Bu aralar bir pasaport işim oldu.

Uzun zamandan beri pek yurtdışı ile uğraşmadığımdan olsa gerek, ilgilenmemiştim.

Karşıma çıkan fiyatları görünce resmen afalladım.

Dedim ki: "Pasaport mu alıyoruz, Yoksa yazlık daire mi?"

Eskiden "Pasaportun var mı?" diye sorarlardı.

Şimdi daha gerçekçi bir soru var:

"Pasaport alacaksın da bankadan kredi çektin mi?"

Çünkü bu ülkede artık pasaport almak, seyahat hazırlığı değil, finansal planlama gerektiriyor.

Bir yıllık pasaport, 5 bin lirayı geçmiş.

On yıllık desen, 15 bine dayanmış.

Üstelik daha ortada uçak bileti yok.

Otel yok.

Vize yok.

Havalimanında içilecek bir kahve bile yok.

Sadece "Ülkemden çıkabilir miyim?" diye sorduğunuz kâğıdın fiyatı bu.

Pasaport artık belge olmaktan çıktı; yatırım aracına dönüştü.

Evde biri "Bu yaz Yunan adalarına mı gitsek?" dese, aile meclisinin ilk sorusu şu oluyor:

"Önce böbreklerden hangisini satıyoruz?"

Eskiden insanlar pasaportunu çekmeceye koyar, fırsat bulunca kullanırdı.

Şimdi pasaport çekmeceye değil, kasaya konacak kadar değerli.

Çünkü içindeki damgalardan çok, kapağındaki maliyet konuşuluyor.

Ekonomi öyle bir noktaya geldi ki, vatandaşın yurt dışına çıkma hayali bile vergiye bağlandı.

Dünyayı görmek isteyen önce kendi cüzdanının derinliklerine bakıyor.

Orada da manzara pek iç açıcı değil.

İşin en ironik tarafı şu...

Televizyonlarda "Dünya küçüldü" deniyor.

Doğru.

Dünya küçüldü ama bizim ulaşabildiğimiz coğrafya da mahalle bakkalına kadar küçüldü.

Avrupa bize uçakla iki saat uzaklıkta.

Ekonomik olarak ise ışık yılı mesafesinde.

Birileri "Seyahat etmek lüks değil, ihtiyaç da değil" diyebilir.

Haklılar.

Ama mesele tatil değil ki...

Bir öğrenci değişim programına gidecek.

Bir akademisyen kongreye katılacak.

Bir sanatçı festival görecek.

Bir genç ilk kez başka bir ülke görecek.

Daha sınırı geçmeden karşısına çıkan ilk engel pasaport ücreti oluyorsa, ortada yalnızca yüksek bir harç değil, daralan bir ufuk vardır.

Pasaport devletin verdiği bir belgedir.

Vatandaşına "Dünyayı görme kapısı."

Kapının kilidini bu kadar pahalı yaparsanız, insanlar dünyaya değil, ancak sosyal medyadaki gezi videolarına bakar.

Sonra da "Neden gençler umutsuz?" diye panel düzenlenir.

Belki de cevap çok uzakta değildir.

Pasaport dairesinin veznesindedir.

BİLİMİN BEDELİNİ ÖDEYENLER

İnsanlık, bugün cebindeki telefondan Mars'a gönderdiği uzay araçlarına kadar övündüğü ne varsa, bunların hiçbirine alkışlarla ulaşmadı.

Tam tersine…

Her büyük keşfin önünde;

Önce korku vardı.

Sonra öfke.

Sonra yasak.

En onunda da mecburen kabul...

Çünkü tarih boyunca insanların en büyük refleksi, bilmedikleriyle savaşmak oldu. Yeni bir fikir ortaya çıktığında ilk soru çoğu zaman "Doğru mu?" olmadı.

"Düzeni bozar mı?" oldu.

MÖ 399 yılında Sokrates, gençleri düşünmeye teşvik ettiği için idama mahkûm edildi.

