Sosyal medyada paylaşım rekorları kıran Hanefi Zobar adlı İngilizce öğretmeninin bu yazısını, Atamızın ölüm yıldönümünde sizlerle paylaşmak istedim…
Bu yazıyı;
Atatürk’e hakaret eden bir kıza Atatürk’ün cevabı olarak yazmış.
Sevgili Kızım Safiye;
Bugün, benimle ilgili sarf ettiğin kötü sözleri duydum.
Üzülmedim desem yalan olur.
Ama ne için, ne kadar üzüleceğime bir türlü karar veremedim.
… Bu laflarını ve bana karşı yapılanları düşündükçe, aklıma “Neyi eksik yaptım?” sorusu gelmiyor değil.
Dağılmakta olan bir imparatorluğu,
Dört bir tarafı düşmanla çevrili Anadolu’yu,
Köylerinde Rumların tecavüzlerine maruz kalan analarımızın olduğu şehirleri, silah arkadaşlarımla bir olup, gece gündüz demeden savaşarak kurtarmaya çalıştık…
Biz de bilirdik, Kazım Karabekir’le, İsmet İnönü’yle, Fevzi Çakmak’la;
Avrupa’ya kaçmayı,
Londra’da, Paris’te, Roma’da senin gibi aylak aylak gezmeyi,
Elinde kameralarla fotoğraf çekenlere 5 sterlin verip, Osmanlı’nın arkasından atmayı…
Ama yapmadık, yapamadık.
İçimizde ki vatan sevgisi bu isteklerimizi yendi…
Kimimiz evinden barkından oldu,
Kimimiz anasını,
Kimimiz eşini,
Kimimiz çocuklarını kaybetti…
Ama hiç pes etmedik…
Beni zaten biliyorsun, umarım öğretmenlerin anlatmıştır, hayatımın hepsi cephede geçti sayılır.
Evlenip, soyumu devam ettirmek için zaman bile bulamadım…
.Senin yaşında, cephe de binlerce Anadolu kadını öldü, senin bu günleri görebilmen için biliyor musun?
Nene Hatun’u anlattılar mı sana ondan haberim yok ama bence iyi bir araştır…
Diyorlar ya, “Ben Osmanlı’yı dağıtmışım…”
Ben dünyaya gelmeden zaten Osmanlı birçok toprağını kaybetmişti… Balkanlarda, doğu da, güneyde kalmamıştı bir yer…
Anadolu komple işgal altındaydı…
İşte biz silah arkadaşlarımızla Türklerin anayurdu bildiğimiz Anadolu’yu geri aldık…
Geri alınca da “Halkı yönetime katalım, halkın sözü olsun” diye Cumhuriyeti ilan ettik.
Cumhuriyeti hiç ortaya çıkarmasaydım, “İmparator gibi bir hayat yaşardım” onu belirteyim.
Ama Orta Asya’dan geldiğinden beri özgürlüğüne düşkün olan asil Türk Milletine en uygun yönetim şekliydi Cumhuriyet…
Cumhuriyeti ilan eder etmez ilk işimiz;
Osmanlı’nın parçalanmasına hız katan, senin gibi körpecik beyinleri istedikleri şekilde yıkayan, dini kendilerine göre öğreten tekke ve zaviyeleri kapatmak oldu…
Bırakalım da insanlar, son güzel dini, tertemiz kutsal kitap Kuran’dan öğrensinler istedik…
Tevhidi Tedrisat kanunu çıkarak Eğitim-Öğretimi birleştirdik, kız çocuklarının okuması için önlemler aldık.
Hatta sen bilmezsin belki, büyüklerine sor…
29 tane İmam Hatip Okulu ve İlahiyat Fakültesi açtık…
“Kadınlarımız ezilmesin, yönetimde söz sahibi olsun” diye, birçok Avrupa ve Dünya ülkesinde bile yokken, “Kadınlara seçme ve seçilme hakkı verdik…”
Kadınları iş hayatına yönlendirdik, devlet memurlukları görevine aldık…
“Ezilmeyin, yücelin” diye…
Kızım;
Bu ülke, bu millet öyle yüce bir millettir ki;
Biz, Osmanlıyı kuran Ertuğrul Gazi’yi de minnetle anarız, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’i de, Anadolu’yu Türk Yurdu haline getiren Alparslanı da…
Biliyor musun, Cumhurbaşkanı olduğum dönemde, Arap Kralı, Beytullah- “Kâbe’yi kaldıracağına dair” bir söz sarfetmişti.
