NAMAZ
Ülke olarak ne yapacağımızı şaşırdık doğrusu.
Sosyal medyaya bakıyorum, inanılmaz olaylar var.
Mesela:
Adamın biri deniz kıyısında ve denize doğru namaz kılıyor.
Secdeye vardığında ise dalgalar içinde kalıyor.
O ise istifini bozmayıp devam ediyor…
Dinimize göre namazın geçerli olması için temiz bir yerde kılınması esas değil miydi?
Namazın mutlaka deniz kenarında veya dalgaların içinde kılınması gibi bir dini gereklilik mi var?
Veya örneği var mı?
Bize öğretilen, ibadetin huşû içinde ve dikkat dağılmadan yapılması değil miydi?
Hele hele secdeye vardığında boğulacak derecede dalgalar içinde kalması kabul edilebilir gibi bir şey değil.
Ama siz;
“Adam manzarayı ve ortamı manevi olarak etkileyici bulmuştur”,
“O an bulunduğu yerde namaz vakti girmiştir”,
Veya;
“Sosyal medya için dikkat çekici bir görüntü oluşturmak istemiştir” derseniz denilecek bir şey yok.
Ama son ihtimal söz konusuysa, bu durum dini açıdan da tartışmalıdır.
Çünkü İslam'da ibadetin gösteriş (riya) amacıyla yapılmasının hoş karşılanmadığı bilinir.
Ne diyeyim;
Allah kabul etsin…
AYI
İzmir’in Seferihisar ilçesinde yaşlı bir adam, geceleyin balkonunda uyumakta.
Ancak akla hayale gelmedik bir şey oluyor.
Bir ayı balkondaki adamı yaka-paça aşağıya alarak 20 metre kadar kaçırıyor.
Sonrasında onu (bilinmeyen bir sebepten ötürü) orada bırakıp kaçıyor.
Adamcağız hastaneye kaldırılıyor ama kurtarılamıyor ve adam vefat ediyor.
Sorular dolu sorulacak:
Seferihisar’da ayının ne işi var?
Tamam belki kenar mahallede oldu olay ama yine de Ayı bu, ha deyince bulunmuyor yerleşim bölgelerinde.
Neden geldi?
Nasıl geldi?
Belli ki açtı.
Uyuyan adamı fark etti ve onu sürüklemeye başladı.
Merak edilen şu:
Doğa Koruma ve Milli Parklar ekipleri ayının gerçekten bölgede yaşayan bir ayı mı olduğunu, yoksa çok uzak bir bölgeden gelmiş tek bir birey mi olduğunu açıklayacak mı?
Çünkü Seferihisar çevresinde yerleşik bir boz ayı popülasyonu olduğu bilinmiyor. Eğer bu doğrulanırsa, olay gerçekten biyolojik açıdan da istisnai bir vaka sayılır.
CUDİ’DEKİ TAŞ
Şırnak’taki Cudi Dağı’nda bulunan “Şifa Taşı”na sürtünen insanlar şifa bulduğuna inanıyorlar.
Sefine bölgesinde bulunan “Şifa taşı”, halk arasında “Hastalıklardan kurtulmak veya manevi huzur bulmak için” sırtın yaslandığı veya dua edilen bir yer olarak biliniyor.
Bir taşa sürtünerek şifa aranması, ne bilimsel olarak kanıtlanmış bir uygulamadır, ne de İslam’'ın öğrettiği bir inançtır.
Olay tamamen bölgesel inanca ve manevi geleneklere dayanıyor.
Dinimize göre, şifanın yalnızca Allah’tan olduğuna inanırız.
Bir taşa, ağaca veya herhangi bir nesneye doğaüstü iyileştirici güç atfetmek; Kur'an ve sahih din anlayışıyla bağdaşmaz.
Böyle inançlar, dini literatürde “Hurafe” olarak değerlendirilmiştir.
Bir taşı kutsallaştırıp ondan medet ummak, İslam’ın anlayışıyla bağdaşmayan yanlış bir inanıştır.
2026 yılında hâlâ bu tür hurafelerin ilgi görmesi, “Dinin değil, cehaletin” eseridir.
DÜNYA KUPASI
Dünya kupası çeşitli sürprizlerle devam ediyor.
Hatta en büyük sürpriz bizdik.
Gruba bakarak, “Lider çıkarız” dediğimiz yerden sonuncu olup elendik.
Daha sonrasında Almanya, Hollanda ve şimdi de Brezilya veda etti turnuvaya.
Bu vedaların sonucunda hatayı kabullenen teknik direktörler derhal istifalarını verdiler.
Kimdi bunlar?
