Artık araba gibi kullanabileceğimiz ve gökyüzünde bireysel özgürlüğümüzü sonuna kadar tadabileceğimiz bir taşıt geliyor:

Jetson ONE

İnsanoğlunun binlerce yıllık uçma hayali, Leonardo da Vinci’nin çizimlerinden Wright Kardeşlerin ilk uçuşuna kadar uzun bir yol alırken, Hezarfen Ahmet çelebi ile noktayı koydu.

Ancak havacılık girişimleri her zaman yüksek maliyetler, ağır eğitim süreçleri ve karmaşık bürokrasiyle sınırlı kaldı.

İsveç merkezli Jetson Aero firması, geliştirdiği Jetson ONE ile bu sınırları ortadan kaldırmayı tasarladı.

Artık soruyu “Uçabilir miyiz?” şeklinde değil, “Bugün nereye uçuyoruz?” şekline getirdiler.

Amaçları toplu şekilde yolculuk yapmak değil, münferit olarak uçmanın kontrol edilebileceği, kullanımı kolay, ev bahçesinden havalanabilen, yakıtı az ve güvenli bir araç yapmaktı.

Jetson ONE, ilk bakışta devasa bir yarış dronunu andırıyor.

Tasarım felsefesinin temelinde, Formula 1 araçlarından aşina olduğumuz “Güvenlik hücresi” mantığı yatıyor.

Şasisi, hem inanılmaz derecede hafif hem de son derece dayanıklı olan karbon fiber ve alüminyum karışımından üretildi.

Aracın boş ağırlığı sadece 86 kg geliyor.

Bu hafiflik, sadece enerji verimliliği sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda ABD gibi ülkelerde “Ultra Hafif Hava Aracı” (Ultralight) kategorisine girmesini sağlayarak pilot lisansı zorunluluğunu ortadan kaldırıyor.

Jetson ONE gücünü, her bir kolda ikişer adet olmak üzere toplam 8 elektrik motorundan alıyor.

Bu motorların özellikleri olarak şunlar belirtilmiş:

Maksimum Hız: Elektronik olarak sınırlandırılmış 102 km/s.

Uçuş Süresi: Pilot ağırlığına bağlı olarak yaklaşık 20 dakika.

İrtifa: Yerden birkaç metre yüksekte veya ağaç tepelerinin üzerinde süzülmek için ideal.

Her ne kadar 20 dakikalık uçuş süresi kısa görünse de, Jetson ONE bir yolcu uçağı değil, bireysel bir adrenalin makinesi olarak tasarlandı.

Bu, sabah kahvenizi içtikten sonra arka bahçenizden kalkıp gökyüzünde kısa bir tur atmak için yeterli bir süre.

Tabi ki şimdilik.

Burada sorulacak en kritik soru şudur:

“Ya motorlardan biri bozulursa?” Jetson ONE bu konuda oldukça iddialı.

Sekiz motordan biri, hatta ikisi dursa bile araç dengesini koruyup güvenli bir şekilde alçalabiliyor.

Aracın bazı teknik özellikleri oldukça üstün.

Engel Tespiti ile araç, çevresindeki ağaçları, binaları ve yer şekillerini sürekli tarayarak pilotun çarpışmasını engelliyor.

Eller Serbest Modu ile pilot, joystiği bıraktığı anda araç havada asılı kalıyor ve sabitleniyor.

Balistik Paraşüt ile kritik bir sistem arızası durumunda, saniyeler içinde açılan paraşüt aracı ve pilot güvenle yere iniyor.

Jetson ONE'ın en büyük başarısı, uçuşu bir “Ayrıcalık” olmaktan çıkarıp bir “Deneyim” haline getirmesi.

Karmaşık kokpit göstergeleri yerine sadece iki joystick ile kontrol edilen bu araç, video oyunu oynamayı bilen herkesin kısa bir eğitimle uçabileceği kadar basitleştirilmiş durumda.

Yaklaşık 98.000 dolarlık satış fiyatı, lüks bir spor otomobil maliyetinde olsa da, havacılık dünyası için devrim niteliğinde bir “Erişilebilirlik” sunuyor.

Sonuç olarak Jetson ONE sadece bir ulaşım aracı değil; bireysel olarak yeni bir çağın temsilcisi ooldu.

Pil teknolojileri gelişince ve uçuş süreleri uzayınca, gökyüzünün bu sessiz ve elektrikli araçlarıyla dolacağını bilmeliyiz.

Jetson ONE, bilim kurgu filmlerinde gıpta ile baktığımız uçuş deneyimini yaşatmak için yakında kapımızda bekliyor olacak…

Dilimize yerleşmiş:

10 İSTANBUL DEYİMİ

1. Üsküdar'da sabah oldu;

Üsküdar’da deniz kıyısındaki Valide Sultan ve Mihrimah Sultan camilerinin müezzinleri, karşı tarafta yaşayan padişaha seslerini duyurabilmek ve ondan ihsan alabilmek, belki saray müezzinliğine yükselebilmek ümidiyle sabah ezanlarını mutlaka Beşiktaş’taki cami müezzinlerinden önce okurlarmış.