Krala bunun karşılığında “Türk Ordusuyla Arabistan’ı yerle bir edeceğimi” belirtmiştim…
Unutma yavrum, “Tarihini unutmuş bir millet, başka milletlerin avı olmaya mahkûmdur…”
Ömrüm yetmedi, 57 yaşında göç ettim fani dünyadan…
Ömrümü Türklüğe adadım…
Ölmeden önce, “Benim naçiz vücudum elbet bir gün yok olacaktır, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır” dedim…
Mirasımın büyük bir kısmını, Türk Tarih Kurumuna ve Türk Dil Kurumuna bağışlamak için talimat verdim…
Şahsi meselem Hatay Sorununun çözüldüğünü göremesem de, olayın tamamen bizden tarafa çözülmesi için tüm girişimleri yaptım…
Bugün, bana kötü sözler sarf ettiğin yer var ya, Anıtkabir, orayı ben yaptırmadım… Benim isteğim, “Hatay, Dörtyol’a gidip, hayatıma orda devam edip orda kalmaktı…”
Olmadı, İstanbul’da, acımasız bir hastalığın pençesine düşüp, orada öldüm…
Benden sonra gelenler de, benim için bir anıtmezar yaptırmayı düşünüp, Ankara’ya nakletmişler naaşımı…
Mektubumu fazla uzatmak istemiyorum…
Ben senin yaşındayken, askeri okulu bitirmiş, “Ülkeme nasıl hizmet ederim” hesabı yapıyordum…
Sen de bundan sonra ki hayatında güzel şeylerle anılmak istiyorsan, ülken için, Türklük için, dinin için güzel şeyler yap…
Ben hala bütün ümidimin gençlikte olduğuna inanıyor ve seni en kalbi duygularımla selamlıyorum…
Gazi Mustafa Kemal
YIL 1923
OSMANLI ANADOLUSUNUN SON HÂLİ
Köylerde evlerin %97'sinde doğru düzgün tuvalet yok.
Köylülerin;
%72'sinde bitlenme vakası mevcut,
%14’ü sıtmalı, %9’u frengili.
Köylülerin;
%20’sinin tarım aleti yok,
%50’sinin toprağı yok.
Hasat elle yapılıyor;
Makineleşme yok,
Sulama yok,
Tohumlar ıslah edilmemiş!
Çok ilkel bir tarım yapılıyor.
Kredi olanağı yok, köylü kredi almak istese tefecinin eline düşecek.
Hiçbir kurum yok!
Daha da ilginci;
İstanbul'a buğday New York’tan geliyor.
Ankara’nın doğusuna ilk demiryolu 1930 yılında gitti.
Ankara- Kayseri -Sivas demiryolu hattı 1930 yılında yapıldı o tarihteki imkânlara göre.
Tarihçi Prof. Dr. Emrah Safa Gürkan
HALEP’TEKİ İHANET
Mustafa Kemal Paşa bir müddet doktorların ısrarı üzerine Viyana ve Karlsbad’da tedavi edildikten sonra, 4 Ağustos 1918 tarihinde İstanbul’a döndü.
Padişah V. Mehmed ölmüş, yerine Vahdettin geçmişti.
Mustafa Kemal Paşa seyahatteyken ona yapmış olduğu telkinlerden bir netice çıkacağını umuyordu.
Padişah Başkomutanlığı doğrudan doğruya üstüne alabilir, memleketini felaketten kurtarmak çabasında bulunabilirdi ama bunun doğru olmadığını anlamakta gecikmedi.
Suriye’de durum kötüydü.
Alman generali geri alınmış, fakat yerine yine bir Alman generali getirilmişti.
Mustafa Kemal Paşa’yı tekrar Yedinci Ordu Komutanlığına tayin ettiler.
İstanbul’dan hiçbir ümidi kalmadığı için, orduya faydalı olabilecek son görevlerini yapmak üzere komutanlığı kabul etti ve Suriye’de Nablus’a gitti.
Cepheyi biraz dolaştıktan sonra gördü ki artık her şey bitmiştir.
İngilizler hücuma kalktıkları zaman yapabilecek hiçbir şey kalmamıştır. Kendisi diyor ki:
-“Düşününüz, yüzlerce kilometre uzanan bir cephe üzerinde üç ordu. Sadece isimleri ordu… Zayıf, dağınık bir takım kuvvetler.”
İlk işi elindeki kuvvetleri bir araya toplamak olmalıydı.
Karlsbad’da tam tedavi görmediği için de hastaydı.
On beş gün yatakta kaldı.
Bir gün kendisine İstanbul’dan gelen raporları okuyorlardı.
Bu raporlarda bir İngiliz esirin söyledikleri dikkatini çekti: “Bir daha okuyunuz” dedi.