Tek yaptığı insanlara soru sormayı öğretmekti.

Ama sorgulayan insan, itaat eden insandan daha tehlikeliydi.

Yüzyıllar sonra İskenderiye'nin yetiştirdiği büyük kadın matematikçi Hypatia, bilimle geçen ömrünü fanatizmin ortasında tamamladı.

Kütüphanelerin, hesapların ve yıldızların kadını; cehaletin öfkesine yenildi.

13. Yüzyılda Roger Bacon, "Deney yapmadan bilgiye güvenmeyin" diyordu.

Bugün ilkokul çocuklarına öğretilen bilimsel yöntemi savunduğu için yıllarca baskı gördü.

Ardından William of Ockham, otoritenin değil aklın rehber olması gerektiğini söyledi.

Sonuç; aforoz ve sürgün...

Sonra gökyüzüne sıra geldi.

Nicolaus Copernicus, Dünya'nın evrenin merkezi olmadığını yazdı.

Tepkilerden çekindiği için kitabını ancak ölüm döşeğinde yayımlayabildi.

Ardından Galileo Galilei, teleskobunu gökyüzüne çevirdi.

Gördüklerini inkâr etmesi istendi.

Çünkü bazen insanlar gerçeğe değil, alışkanlıklarına inanmayı tercih eder.

Galileo fikirlerinden tamamen vazgeçmedi ama hayatının sonunu ev hapsinde geçirmek zorunda kaldı.

Bir başka cesur isim Giordano Bruno idi.

Evrenin sonsuz olabileceğini, başka dünyaların bulunabileceğini savundu.

Ancak yalnızca bu düşünceleri değil, dönemin birçok dini öğretisine karşı çıkan fikirleri nedeniyle Engizisyon'un hedefi oldu.

Yıllarca hapiste tutuldu ve 1600 yılında Roma'da yakılarak idam edildi.

Bugün milyarlarca galaksiden söz ediyoruz.

Bir zamanlar bunun hayalini kurmak bile suçtu.

16. Yüzyılda Michael Servetus, insan bedenine ilişkin önemli gözlemler yaptı; özellikle akciğer dolaşımını tarif eden çalışmaları dikkat çekiciydi.

Ancak onu ateşe götüren şey bilimsel çalışmaları değil, dönemin dini otoriteleriyle çatışan inançları oldu.

17. Yüzyılda modern kimyanın kurucularından Antoine Lavoisier, Fransız Devrimi'nin siyasi fırtınasında giyotine gönderildi.

Mahkemenin ardından söylenen meşhur söz tarihe geçti:

"Cumhuriyetin bilim insanlarına ihtiyacı yok."

Oysa birkaç yıl sonra bütün dünya onun kurduğu kimyanın üzerine eğitim vermeye başlayacaktı.

19. Yüzyılda Charles Darwin, evrim kuramını yayımladı.

Ne yakıldı...

Ne hapsedildi...

Ama yıllarca aşağılandı, hakaret gördü, karikatürlerde maymun olarak çizildi.

Yeni bir fikri öldürmenin tek yolu idam sehpası değildir.

Bazen alay etmek de aynı işi görür.

20. Yüzyılda ise trajedi başka bir biçime dönüştü.

Alan Turing, II. Dünya Savaşı'nın kaderini değiştiren şifre çözümlerinin mimarlarındandı.

Bugün bilgisayar çağının kurucularından kabul edilen bu dâhi, bilimsel çalışmaları nedeniyle değil, eşcinsel olduğu için yargılandı ve ağır baskılara maruz bırakıldı.

Bugün kullandığımız yapay zekâdan bilgisayarlara kadar uzanan birçok temel fikrin arkasında onun imzası var.

Ama yaşarken hak ettiği saygıyı göremedi.

Bir de Nikola Tesla var.

Alternatif akımı geliştirdi, kablosuz enerji üzerine çalıştı, çağının çok ötesinde projeler üretti.