“Bir şeyin zamanını geçirmek, geç kalmak” anlamında bugün dahi kullanılmakta olan “Üsküdar’da sabah oldu” deyimi vaktiyle aynı hat üzerinde olmalarına rağmen Üsküdar’ın Beşiktaş’tan önce okunan sabah ezanlarından kaynaklanmış.

2. Marmara çırası gibi tutuşmak;

Eskiden ocak, soba veya mangalda ateş yakabilmek için çıralar kullanılır, bu çıralar ise çarşılarda tutam halinde satılırdı.

“Aniden parlayanlar, öfkelenenler için” kullanılan bu deyim, sakızlı çam ağaçlarıyla meşhur olan Marmara Adası’ndan toplanan, reçinesi bol olduğu için kolay yanan çıralardan doğmuş.

3. Kabak başında patlamak;

Su kabaklarının içleri oyularak şişe gibi kullanıldığı yıllarda, Galata meyhanelerinde içleri şarap dolu kabaklar sıra sıra vitrine dizilir; isteyen külhanbeyi hangi kabağın ipini keserse onu alır ve bitirmeden yerinden kalkmazmış.

Meyhaneye yapılan baskınlarda zabıtalar ve bekçiler tarafından mekândaki küpler ve fıçılar devrilir, sıra sıra asılmış şarap kabakları da meyhaneci ve araya giren müşterilerin başında patlatılırmış.

4. Dingonun ahırı;

İstanbul’da ulaşım için atlı tramvayların kullanıldığı yıllarda, iki at ile çekilen tramvaylara, dik Şişhane yokuşunu çıkabilmesi için fazladan atlar koşturulurmuş.

Azapkapı’da tramvaya eklenen takviye atlar, Taksim’de Dingo isimli bir Rum vatandaş tarafından işletilen ahırda dinlendirilir, sonra tekrar Azapkapı’ya götürülürlermiş.

Gün içinde sürekli atların girip çıktığı ahırın bu durumu dolayısıyla, “Girenin çıkanın belli olmadığı yahut her önüne gelenin girip çıkabildiği yerler” için bu deyim kullanılmış.

5. Goygoyculuk yapmak;

Vaktiyle Muharrem ayında ilahiler okuyarak kapı kapı dolaşıp dilenen tarikat mensubu dilencilere goygoycu adı verilirmiş.

Bu kişiler, Muharrem ayından iki gün önce Üsküdar’daki tekkelerine giderek şeyhlerinin yanında toplanır ve buradan dörder beşer kişilik gruplar halinde semtlere dağılırlarmış.

Muharrem’in birinci gününden onuncu gününe kadar sokaklarda ilahiler okuyarak dolaşan goygoycular, gülbank çekerler ve durdukları kapının önünde dua ederlermiş. Günümüzde bu deyim “Gevezelik, boşboğazlık yapmak” anlamında kullanılıyor.

6. Çapulcu;

Vaktiyle tulumbacı takımlarına sızmış işsiz güçsüz adamlara çapulcu adı verilirdi. Bunlar zaman içinde birtakım sınavlardan ve denemelerden geçerek takıma alınmalarına rağmen, bazıları ahlaksızlıkları sebebiyle ilk fırsatta yangın yerinde hırsızlığa kalkışırlarmış.

Bu durum fark edilirse polise teslim edilirler ve o semte bir daha adım atamazlarmış.

1910’lu yıllarda İstanbul Şehreminliği görevini sürdüren Cemil Topuzlu, hatıralarında itfaiye teşkilatındaki aksaklıkları dile getirirken “Çapulculuktan” bahsetmiştir.

7. Bulgurlu'ya gelin Gitmek;

“Bir işte gereğinden fazla telaş gösterenlere” söylenen bu deyimin hikâyesi şöyleymiş.

Bulgurlu Köyü, suyu ve havası nedeniyle güzel bir köymüş.

Eskiden beri de pehlivan çıkaran bu köyün delikanlıları güzelliği ile meşhur olmuş.

Bu delikanlılarla evlenmek için civardaki köylerin genç kızları can atarlarmış.

Dokuz gün festival havasında geçen Bulgurlu’nun düğünleri de pek meşhurmuş zaten.

Eğer Bulgurlu’dan bir görücü gelip kızı beğenerek nişan taktı mı, kız nişan bozulur korkusuyla çeyizini noksanlarını tamamlaması, bir an evvel nikâhının kıyılıp Bulgurlu’ya gelin gidebilmesi için annesini, babasını gece gündüz sıkıştırırmış.

8. Püsküllü bela;

II. Mahmud devrinde önce askerler, ardından memurlar için resmi başlık olarak kabul edilen fes, kısa sürede halk arasında da kullanılmaya başlanmış.

Fesin yaygınlaşmasıyla beraber değişik renk ve biçimlerde, püsküllü ve püskülsüz biçimde modeller ortaya çıkmış.

Yağmur ve kardan kalıbı bozulan, rüzgârda püskülleri sürekli karışan fesin kullanımı zahmetli ve masraflı bir iş haline gelmiş.