Anladı ki, İngilizler hemen o günler de bütün cephe boyunca hücuma geçeceklerdi.
“Biraz sonra ordu kurmay heyetini görmek istiyorum” dedi.
Yatağından kalktı, giyindi.
İş odasına gelerek bir ordu emri hazırlattı.
Bu emirde “Düşmanın 19 Eylül’de hücuma geçeceğini söyleyerek, ordunun alacağı önlemlerin ne olacağını” bildiriyordu.
Ordusuna verdiği emri, Ordular Gurubunun başındaki Alman komutanına da yollamıştı.
Mustafa Kemal Paşa’nın tahminlerine inanmadı ve güldü.
Ama o, kendi kuvvetlerine emirlerini verdi.
19-20 Eylül gecesi İngilizler top ateşiyle hücuma geçtiler, Yedinci Orduların sağındaki orduyu yardılar ve esir ettiler.
Düşman süvarileri, boş kalan cepheden geçerek Gurup Komutanı Alman Mareşalinin karargâhını bastı.
Komutan kendini güç kurtarabildi.
Mustafa Kemal Paşa bin güçlük içinde, nehirden geçerek, çöllerden aşarak ordusunu Şam’a kadar getirdi.
Hemen sezdi ki şehir, Türkleri arkadan vurmak üzeredir.
Bu sırada ona Şam’daki Yedinci Orduyu başkasına bırakıp, Rayak’taki kuvvetlerin başına geçmesi için emir verdiler.
Tren ile Rayak’a gitti.
Kuvvetler darmadağınıktı.
Askerlerini güvendiği subayların idaresinde derledi, toparladı.
Şam’daki komutan, kuvvetleri bırakarak kaçmıştı.
Mustafa Kemal Paşa gördü ki orduda emir komuta kalmamıştı.
Herkes başının çaresine düşmüştü.
Şam ve Rayak’taki kuvvetlerin hepsini kendi idaresine alarak, Halep’e doğru çekip kurtarmaya karar verdi.
Kuvvetleri Halep’te topladı.
Yüzyıllardan beri Türklerin idaresinde yaşayan Filistin’i, Suriye‘yi ve daha önce de Hicaz’ı kaybetmiştik.
Türklüğün Arap dünyasıyla artık alakası kalmamıştı…
Falih Rıfkı Atay
ATATÜRK DİYOR Kİ:
Her zaman tekrar mecburiyetinde kalıyor ve tekrarı da faydalı görüyorum ki;
Eğer ben milletime herhangi bir hizmette bulunmuşsam,
Eğer ben herhangi bir teşebbüste ön ayak olmuşsam,
Bu hizmet ve teşebbüsün temel kaynağı, saygılar ve sevgilerle bağlı olduğum, bundan sonra da saygı ve sevgiyle mutluluk ve refahına varlığımı, hayatımı vereceğim aziz milletime, sizlere dayanmaktadır.
Bir millette güzel şeyler düşünen insanlar, fevkalâde işler yapmaya kabiliyetli kahramanlar bulunabilir.
Ama öyle kimseler yalnız başına hiçbir şey olamazlar; meğerki bir umumî hissin ifadesi, temsilcisi olsunlar!
Ben milletimin düşünce ve duygularını yakından tanımaktan, aziz milletimde gördüğüm kabiliyet ve ihtiyacı belirtmekten başka bir şey yapmadım.
Onun bu kabiliyet ve duygularını sezip tanımakla övünüyorum.
Milletimdeki, bugünkü zaferleri doğurabilecek özelliği görmüş olmak...
Bütün bahtiyarlığım işte bundan ibarettir.
Arkadaşlarımız ve milletin bütün fertleri gibi, millî davamızda benim de emeğim geçmiş ise, bu çalışmada iş yapma kuvveti ve başarı varsa, bunu şahsıma atfetmeyiniz.
Ancak ve ancak bütün milletin manevî şahsiyetine atfediniz.
Ben, milletin bu yüksek, manevî şahsiyeti içinde bir naçiz fert olmakla bahtiyarım. Efendiler, millet bütünüyle manevî bir şahıs halinde ve bir birleşmiş kitle şeklinde belirdi ve bu yüce birliği koruyarak ona düşman olanları ortadan kaldırdı.
(Bursa’da kendisini karşılayan çocuklara söylemiş):
Küçük hanımlar, küçük beyler!
Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız!
Memleketi asıl aydınlığa boğacak sizsiniz.
Kendinizin ne kadar mühim, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şeyler bekliyoruz; kızlar, çocuklar!
Ben ölürsem soylu milletimizin beraber yürüdüğümüz yoldan asla ayrılmayacağına eminim; bununla gönlüm rahat!