Sabri Lamouchi (Tunus)
Steve Clarke (İskoçya)
Hong Myung-bo (Güney Kore)
Marcelo Bielsa (Uruguay)
Ronald Koeman (Hollanda)
Sebastián Beccacece (Ekvador)
Miroslav Koubek (Çekya)
Julian Nagelsmann (Almanya)
Aaa?
Listede bizimki yok.
Nerede peki?
Vincenzo Montella (Türkiye)
Görevinin başında.
Neden?
“Bir şans daha verelim.”
“Bulunmaz Hint kumaşı.”
“Bize istikrar lazım, sonuçlar gelip-geçici.”
“Bir turnuva daha deneyelim.”
Öyle de oldu zaten.
Herkes gitti tersine, bizimki gitti Mersin’e.
Sen çok yaşa…
HABER Mİ?
Düzce'de bir belediye temizlik işçisi, yol kenarında bulduğu ve içinde yaklaşık 3,5 milyon lira değerinde altın ve nakit para bulunan çantayı hiç tereddüt etmeden polise teslim etmiş.
Bu dürüst davranışı nedeniyle haber olmuş.
Gazetecilikte klasik bir söz vardır:
“Köpek adamı ısırırsa haber değildir; adam köpeği ısırırsa haberdir.”
Eskiden birinin bulduğu parayı sahibine teslim etmesi de haber sayılmazdı.
Çünkü normal olan buydu.
İnsanlık bunu gerektirirdi.
Bugün ise;
Bulduğu serveti eksiksiz teslim eden bir vatandaş manşet oluyor.
Demek ki haber, altının bulunması değil...
Vicdanın bulunması olmuş.
Mizahı bir yana, dürüstlüğün haber değeri taşıdığı bir noktaya geldiysek, asıl üzerinde düşünmemiz gereken şey budur.
Çünkü normal olan, bu olay haber olmamalıydı.
KİRALIK ARKADAŞ
“Arkadaş kiralanır mı?” derken olay Çin'de bambaşka bir seviyeye çıkmış.
Çin'de hızla büyüyen “Kiralık arkadaş” sektörü, 7 milyar dolarlık dev bir pazara dönüşmüş.
İnsanlar alışverişe gitmek, birlikte yemek yemek, ya da sadece sohbet etmek için saatlik ücretle arkadaş kiralıyormuş.
Uyanık bir girişimci ihtiyaç duyulan bu sektöre adım atarak kısa sürede köşeyi dönmüş.
İnsanın aklına hemen bir soru geliyor:
“Türkiye'de bu iş tutar mı?”
Olacaklara şöyle bir bakarsak:
“Saatlik arkadaş” diye anlaşırsın, istekler bitmez.
“Kardeşim iki saat demiştik.”
“Ya sohbet sardı, bir de çay söylesek şöyle karşılıklı…”
“Madem geldin, şu dolabı da birlikte taşıyalım.”
“Akşam halı sahaya yazdım seni.”
Sonra kiralık arkadaş, aile WhatsApp grubuna eklenir, bayramda harçlık bekler, düğüne çağrılır.
Bir bakmışsın ücret alan değil, takı takan taraf olmuş.
Medeniyetin geldiği nokta düşündürücü aslında:
Kalabalıklar artıyor ama yalnızlık da büyüyor.
İnsanlar artık sohbet edecek birini bile satın almak zorunda hissediyorsa, teknoloji gelişirken insan ilişkilerinin aynı hızla gerilediğini de gösteriyor.
Türkiye'de ise hâlâ “Gel bir çay içelim” cümlesi çoğu zaman ücretsizdir.
Umarız öyle kalır.
BAŞIMIZA TAŞ YAĞACAK
Haber aynen şöyle:
Hatay'da bir kıraathanenin önünde oturan 55 yaşındaki Selim Yıldız'ın başına, iki katlı bir binadan kopan beton parçası düştü.
Hastanede başına 11 dikiş atılan Yıldız taburcu edilirken, ihmali bulunan bina sakinlerinden şikâyetçi oldu.
Son yıllarda bu ülkede insanın başına gelmedik kalmadı...
Eskiden “Gökten taş yağsa beni bulur” derlerdi;
Artık gökten değil, binalardan beton yağıyor.
Depremi atlatıyorsun, trafiği atlatıyorsun, ekonomiyi atlatıyorsun...
Sonra kıraathanede otururken tavandan değil, dışarıdaki binadan beton geliyor.
Şaka bir yana, böyle olaylar “Kader” diye geçiştirilecek şeyler değil.
Bakımsız binaların ihmali, insanların canını tehlikeye atıyor.
Bu habere bu ülkede kimse şaşırmamıştır.
