Geçen akşam Fenerbahçe’nin Victoria Pilsen ile oynadığı maçın son bölümünü seyretme imkânı buldum.

Yok yok hakemden bahsetmeyeceğim.

Hani son dakika seyrettiği halde vermediği penaltısından.

Bu Hollandalıların özel ilgisi var bize anlaşılan.

Neyse konu o değil.

Oynanan mçta koskocaman bir pankart açıldı.

“Vojna s Turkem musí byt.” Yazıyordu.

Tercümesi ise; “Türklerle savaş olmalı.”

Bu durumla ilgii sosyal medyada şu yazıyı buldum.

O sebeple size de aktarmak istedim.

Deplasmanda açılan o dev pankart, kültürel hafızanın da utanç vesikası oldu.

Üzerinde bir askerin yüzü vardı.

Şu yazıyordu:

“Türklerle savaş olmalı.”

Bu cümle, Çek mizah ustası Jaroslav Hasek’in “Aslan Asker Şvayk” romanından alınmıştı.

Ama ironiyi unutanlar, her zaman olduğu gibi, metni de katlettiler.

Hasek, I. Dünya Savaşı’nın bürokratik saçmalığını, kör milliyetçiliğini ve savaş çığırtkanlığını yerle bir eden bir hiciv ustasıydı.

Romanın kahramanı Şvayk, saf görünümüyle sistemin aptallığını gözler önüne serer.

“Türklerle savaş olmalı” dediğinde aslında, “Böyle düşünenler ne kadar da gülünç” demek istiyordu.

Yani cümle, savaşın değil, savaş isteyen akılsızlığın sembolüydü.

Ve dün gece, bir yüzyıl sonra, Hasek’in mizahı boğazlandı.

Savaş karşıtı bir romanın cümlesi, bir tribün görselinde savaş sloganına dönüştürüldü.

Bir anti-milliyetçi taşlama, milliyetçi propaganda olarak yeniden sahnelendi.

Bu bir ironi cinayeti.

Tarih bazen kendi alayını kendi elleriyle gerçekleştirir.

Şvayk’ın “Aptal asker” figürü, dün akşam tribünde yeniden doğdu.

Ama bu kez, alaya aldığı aptallığın safında.

Asıl acı olan, Türkiye’deki birçok spor kanalının ve haber sitesinin bu pankartı “Provokasyon”, “Irkçı tahrik” ya da “Türk düşmanlığı” klişesinden öteye taşıyamamasıydı.

Hiçbiri kalkıp sormadı.

“Bu söz nereden geliyor? Yazan kim? Ne anlatmak istemişti?”

Bir gazeteci için bir cümleyi bağlamına yerleştirmek, topa vurmak kadar temel bir refleks olmalıydı.

Ama bizde medya, literatürle bağını kopardığından, kültürel cehaleti haber olarak servis etmeyi tercih etti.

Oysa doğru analiz şunu söylemeliydi.

Bu cümle zaten bir savaş karşıtı ironiydi. Onu slogan yaparak kullananlar, Hasek’in alaya aldığı zihniyete dönüşmüştü.

ŞAKA GİBİ…

Bizim zamanımızda, yani 70’li yıllar ile 90’lar arasındaki zaman.

İçimizde anlamsız bir sansür becerisi vardı.

“Gözünün üstünde kaşın var” diyerek basarlardı sansürü.

Devekuşu Kabare bu konuda bir oyun yazmış ve oynamıştı.

“Minik Kelebek” adlı şarkının, heyet tarafından değiştirilerek ne hale getirildiğine oldukça fazla gülmüştük.

“Kelebek dediğin uçar mı, gidip bir yerde oturur” şeklindeki düzeltme, hala akıllardadır.

Bir yazı buldum yine o dönemlere ait.

Sansürlenen ve yasaklı damgası vurulan şarkılar ve gerekçeleri şöyleymiş.

Sakın; “Haydi canım” filan demeyin, hakikaten böyle gerekçelerle şarkıların yayınlanması yasaklandı…

Leman Sam’ın

“Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe

Sırf sana benziyor diye

Usulca sokulup ‘Merhaba’ dedim.”

Şeklinde sözleri olan şarkısı yasaklanmış.

Sebebini tahmin edin.

Mümkün değil edemezsiniz.

Çünkü siz sansürcüler gibi düşünemezsiniz.

Yayınlanmama gerekçesi:

“Türk kadını, hiç tanımadığı bir erkeğe selam veremeyeceği.”

“Ada sahillerinde bekliyorum”

Yasaklanma gerekçesi:

“Menderes ve DP’lilerin yargılandığı Yassıada’yı akla getirmesi…”

“Doldur be meyhaneci"

Adnan Şenses’in okuduğu bu şarkının yasaklanma gerekçesi:

“Halkı içkiye sevk etmesi…”

“… Söz dinlemez ormancı

Çekmiş kafayı…

Aman ormancı, canım ormancı…”

Yasaklanma gerekçesi:

“Ormancıların devlet memurları olmaları nedeniyle, devlete yergi ve sitem yapılması.”

Barış Manço bu konuda oldukça mustarip.

Çünkü tam dört şarkısı için yapılan denetime takılmış.

Yayınlanmama gerekçeleri ile dört şarkı şunlar:

“Arkadaşım Eşek”

Eşek yerine “Kuzu” kelimesinin daha sevimli olabileceği önerilmiş.