Püsküllü bela deyimi bu durumdan esinlenerek ortaya çıkmıştır.

9. Balık kavağa çıkınca;

Karşılıklı noktalarda bulunan Rumeli ve Anadolu Kavağı, çok rüzgârlı ve akıntının kuvvetli olduğu yer olarak bilinir.

Buralarda bu yüzden balık tutmak neredeyse imkânsızdır.

İstanbul’da balığın bol bulunduğu ve dolayısıyla fiyatının düştüğü zamanlarda şehirde tutulan balıkların, Kavaklar’a kadar götürülüp satıldığı görülür.

Diğer zamanlarda düşük ücretle balık almak isteyen müşterilere balıkçılar tarafından verilen cevap ise “O sizin dediğiniz ücret balık kavağa çıkınca olur” şeklindedir.

10. İki dirhem bir çekirdek;

Kılık kıyafetleriyle dikkat çeken İstanbul hanımefendileri ve beyefendileri için kullanılan bu tabir, aynı zamanda “Gösterişten uzak ve giydiğini kendisine yakıştıran” anlamlarını da taşırmış.

Deyimde geçen “Dirhem” ve “Çekirdek” tabirleri, kuyumculukta hassas tartılar için kullanılan ağırlık ölçüleridir.

O dönemde piyasada en değerli para olan Osmanlı altını, tartıda iki dirhem bir çekirdek gelmektedir.

Kılık kıyafet konusunda titiz olan kimseleri, piyasada en yüksek değere ve hassas ölçülere sahip altın sikkeyle beraber değerlendirilen bir deyim olarak kullanılmış.

IGNAZ SEMMELWEIS

Ölümleri durdurdu ödül olarak akıl hastanesinde can verdi...

Kimse ona inanmak istemedi.

Onunla alay ettiler, “Deli” dediler ve fikrini doktorların “Onuruna” bir hakaret olarak gördüler.

Ama o, başkalarının yüzleşmekten kaçındığı şeyi gördü: “Ölüm çoğu zaman havadan gelmez, insan ellerine yapışır.”

Adı Ignaz Semmelweis'ti.

1818'de Budapeşte'de doğdu ve 19. yüzyılın ortalarında Viyana'daki bir hastanede doktor olarak çalıştı.

Günlerce aynı dehşeti izledi: “Kadınlar doğum yapmak için sağlıklı bir şekilde geliyor, ardından kısa süre sonra lohusa hummasından ölüyorlardı; bu enfeksiyon o kadar gizemliydi ki, bazı koğuşlarda her üçüncü yeni anneyi öldürüyordu.”

Semmelweis, gerçek gözlemcilerin yaptığı şeyi yaptı.

Karşılaştırdı, saydı ve kalıplar aradı.

Ve yüksek sesle söylenmesi neredeyse imkânsız bir gerçeği buldu.

“Doktorların doğum yaptırdığı koğuşlarda, ebelerin doğum yaptırdığı koğuşlara göre çok daha fazla kadın ölüyordu.”

Neden?

Çünkü birçok doktor önceden otopsi yapıyor ve ardından kendilerini iyice temizlemeden doğum yapan kadınları muayene ediyordu. 

Semmelweis bunun kader olmadığını, ilahi bir ceza olmadığını fark etti.

Görünmez bir bulaşmaydı; göremediğiniz ama yine de aktarabileceğiniz bir şeydi.

Bu yüzden basit bir kural getirdi:

“Hastaya dokunmadan önce ellerinizi klorlu kireç çözeltisiyle yıkayın.”

Sonuçlar inkar edilemezdi.

Kısa sürede ölüm oranı düştü.

Lohusa humması neredeyse ortadan kalktı.

Anahtarı bulmuştu; büyük bir makineyle değil, küçük, temiz bir eylemle.

Ve sorun da tam olarak buydu.

Çünkü haklıysa, bu tıbbın kendisinin de nedenin bir parçası olduğu anlamına geliyordu.

Birçoğu bu gurur darbesine tahammül edemedi.

Onu alaya aldılar, dışladılar ve onu bir yabancıya dönüştürdüler; sayıları yanlış olduğu için değil, vardığı sonuç çok acı verici olduğu için.

Semmelweis bu direniş karşısında yıkıldı.

Çünkü yanlız kalmıştı kimse ona bu buluşundan dolayı inanmıyordu.

Sonunda doktorlar birleşip bir heyet oluşturdu ve onu Bir akıl hastanesine kapattılar.

Semmelweis buna dâyanamadı ve 47 yaşında öldü; aşağılanmış, unutulmuş ve hak ettiği takdiri görmemiş bir şekilde.

Ancak on yıllar sonra, mikrop teorisi onun anladığı şeyi doğruladı.

Ve tüm tıp dünyası geç de olsa onu saygıyla ve onurla takdir etti ve hekimler arası onursal fahri başkan ilan ettiler.

Bugün onun mirası her hastane lavabosunda, her ameliyat odasında ve bir hayata dokunmadan önce kendini temizleyen her elde yaşıyor.

Semmelweis şöhret peşinde değildi.

Tek bir şey istiyordu: annelerin ölmesini engellemek.