Denizcilerin yıllardır anlattığı ilginç bir hikâye vardır.

Rivayete göre; Eski zamanlarda bazı İngiliz gemilerinde farelerden kurtulmak için sıra dışı bir yöntem uygulanırmış.

Önce canlı bir fare yakalanıp, boş bir tenekenin içine konulur ve günlerce aç bırakılırmış.

Ardından tenekenin içine daha küçük bir fare atılırmış.

Açlıktan gözü dönmüş fare, hayatta kalabilmek için diğer fareyi parçalayıp yermiş.

Bir süre sonra aynı işlem defalarca tekrar edilirmiş...

Her seferinde biraz daha güçlenen, biraz daha irileşen ve artık "Kendi türünü avlamayı öğrenmiş bir fare" ortaya çıkarmış.

Sonunda bu semirmiş, kuvvetlenmiş "Yamyam fare" geminin içine salınırmış.

Diğer fareler onu kendi türlerinden biri zannedip, yanına yaklaşırmış.

O ise fırsat buldukça onları tek tek avlarmış.

Rivayete göre zamanla gemideki fare nüfusu böylece yok olurmuş.

Bu hikâyenin tarihi olarak gerçekten uygulanıp uygulanmadığı tartışmalıdır.

Belki yaşanmıştır, belki de yalnızca denizcilerin kuşaktan kuşağa aktardığı bir efsanedir.

Ama hikâyenin verdiği mesaj, doğruluğundan çok daha çarpıcıdır.

Çünkü bazen bir toplumu dışarıdan yıkamazsınız.

İçinden birini değiştirirsiniz.

Kendi dilini konuşan...

Kendi gibi görünen...

Ama artık kendi değerlerine yabancılaşmış birini.

Sonra onu toplumun içine bırakırsınız.

Artık mücadele dışarıdan değil, içeriden yürür.

İnsanlar en büyük darbeyi çoğu zaman düşmanından değil, kendisinden sandığı kişilerden yer.

Bugün de etrafımıza dikkatlice baktığımızda, farklı düşünmek başka, kendi toplumuna düşman hâline gelmek başka bir noktadır.

Kendi çıkarı uğruna arkadaşını satanlar...

Makam için ilkelerini değiştirenler...

Menfaati uğruna doğruları eğip bükenler...

Hepsi aynı soruyu düşündürüyor:

İnsan gerçekten ne zaman başkasına benzemeye başlar?

Ve daha önemlisi...

Ne zaman kendi özüne yabancılaşır?

Belki de asıl mesele fare hikâyesi değildir.

Asıl mesele, insanların hangi şartlarda kendi vicdanlarını aç bırakıp, sonunda kendi toplumunu tüketecek hâle gelebildiğidir.

Çünkü bir toplumu yok etmenin en ucuz yolu, ona dışarıdan saldırmak değil; içeriden birbirine düşürmektir.

İşte bu yüzden...

Hikâyenin doğru olup olmaması kadar, bize ne anlattığı da önemlidir.

Ve belki de en büyük soru şudur:

Aramızdaki yamyam fareler var mıdır?

Varsa kimlerdir?

Yoksa hepimiz, farkında olmadan birilerinin hazırladığı tenekenin içinde mi bekliyoruz?

EN UZUN YOLCULUK

Yıl 1945.

Mehran Karimi Nasseri İran'da doğdu.

Nasseri'nin hayali, Avrupa'da yeni bir hayat kurmaktı.

Hayal kurmak kolaydı ama bu nasıl olacaktı?

Fakat bazen insanın önüne çıkan en büyük engel, para ya da mesafe değil bir dosyanın içindeki birkaç eksik evrak da olabiliyordu.

Bir şekilde 1988 yılında Paris'teki Charles de Gaulle Havalimanı'na geldiğinde yalnızca kısa bir aktarma yapacağını düşünüyordu.

Ama olmadı.

Kimlik belgeleri ve mültecilik statüsüyle ilgili karmaşa nedeniyle Fransa'ya resmen giriş yapamadı.

Başka bir ülke de onu kabul etmedi.

Böylece dünyadaki en tuhaf adreslerden biri doğdu:

Terminal 1.

Bir gün...

İki gün...

Bir hafta...

Bir ay...

Sonra yıllar...

Havaalanındaki metal banklar yatağı oldu.

Tuvaletler banyosu...

Restoranlar mutfağı...

Terminal ise evi.

Her sabah;

Takım elbisesini giyiyor,

Gazetesini okuyor,

Saatlerce kitap karıştırıyor,

Kalın defterlerine günlük tutuyordu.

Havaalanı çalışanları onu artık yolcu olarak değil, komşuları gibi görmeye başlamıştı.

Ve çoğu kişi ona "Sir Alfred" diye hitap ediyordu.

Yıllar geçtikçe hikâyesi dünyanın dikkatini çekti.

Gazetelere çıktı.

Belgesellere konu oldu.

Sonunda da Tom Hanks'in başrolünde oynadığı "The Terminal" filmine ilham verdi.

Ancak filmin aksine gerçek hayatın sonu Hollywood kadar romantik değildi.