Bugün adı teknoloji şirketlerine veriliyor.

Ama öldüğünde cebinde neredeyse para yoktu.

Bazen toplum, dâhileri öldürmez.

Onları unutmayı tercih eder.

Elbette her büyük bilim insanı aynı kaderi yaşamadı.

Isaac Newton, yerçekimi ve hareket yasalarıyla bilimin yönünü değiştirdi.

Sert eleştiriler aldı, bilimsel rekabet yaşadı ama sonunda eserleri yaşadığı dönemde de büyük kabul gördü.

Aristoteles ve Pisagor ise fikirleriyle çağları aşarken, içinde bulundukları siyasi çalkantılar nedeniyle baskılar ve sürgünler yaşadılar.

Bütün bu hikâyelerin ortak noktası şu:

İnsanlık, çoğu zaman gerçeğe değil, alışkanlıklarına sarıldı.

Yeni bilgi önce inkâr edildi.

Sonra küçümsendi.

Sonra tehlikeli ilan edildi.

En sonunda da ders kitaplarına girdi.

Bugün çocuklarımızın okulda öğrendiği birçok bilgi, bir zamanlar mahkeme salonlarında yargılanıyordu.

Şimdi insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Ya bütün bu insanlar en başından dinlenseydi?

Ya Galileo susturulmasaydı?

Ya Bruno yakılmasaydı?

Ya Hypatia öldürülmeseydi?

Ya Turing aşağılanmasaydı?

Ya Tesla ömrünü yatırımcı aramak yerine laboratuarda geçirseydi?

Bugün Ay'da şehirlerimiz olur muydu?

Mars'a çoktan yerleşmiş olur muyduk?

Kanseri tamamen yenmiş, sınırsız temiz enerjiye yaklaşmış, yıldızlararası yolculuğu konuşuyor olur muyduk?

Bunların kesin cevabını kimse bilemez.

Ama bildiğimiz bir gerçek var:

İnsanlığın ilerlemesini en çok yavaşlatan şey bilgisizlik değildi.

"Yeni fikirlere gösterilen dirençti."

Çünkü bilim, yanlış yapmaktan korkmaz.

İnsan korkar.

Ve bazen bir medeniyetin kaybettiği en büyük zaman, gerçeği öğrenmek için geçen yıllar değil; gerçeği kabul etmek için harcadığı inattır.

DALGAYA BAK!

Bazen denizimizde lodos esiyor hani.

Rüzgâr etkisiyle dalgalar yükseliyor.

Gemiler sallanıyor.

Seferler iptal ediliyor.

Biz bunlara "Dalga" diyoruz ya.

Saat 05.30'da Deniz Ayağa Kalktı

"Bir dalga ne kadar yükselebilir?"

Çoğumuzun aklına "Üç-beş metre" gelir. Televizyonda gördüğümüz tsunamiler belki on metre...

Hadi biraz abartalım, yirmi metre.

Peki ya...

481 metre?

Yanlış okumadınız.

Neredeyse yarım kilometre.

Yaklaşık 160 katlı bir gökdelen yüksekliğinde bir su duvarından söz ediliyor…

Ve bu gerçekten yaşanmış.

Üstelik Hollywood filmi değil, bilgisayar oyunu değil, bilim insanlarının uydularla, sismik kayıtlarla ve sayısal modellemelerle doğruladığı gerçek bir olay.

10 Ağustos 2025 sabahı...

Saat tam 05.30'da.

Alaska'nın buzlarla çevrili Tracy Arm Fiyordu'nda dağ, kelimenin tam anlamıyla yerinden koptu.

Tam 64 milyon metreküpten fazla kaya birkaç saniye içinde denize gömüldü.

Gerisini hayal etmek bile zor.

Deniz, üzerine düşen bu devasa yumruğa öyle bir karşılık verdi ki önce yaklaşık 100 metrelik kırılan bir dalga oluştu.

