Nerede?
Kim yapmış?
Ne zaman?
Belli değil.
Ama projenin adı güzel.
Çok gizli olduğundan şu anda tüm dünya bunu konuşuyor, hayret değil mi?
Peki bu bilgiyi kim ortaya attı?
Bilen yok.
Bilim insanları olmadığına göre,
Gözlemevleri ile alakası olmadığına göre,
Akademik bir makaleye rastlanmadığına göre…
Eee?
Kaynak şu:
Bir video…
Aynen şöyle kurgulanmış:
Bir “Uzman” (ki ne uzmanı belli değil)
Arka planda dramatik müzik
Üstüne “Paylaşmazsan geç olabilir” uyarısı.
Yani modern çağın kutsal metni:
“Viral video.”
Yerçekimi Nedir?
Ne Değildir?
Önce ona bakmak lazım.
Zira bunun bir fişi filan yok ki, öyle kafana göre durdurup, çalıştırasın.
Yerçekiminin, Dünya’nın kütlesinden kaynaklandığını ilkokul çocukları biliyor.
Biraz sıksak, kreştekilerin bile bildiğini söyleyebiliriz.
Öyleyse “Dünya varsa yerçekimi vardır.”
Bu yerçekimi denilen şey “Kapatılıp açılan bir sistem değildir ki 7 saniyeliğine askıya alınsın…”
Sonra neden 7 saniye?
Onu da bilen yok.
“NASA biliyor ama saklıyor” cümlesi ne ya!
Elimdeki telefonla ulaşabileceğimi bilsem açıp sorardım:
“Alo! NASA mı? Bişi soracaktım. 12 Ağustos’ta yer çekimini siz mi durduracaksınız? Eğer doğruysa neden? Bi açıklama rica edecektim. Zira okuyucularım merak ediyor da…”
Telefonda adamın sesi duyulur:
“Oğlum bak git! Size duran yerçekimi bize de duracak. O halde çalıştırdığımız kumandayı nasıl durduracağız sonra?”
Peki bu konuda akademik çevreler ne diyor?
Adamların haberleri bile yok.
Böyle saçma şeylerle uğraşmadıklarından, kaile bile almamışlar.
Peki neden 12 Ağustos?
Çünkü o gün gökyüzüne bakarsanız, güzel bir astronomik olay göreceksiniz.
Dünya tarihine yansıyan bir güzellik hem de.
Güneş tutulacak…
Bu tutulma olayı insanlık tarihinde nedense hep bir kıyamet hikâyesine bağlanır.
Tsunami olacak,
Deprem olacak,
Yanardağ patlayacak,
Meteor çarpacak,
Sular kaynayacak,
Buzlar eriyecek,
Gezegenler çatlayacak…
Tüm bunları biz uyduruyoruz da, evrenin haberi yok.
Şimdi de yerçekimi duracak, dünyanın haberi yok.
Peki ya; 12 Ağustos’ta ye çekimi durursa, ne olur biliyor musunuz?
Siz, “Aaa havalanıyorum” dersiniz,
Atmosfer, “Dağılıyorum” der,
Okyanuslar, “Uzaya yayılıyorum” der,
Ay, “Ben kaçıyorum” der
Dünya, “Parçalanıyorum” der…
Ama mümkün değil tabi.
Korkmayın tehlike yok yani, burada bilimsel konuşuyorum...
Ama asıl tehlike şu:
“Her iddiayı sorgulamadan paylaşmak.”
Çünkü:
Korku hızlı yayılır,
Panik etkileşim getirir,
Mantık algoritmaya yenilir,
Ama bazen sağduyu kısa süreliğine askıya alınır.
En nihayetinde 12 Ağustos’ta:
Yerçekimi durmayacak,
İnsanlar havalanmayacak,
NASA itiraf videosu yayınlamayacak,
Ama sosyal medya yine görevini yapacak:
Biraz korkutacak, çok izlenecek.
Korkmayın; Yerçekimi sağlam.
Siz işinize akın…
BİR MEZAR BOYU
Adamın şehirde otuz dairesi varmış.
Kiralar her ay tıkır tıkır yatıyormuş.
Ama yüzü hiç gülmüyormuş.
“Daire işi bitti” diyormuş.
“Kiracıyla uğraşılmaz.”
“Toprak asıl yatırımdır.”
Telefonu elinden düşmezmiş.
İlan siteleri, gruplar…
Bir gün bir emlakçı aramış.
“Abi,” demiş, sesi alçakmış:
“İlan falan yok. Üç kardeş var, arsaları büyük. Paraya sıkışıklar. Bunların ihtiyacı var… Fırsat bu.”
Adamın içi kıpırdamış.
Komisyon da ödememek için bir şekilde emlakçıyı aradan çıkartıp tek başına gitmiş.
Gerçekten üç kardeşin elinde çok büyük, çok değerli bir arsa varmış.
Atadan kalmaymış.
Kolay kolay satılmazmış.
Kapıyı çalmış:
“Hepsini alıyorum.”
Rakam söylemiş.
Büyük kardeş kaşlarını çatmış.
“Bu arsa satılık değil.”
Ortanca susmuş.
Küçük kardeş öne çıkmış, “Olur,” demiş, “Ama bir şartla.”
Adam sormuş: “Nedir?”