2006 yılında sağlık sorunları nedeniyle terminalden ayrıldı.

Yıllarca barınaklarda ve geçici konaklama merkezlerinde yaşadı.

Sonra hayat, garip bir daire çizdi.

2022 yılında yeniden Charles de Gaulle Havalimanı'na döndü.

Ve 12 Kasım 2022'de...

Bir zamanlar mecburen yaşadığı, sonra alıştığı, sonunda yeniden döndüğü o terminalde hayata veda etti.

Mehran Karimi Nasseri'nin hikâyesi, yalnızca bir havaalanında yaşayan adamın hikâyesi değildi tabi.

Bu hikâye, "Modern dünyanın ne kadar gelişmiş görünürse görünsün, bazen tek bir mühürün, tek bir imzanın ya da tek bir evrakın bir insanın bütün hayatını askıya alabileceğini" gösteriyordu bize...

Ama belki daha acı olan başka bir gerçek var.

İnsan, uzun süre bir yerde mahsur kalınca, bazen özgürlüğünü değil, alışkanlıklarını benimsemeye başlıyor.

Bir süre sonra demir banklar ev oluyor.

Gürültü sessizlik oluyor.

Geçici olan, kalıcı hâle geliyor.

Belki de Mehran'ın gerçek trajedisi, havaalanından çıkamaması da değildi.

Çıkabilecek duruma geldiğinde bile artık dışarıdaki hayata ait hissedememesiydi.

Çünkü bazen insanı hapseden duvarlar beton değildir.

Alışkanlıklardır.

Ve bazen en uzun yolculuk, gerçekten de hiç başlayamayan yolculuktur.

BEYİN

İnsan beyni, bilimin bugün tanımlayabildiği en karmaşık yapılardan biri olarak kabul ediliyor.

Yaklaşık 1,3-1,4 kilogram ağırlığında olmasına rağmen, dinlenme hâlindeki vücudumuzun harcadığı enerjinin yaklaşık beşte birini tek başına tüketiyor.

Düşünmek...

Konuşmak...

Yürümek...

Hayal kurmak...

Aşık olmak...

Şarkı söylemek...

Bir matematik problemi çözmek

Ya da

Çocukluk anılarımızı hatırlamak...

Bütün bunların merkezinde, kafatasımızın içine sığan bu "Olağanüstü organ" bulunuyor.

Beynimizde yaklaşık 86 milyar nöron yer alıyor.

Bu hücreler; Birbirleriyle yüzlerce trilyon sinaptik bağlantı kurarak inanılmaz büyüklükte bir iletişim ağı oluşturuyor.

Bir düşünce ortaya çıktığında ya da bir anıyı hatırladığımızda, elektriksel ve kimyasal sinyaller saniyenin binde biri kadar kısa sürelerde nörondan nörona aktarılıyor.

İşin ilginç tarafı ise burada başlıyor.

Bilim insanları son yıllarda insan beynindeki sinir ağlarını haritalandırırken, evrenin büyük ölçekli yapısını gösteren kozmolojik simülasyonlarla dikkat çekici bir benzerlik fark ettiler.

Bir tarafta milyarlarca galaksinin oluşturduğu kozmik ağ...

Diğer tarafta milyarlarca nöronun oluşturduğu sinir ağı...

Şekil olarak bakıldığında, ikisi de dallanıp budaklanan devasa bağlantı sistemlerini andırıyor.

Bazı araştırmalarda bu iki yapının bağlantı dağılımları ve ağ özellikleri arasında matematiksel benzerlikler bulunduğu ifade edildi.

Ancak burada önemli bir ayrıntı var.

Bu benzerlik, evrenin bir beyin olduğu ya da beynin evren gibi çalıştığı anlamına gelmiyor.

Sadece doğanın, çok farklı ölçeklerde bile benzer ağ yapıları oluşturabildiğini gösteriyor.

Zaten doğada buna sıkça rastlıyoruz.

Ağaç dalları...

Akciğer bronşları...

Nehir yatakları...

Yıldırımlar...

Kan damarları...

Hepsi birbirine şaşırtıcı derecede benziyor.

Çünkü doğa, en verimli sistemi kurarken çoğu zaman benzer matematiksel kuralları kullanıyor.

Bugün gözlemlenebilen evrende yüz milyarlarca galaksi bulunduğu tahmin ediliyor.

Her galakside ise milyarlarca yıldız var.

Bir yanda yaklaşık 86 milyar nöron...

Diğer yanda yüz milyarlarca galaksi...

İkisi de farklı ölçeklerde, insan aklını zorlayan karmaşıklığa sahip.

Ve ikisinin de bütün sırları henüz çözülebilmiş değil.

Biraz da düşünelim...

İnanan insanlar için bu muazzam düzen, yalnızca bilimsel bir merak konusu değildir.

İnsan beynindeki kusursuz iletişim ağı da, gökyüzündeki sayısız galaksinin belirli yasalar içinde hareket etmesi de, yaratıcının sonsuz ilmini ve kudretini tefekkür etmeye vesile olur.

Her biri farklı görev yapan milyarlarca nöron...