Ancak fazla mizah yapmayayım...
Sonra “Betonu incittin!” diye ters kelepçe takmasınlar…
Tövbe tövbe.
ANESTEZİ
Haber şöyle:
Isparta'da 7 yaşındaki Ela, diş tedavisi için genel anestezi altına alındı.
İddiaya göre tedavi sırasında kalbi durdu.
Yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren küçük Ela, tüm müdahalelere rağmen hayatını kaybetti.
Olayla ilgili adli ve idari soruşturma başlatıldı.
Bir anne-baba çocuğunu diş tedavisi için hastaneye teslim ediyor, birkaç saat sonra ölüm haberi alıyor...
Bunun adı sadece “Talihsiz olay” denilerek geçiştirilmemeli.
Elbette soruşturma tamamlanmadan kimseyi suçlamak doğru değildir.
Ölümün kesin nedeni yapılacak incelemelerle ortaya çıkacaktır.
Ancak şu soruları sormak da hepimizin hakkıdır:
Genel anestezi gerçekten zorunlu muydu?
Tüm güvenlik protokolleri eksiksiz uygulandı mı?
Olası bir komplikasyona karşı gerekli hazırlıklar tam mıydı?
“Narkozun riski vardır.”
Ama bu cümle, tek başına hiçbir aileyi teselli etmez.
Çünkü insanlar hastaneye şifa bulmak için gider; çocuklarını kaybetmek için değil.
Mesele yalnızca Ela’nın ölümü de değildir.
Bu olay, benzer tedaviler görecek binlerce çocuğun güveni açısından da sonuna kadar aydınlatılmalıdır.
Eğer bir ihmal yoksa bunun da açıkça ortaya konması gerekir; varsa da sorumlulara mutlaka hesap sorulacaktır.
ROBOTLAR
Haberin özeti şöyle:
Endonezya'da bir etkinlik sırasında insansı bir robot kontrolden çıkarak çevresindeki kişilere tekme atmaya ve düzensiz hareketlerle insanlara yönelmeye başladı. Görevlilerin müdahalesiyle robot kısa sürede etkisiz hale getirildi.
Olayda paniğe neden olan görüntüler sosyal medyada hızla yayıldı.
İlk bulgular, bunun bilinçli bir “Robot isyanı” ndan çok yazılım, denge veya güvenlik sistemindeki bir arızadan kaynaklanmış olabileceğini gösteriyor.
İnsanların robotlarla ilgili en büyük korkusu hep aynı oldu:
“Ya bir gün kontrolden çıkarlarsa?”
Bilim kurgu filmlerinin yıllardır işlediği senaryo buydu.
Endonezya'daki görüntüler de bu korkuyu yeniden gündeme taşıdı.
Ancak tek bir olaydan yola çıkarak “Robotlar artık insanlığa savaş açtı, işte geliyorlar!” gibi sonuca varmak doğru olmaz.
Bugün otomobillerin freni de arızalanabiliyor, asansörler de bozulabiliyor, uçaklarda da teknik arızalar yaşanabiliyor.
Robotlar da sonuçta yazılım ve donanımdan oluşan makineler.
Bir arıza yaşanması mümkündür.
Asıl tartışılması gereken konu ise şudur: İnsanlarla fiziksel temas kurabilen robotlarda yeterli güvenlik önlemleri var mı?
Böyle makinelerin, en küçük bir anormallikte kendilerini otomatik olarak durdurmaları gerekir.
Eğer bu güvenlik mekanizmaları yetersizse, sorun robotun varlığı değil, onu tasarlayan ve denetleyen sistemdedir.
Bu sebeple olayı şimdilik münferit bir teknik arıza olarak değerlendirmek daha sağlıklı görünüyor.
Fakat bu, ciddiye alınmaması gerektiği anlamına gelmez.
Tam tersine, insansı robotların yaygınlaşacağı bir döneme girerken, güvenlik standartlarının yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini gösteren önemli bir uyarıdır.
Peki tüm robotlar imha edilmeli mi?
Hayır.
Aynı mantıkla her trafik kazasından sonra bütün otomobilleri yasaklamak da gerekirdi.
Yapılması gereken, güvenlik standartlarını yükseltmek, bağımsız denetimleri artırmak ve özellikle insanlarla aynı ortamda çalışan robotlara çok katmanlı acil durdurma sistemleri zorunlu kılmaktır.
Endişelenmek için bir sebep var; paniğe kapılmak için ise henüz yeterli veri yok.
Bu olay, robot teknolojisinin durdurulmasını değil, daha güvenli hale getirilmesini gerektiren bir uyarı olarak görülmelidir.