Küçük kardeş sakince, “Şehirdeki bütün dairelerini sat. Parayı peşin getir. Sonra gün doğarken arsaya gir. Yürüyebildiğin yere kadar yürü. Gittiğin son yere kazık çak. Gün batmadan başladığın yere dönersen, işaretlediğin her yer senin. Ama dönemezsen…”, dedikten sonra bir an durmuş: “Para bizim.”
Adam gülmüş. “Bu kadar mı?”
Otuz daireyi satmış.
Evini boşaltmış.
Parasını elden getirmiş.
Ertesi sabah gün ağarırken yürümeye başlamış.
Önce ölçerek, sonra açılarak:
“Şurası da girsin,” demiş, “Bu cephe çok değerli”, “Tam villa sitesi yapılır...”
Bir noktada kendi kendine mırıldanmış: “Oh… Tam enayi arsası. Bu paraya bunun onda biri alınamaz…”
Öğlene doğru güneş yakmaya başlamış.
Ama durmamış.
Bir ara geri dönmeyi düşünmüş.
Sonra vazgeçmiş: “Bir parça daha…”
Güneş eğilmiş.
Toprak büyümüş.
Ama mesafe uzamış.
Kazığı çakıp panikle geri koşmaya başlamış.
Kalbi yorulmuş patlayacak gibi olmuş.
Nefesi kesilmiş.
Ciğerleri dolmuş.
Kan kusmaya başlamış.
Bacakları da taş gibi olmuş.
Güneş batarken son adımı atmış.
Ama yetişememiş.
Yere yığılmış.
Hastaneye bile götürmemişler.
Zaten iş işten geçmiş artık...
Üç kardeş parayı almış.
Adamı, arsada bir köşeye, diğer açgözlülerin yanına gömmüşler.
İki metreye...
Bir insanın hayatta gerçekten sahip olduğu tek yermiş aslında.
Birçok ülkede mezar kalıcı bir mülk değilmiş.
Mezar kullanım hakkı süreyle verilirmiş.
Almanya, İsviçre, Hollanda ve Fransa’da mezarlar kiralanır; süre dolunca uzatılmazsa mezar kaldırılır, kemikler ortak alanlara alınır ve yer yeniden kullanılırmış.
Japonya gibi alan sıkıntısı olan ülkelerde ise kremasyon yaygın olduğundan; “Sonsuz mezar” fikri yokmuş zaten.
Yani dünyada pek çok yerde insanın hayatta “Son sahip olduğu yer” bile geçiciymiş.
Mezar dahi sistemin bir parçası, mülk değildir.
Bu hikâye, Lev Tolstoy’dan alınmış.
Tolstoy diyor ki:
“İnsana bir mezar boyu toprak yeter.”
KILIÇ ALİ PAŞA
İtalyan bir aile 11 yaşındaki oğullarını papaz okuluna göndermek isterler fakat bulundukları yerde papaz okulu yoktur...
Denizyolu ile Napoli’deki okula göndermeye karar verirler...
Fakat çocuk Müslüman korsanlara esir düşer.
Osmanlı topraklarına getirilir...
Osmanlı’nın en ünlü denizcisi Barbaros Hayreddin Paşa çocuğu tesadüfen görür. Onunla biraz sohbet ettikten sonra çocuğun zekâsına hayran kalır ve onu yanına alarak yetiştirmeye başlar...
İsmini de Ali koyar.
O çocuk Osmanlı donanmasını modern hale getirip sayısız deniz zaferi kazanan, “Denizlerin tek hakimi” denilen Kılıç Ali Paşa’nın ta kendisidir...
11 yaşında papaz olmak için yola çıkan bir çocuk, vatandaşı bile olmadığı bir ülkenin donanma komutanı olur ve tarihe geçer. Müslüman olmuştur...
Büyük bir deniz zaferinden sonra bir cami yaptırmaya karar verir...
Kendisi de bir zamanlar esir olduğu için esirlere çok iyi davranır ve caminin inşaatında onları da çalıştırmaya karar verir...
Seçtiği esirlerin içinde inanması çok zor bir isim vardır...
Dünyaca ünlü Don Kişot romanının yazarı Cervantes.
Peki, onun orada ne işi var?
Cervantes 22 yaşında iken İspanya’da yaralamalı bir kavgaya karışır.
Sağ elinin kesilmesine karar verilince kaçarak İtalya’ya gelir.
O sırada İtalya’da Osmanlı’ya karşı savaşacak Haçlı Ordusuna asker toplanmaktadır.
“Açlık ve sefaletten iyidir” diyerek o da Haçlı ordusuna katılır.
Sağ elini kurtarmak için ülkesinden kaçan Cervantes, Osmanlı’ya karşı savaştıkları İnebahtı Deniz Savaşı’nda sol elini kaybeder.
Ülkesine dönmeye karar verir fakat yolda Türk korsanlara esir düşer ve Osmanlı topraklarına getirilir.
Kader onları bir zamanlar kendisi gibi esir olan Kılıç Ali Paşa ile karşılaştırır.
Paşa’nın emriyle Cervantes, Kılıç Ali Paşa camiinin inşaatında amele olarak çalışır.
Üstelik Mimar Sinan’ın emri altında…
5 yıllık esirlik hayatı ailesinin gerekli fidyeyi ödemesi ile son bulur ve ülkesine döner.
Ülkesine döndükten sonra dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer alan, modern romanın ilk örneği sayılan Don Kişot’u yazar.