Birbiriyle çarpışmadan hareket eden sayısız gök cismi...

Tesadüften çok, düzeni ve hikmeti düşündüren bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bilim, "Nasıl?" sorusunun peşinden gider.

İnanç ise "Niçin?" sorusunu da sormaya devam eder.

Belki de ikisi birlikte düşünüldüğünde insan, hem evrene hem de kendisine çok daha farklı gözlerle bakmayı öğrenir.

Bunca araştırmadan sonra anlıyoruz ki beynimiz gerçekten inanılmaz bir ağ.

Ancak bilim insanlarının hâlâ çözemediği tek bir gizem var:

Bazı insanlar bu kadar gelişmiş bir beyni yanlarında taşımalarına rağmen, onu kullanmamayı nasıl başarıyor?

Demek ki mesele sadece beyne sahip olmak değil...

Arada bir onu çalıştırmak da gerekiyor.

BOŞANMANIN CEZASI

Şanlıurfa'da boşanma aşamasında olan Emine Dişçi, otobüs durağında beklediği sırada eşi Ahmet Dişçi'nin silahlı saldırısına uğradı.

Ağır yaralanan kadın hastaneye kaldırılırken, hayati tehlikesinin sürdüğü öğrenildi.

Olayın ardından saldırgan polis ekiplerine teslim oldu.

Şüpheli hakkında daha önce uzaklaştırma kararı bulunduğu, çiftin bir süredir ayrı yaşadığı belirtildi.

Olayla ilgili soruşturma devam ediyor.

Bu haber artık kimseyi şaşırtmıyor.

O kadar çok yaşıyoruz ki hiç kimse artık önemsemiyor ve normalleşiyor.

İşte asıl korkutucu olan da bu değil mi zaten?

Gazetelerin üçüncü sayfaları,

Televizyonların son dakika kuşakları,

İnternet sitelerinin manşetleri...

Haftada birkaç kez benzer bir haber görüyoruz.

İsimler değişiyor, şehirler değişiyor, ama senaryo aynı kalıyor.

Bu olayda insanın aklına ilk gelen soru şu:

"Madem bu kişi hakkında uzaklaştırma kararı vardı, o halde nasıl oldu da elini kolunu sallayarak mağdurun yanına kadar gelebildi?"

Demek ki sadece "Uzaklaştırma kararı" vermek, insanları gerçekten uzaklaştıramıyor.

Kanun diyor ki:

"Yaklaşmayacaksın!"

Ama fail yaklaşıyor.

Kanun diyor ki:

"Rahatsız etmeyeceksin!"

Fail silahla gidiyor.

Sonra da yine aynı cümleyi okuyoruz:

"Hakkında uzaklaştırma kararı bulunduğu öğrenildi."

Peki bunun mağdur açısından anlamı ne oluyor?

Bir kâğıt parçası mı, yoksa gerçek bir koruma tedbiri mi?

Bugün boşanmak isteyen binlerce kadın ve erkek var.

Elbette "Boşanmak" kimsenin arzu ettiği bir sonuç değildir.

Ama bazen birlikte yaşamak mümkün olmayabilir.

Hukuk da bunun için vardır; insanlar birbirlerini öldürmeden yollarını ayırabilsin diye...

Ne var ki bazı olaylarda sanki boşanma talebi, ölüm fermanına dönüşüyor.

O zaman insan ister istemez soruyor:

"Bu ülkede suç olan boşanmak mı?"

Yoksa bir mahkeme kararına rağmen korunamamak mı?

Kanun koyucu bu tabloya bakınca ne düşünüyor?

Kanunu uygulayanlar, "Uzaklaştırma" kararlarının gerçekten işe yarayıp yaramadığını sorguluyor mu?

Elektronik kelepçe daha yaygın, daha işlevsel mi kullanılmalı?

Risk analizi yaparken uzman yardımı şart mı? Acaba daha doğru mu yapılmalı?

Tehdit geçmişi bulunan kişiler, derhal gözetime alınıp daha sıkı mı denetlenmeli?

Koruma kararlarının ihlalinde yaptırımlar daha caydırıcı mı olmalı?

Bunlar hukukçuların ve güvenlik birimlerinin cevaplaması gereken sorular.

Çünkü her yeni olaydan sonra şu cümleyi kurmanın kimseye faydası yok:

"Uzaklaştırma kararı vardı."

Toplum artık kararın varlığını değil, sonucunu görmek istiyor.

Bir mahkeme kararının amacı, olaydan sonra dosyaya delil eklemek değil; olayın hiç yaşanmamasını sağlamaktır.

Belki de artık tartışmamız gereken şey yeni yasalar çıkarmak değil, mevcut koruma mekanizmalarının neden bazı vakalarda yeterince işlemediğidir.

Yoksa gidişat şu soruyu sorduracak kadar vahim:

"Bu ülkede boşanmak serbest ama sağ salim boşanabilmek gerçekten mümkün mü?"

Şiddet görenlere,

Taciz edilenlere,

Hayatını kaybedenlere yazık.

Onlar da insan.

Onlar da bizden