Sonra bu enerji daracık fiyordun içinde sıkışınca su, kayalık duvarlara doğru tırmanmaya başladı.

Durmadı...

Yükseldi...

Biraz daha yükseldi...

Ve tam 481 metreye ulaştı.

İnsan bazen rakamların da korkutucu olabileceğini unutuyor.

İşin daha ürkütücü tarafı ise şu:

Bunu neredeyse kimse görmedi.

Çünkü saat erkendi.

Birkaç saat sonra olsaydı...

O fiyordun içinde gezi tekneleri, turist tekneleri, kruvaziyer gemileri olacaktı.

Bilim insanları açıkça söylüyor:

O dalganın önünde kalan bir teknenin kurtulma ihtimali neredeyse yoktu.

Bazen milyonlarca insanın kaderini değiştiren şey, sadece alarmın biraz erken çalması olabiliyor.

Daha da ilginci...

Dağ aslında "Ben düşeceğim" demiş.

Evet.

Günler boyunca küçük küçük depremler üretmiş.

Önce seyrek...

Sonra daha sık...

Sonra daha güçlü...

Adeta "Hazırlanın" diye bağırmış.

Ama o dili henüz okuyamıyoruz.

Doğa bazen konuşuyor.

Sorun, bizim hâlâ tercüman bulamamış olmamız.

Heyelan öylesine büyükmüş ki dünya üzerindeki sismometreler bunu 5,4 büyüklüğünde bir deprem gibi algılamış.

Üstelik iş bununla da bitmemiş.

Fiyordun içine sıkışan su tam 36 saat boyunca ileri geri sallanmış.

Bilim insanları buna "Seiche" (kapalı ya da yarı kapalı bir su kütlesinin, büyük bir kuvvetle sarsıldıktan sonra ileri geri salınması) diyor.

Bir başka bir benzetme ise daha hoş.

Araştırmacılar, fiyordun dev bir akort çatalı gibi davrandığını söylüyor.

Düşünsenize...

Koca bir dağ düşüyor...

Ve ardından bütün vadi iki gün boyunca titreşmeye devam ediyor.

İnsan bu satırları okurken bile ürperiyor.

İşin en düşündürücü kısmı ise gelecekle ilgili.

Çünkü buzullar çekiliyor.

Yıllardır dağlara destek veren o dev buz kütleleri artık yerinde değil.

Destek gidince yük kayalara kalıyor.

Kayalar çatlıyor.

Çatlaklar büyüyor.

Sonra bir sabah...

Saat belki yine 05.30 oluyor.

Ve milyonlarca ton kaya yeniden aşağı iniyor.

Bilim insanlarının asıl endişesi tam da bu.

Alaska'da...

Grönland'da...

İzlanda'da...

Buzulların çekildiği her dik yamaç artık potansiyel bir sürpriz taşıyor.

Ne zaman olacağını bilmiyoruz.

Ama olabileceğini artık biliyoruz.

Doğa bize bazen çok ilginç bir ders veriyor.

Biz, dünyanın hâkimi olduğumuzu düşünüyoruz.

Uydu gönderiyoruz.

Yapay zekâ geliştiriyoruz.

Mars'a gitmeye hazırlanıyoruz.

Ama sabahın sessizliğinde bir dağ yerinden kopuyor.

Deniz yarım kilometre yüksekliğe tırmanıyor.

Ve insanlık, bu dev gösteriyi ancak olay bittikten sonra bilgisayar ekranlarında yeniden izleyebiliyor.

Belki de en ürkütücü gerçek şu:

O sabah kimse ölmediği için bu olayı pek az kişi duydu.

Ama doğa, sessizce şunu fısıldadı:

"İstersem bunu bir dahaki sefere insanların olduğu saatte de yapabilirim."

İşte insanı asıl ürküten, dalganın yüksekliği değil...

Doğanın, zamanı seçme özgürlüğü.