“Lambaya püf de”

Gerekçesi;

Erotik öğeler içeriyormuş.

“Ölüm Allah’ın emri”

Bu parçanın çalınmaması için gerekçe uydurulmuş gibi sanki:

Parçanın girişinde çalınan, Türk Halk Müziği çalgısı “Zurnanın, bir pop şarkısında ne işi varmış?”

“Bir bahar akşamı rastladım size” adlı Türk Sanat Müziği şarkısının yasaklanma sebebi ise;

Bir pop şarkıcısının THM şarkısını söylemesiymiş.

Aysel Gürel’in yazdığı ve Sezan Aksu’nun okuduğu “Sarışınım” adlı adlı şarkının içinde Sezen Aksu, “Gel gel sarışınım” dediği için sözleri ahlaka aykırı bulunmuş.

Özdemir Erdoğan’ın “İkinci Bahar” adlı şarkısının sözleri ahlaka aykırı bulunmuş.

Bulutsuzluk Özlemi grubuna ait “Güney’e giderken” şarkısı içinde geçen “Solda güneş yükseliyordu” cümlesinde, “Sol propagandası” yapıldığı iddiası ile yasaklanmış.

Bu sansürcüler şimdi olsa var ya!

Biz şarkı filan dinleyemezdik…

ÖZLÜ SÖZLER

İnsanın içi güzel olsun,

Dışını plastik cerrahlar hallediyor artık…

Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir. Albert Einstein

Beni korkutan kötülerin baskısı değil iyilerin kayıtsızlığı.

Martin Luther King

ACI BİR ÖYKÜ

Askerliğini bitirmiş olan genç askerliğini yaptığı şehirden ailesini aradı:

“Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.”

“Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz” diye cevapladılar.

Oğulları,

“Bilmeniz gereken bir şey var” diye devam etti, “Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.”

“Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.”

“Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.”

“Oğlum”, dedi babası, “Bizden ne istediğini bilmiyorsun. Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var, bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.”

Oğlu o anda telefonu kapattı.

Ailesi ondan bir süre haber alamadı.

Ama birkaç gün sonra, polisten bir telefon geldi.

Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler.

Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu.

Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler.

Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:

“Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı...”

ONURLU İSTİFA

Antik Roma’nın en büyük dersi, bir savaş değil, bir istifa hikâyesidir.

Ve o hikâyenin kahramanı bir imparatordu: Lucius Quinctius Cincinnatus.

MÖ 458 yılıydı.

Roma Cumhuriyeti henüz genç, iç kargaşa derin, sınırlar tehdit altındaydı.

Aequi Kabilesi Roma ordusunu kuşatmış, şehir paniğe kapılmıştı.

Senato çareyi olağanüstü yetkilerle bir diktatör atamakta buldu.

Elçiler, Cincinnatus’u tarlasının başında buldular.

Üzerinde yıpranmış bir tunik, elinde saban…

Tiber Nehri kıyısında, sessizce lahana yetiştiriyordu.

“Devlet seni çağırıyor” dediler.

Adam sabanını toprağa sapladı, yüzündeki teri sildi ve hiç tereddüt etmeden Roma’ya gitti.

Sadece on altı günde düşmanı bozguna uğrattı.

Roma kurtuldu.

Halk onu yüceltti, senato iktidarını sürdürmek istedi.

Ama o, yetkiyi devretti.

Savaşın ardından kılıcını bir köşeye koydu, sabanını yeniden eline aldı.

Ve şöyle dediği rivayet edilir.

“Bir insanın toprağa dönebilmesi, en büyük zaferdir.”

Cincinnatus’un hikâyesi Roma’da “Virtus” yani erdemin sembolü oldu.

O, gücü eline aldığında ona teslim olmayan adamdı.

Bugün iktidarlar, dünyanın her yerinde tutkuyla aranan bir zehir gibi dolaşıyor. Kimse vazgeçmek istemiyor.

Oysa Cincinnatus, tarihe “Bırakabilen insan” olarak geçti.

Livy, Roma tarihini anlatırken onun için şu cümleyi kurdu.

“Görev onu buldu. O, görevi değil.”

İşte bütün fark burada.

Birçok insan görevi ister.

Bazıları görevin arkasına saklanır.

Ama çok azı, görev bitince çekilir.

Yüzyıllar sonra Amerika Birleşik Devletleri’nde Ohio’da bir şehir kuruldu: Cincinnati.

Adını bu Roma çiftçisinden aldı.

George Washington da devrim sonrası çiftliğine dönünce “Modern Cincinnatus” diye anıldı.

Tarihte iktidardan çekilmenin bir erdem olduğu çağlar yaşanmıştı.

Bugün ise çekilmeyi değil, çökmeyi bilenler baştacı.

Lahana tarlaları yerini saray bahçelerine bıraktı.

Ama hâlâ bir yerlerde, bir sabanın iziyle insan kalbinin onuru çiziliyor.

Roma’nın mermer salonları yıkıldı, ama Cincinnatus’un tarlası hâlâ yeşil…

Çünkü orada bir lahana değil, erdem yetişti.

“Gerçek hükümdar, sabanını bırakıp tahta oturabilen değil, tahttan inip halkın arasına dönebilen insandır.”