Ülkemiz siyaseti, “Bu iş olmaz” denilen olayların en çok yaşandığı ülkelerden biridir.
AKP’nin 24 yıllık iktidar sürecinde görmediğimiz, uygulanmayan siyasi manevra kalmadı neredeyse.
En son muhalefete vurulan veya vurulmaya çalışılan bir darbe söz konusu.
Tüm bu yaşananların sonucunda ortaya bir anket çıktı.
Asal Araştırma'nın kamuoyuna açıkladığı çalışmada, “CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in yeni bir parti kurması halinde ortaya çıkacak siyasi tablo göz önüne seriliyor.”
Ankete göre, kurulmsı beklenen “Yeni Parti” yüzde 21,4 oyla ikinci sıraya yerleşirken, mevcut CHP'nin oyu yüzde 10,9'da kalıyor.
Elbette bunlar sandık sonucu değil; sadece seçmenin bugünkü eğilimini gösteren bir kamuoyu yoklamasıdır.
Ama siyasette bazen eğilimler, yarının gerçeklerine dönüşebilir.
Peki bu mümkün mü?
Bu soruya soruyla cevap vereyim:
“Neden olmasın?”
Benim yaşımın üzerindekiler bunu daha önce yaşadı.
1945’ten sonra tek parti döneminin sonuna yaklaşılırken, CHP'nin içinden ayrılan “Celâl Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan” toplanarak yeni bir siyasi hareket başlattılar.
O günlerde birçok kişi, “Devletin bütün imkânlarını tek partili dönem gücüyle elinde bulunduran” CHP karşısında, “Başarılı olamayacağını” düşünmüştü.
Ama 1950 seçimlerinde sandığa gidilince “Demokrat Parti” ezici bir çoğunlukla iktidara geldi.
Seçmen partiye değil, değişim duygusuna oy vermişti.
Olaya sadece bununla da sınırlı da değildi…
Türk siyasetinde “Mağduriyet duygusu” çoğu zaman büyük bir siyasi enerji üretmiştir.
12 Eylül sonrasında yıllarca “Siyaset yasağıyla mücadele eden Süleyman Demirel”, yasaklar referandum ile kalkınca yeniden iktidarın en güçlü aktörlerinden biri oldu.
Yine 12 Eylül'ün ardından siyaset sahnesine dönen “Bülent Ecevit”, yıllar sonra yeniden “Başbakanlık koltuğuna oturdu.”
1990'lı yılların sonunda okuduğu bir şiir nedeniyle hapse giren ve “Siyasi yasaklı hale gelen Recep Tayyip Erdoğan” da mağduriyet algısını arkasına alarak, Türk siyasetinin en güçlü aktörlerinden biri haline geldi.
Bu örneklerin ortak noktası şuydu:
Seçmen, “Haksızlığa uğradığını düşündüğü siyasetçiye bazen normal şartlarda vermeyeceği desteği veriyordu.”
Bugün CHP’de yaşanan tartışmalar da halk içinde tam da bu psikolojiyi besliyor.
Mahkeme kararları...
Tutuklamalar…
Kurultay tartışmaları...
Yeni parti iddiaları...
Bütün bunlar seçmenin gözünde “Haksızlığa uğrayan kim?” sorusunu da beraberinde getiriyor.
İşte anketlerin ölçmeye çalıştığı tam olarak bu.
Elbette hiçbir anket seçim değildir.
Bugün yüzde 21 görünen yarın yüzde 10'a da düşebilir, yüzde 35'e de çıkabilir.
Ama siyaset matematik kadar psikolojidir.
Ve psikolojide mağduriyet, en güçlü motivasyonlardan biridir.
Tarih bize bunu defalarca gösterdi.
1946'da “Bunlardan bir şey olmaz” dendi.
1950'de “İktidar oldular.”
Siyasi yasaklı liderler için “Bunlar bitti” dendi.
“Geri döndüler.”
Hapse girenler için “Artık işi zor” dendi.
24 Yıldır tek başına iktidardalar…
O halde bugün sorulması gereken soru şudur:
Özgür Özel'in kuracağı olası bir siyasi hareket gerçekten başarısız olmaya mahkûm mu?
Yoksa Türk siyasetinin geçmişi bize bir kez daha aynı cümleyi mi fısıldıyor?
Neden olmasın?
Tabi bu arada şu gerçeği de göz ardı etmemek lazım.
İktidar istediğini elde etmiş gözüküyor.
Rakibini karpuz gibi ortadan ikiye böldü ve artık seçimde kendisini zorlayacak kimse kalmadı.
Artık elini kolunu sallayarak seçime gidebilir.
Zaten öyle de yapacak…
ASELSAN SATILIRSA
“Savunma sanayi devi satılıyor mu?” başlıklı bir gazete haberi vardı bugün.
Habere göre Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan, 35 milyar dolarlık savunma deviyle ABD’nin en büyük fon şirketi BlackRock’un ilgilendiğini belirtmiş.
Satın alma için de ABD Büyükelçisi Tom
Barrack’ın görevlendirildiğini öne sürmüş.
Yani, “ASELSAN” yabancı bir fona devredilebilecekmiş.
Umarız doğru değildir.
Umarız sadece siyasi polemikten ibarettir.
Çünkü bu iddianın gerçekleşmesi, bir fabrikanın el değiştirmesi değil; Türkiye'nin savunma anlayışının kökten değişmesi anlamına gelir.
Yakın tarihimizde yaşanan Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında uygulanan ambargoları daha unutmadık.
Parasını verdiğimiz halde telsiz alamayan, tüfeğinde atacak mermisini bulamayan, silahlarına yedek parça bekleyen bir Türkiye vardı zamanında.
İşte “ASELSAN” o acı tecrübelerle doğdu.
Bugün göğsümüzü kabartan radarların, elektronik harp sistemlerinin, haberleşme teknolojilerinin, hava savunma sistemlerinin arkasında elli yıllık birikim var.
Bu sadece fabrika değildir.
Bu, mühendis yetiştiren bir okuldur.
Bu, bilgi üreten bir akıldır.
Bu, bağımsızlığın sigortasıdır.
Bugün yıllardır “Yerli ve milli” söylemini en çok kullanan iktidarın, böyle bir satış iddiasıyla anılması bile toplumda ciddi soru işaretleri oluşturuyor bence.
Eğer bu iddialar doğru değilse, en kısa sürede net biçimde yalanlanmalıdır.
Eğer doğruysa, bunun izahı çok zor olacaktır.
Çünkü yıllardır “Milli Teknoloji Hamlesi”, “Türkiye Yüzyılı”, “Yerli Savunma Sanayii” denilirken, en stratejik kuruluşlardan birinin yabancı sermayeye bırakılması nasıl açıklanacaktır?
Yarın kriz çıktığında...
Yarın ambargo uygulandığında...
Yarın çıkar çatışması yaşandığında...
Kararı Ankara mı verecek, yoksa şirketin yeni ortakları mı?
Savunma sanayii;
Otomobil fabrikasına benzemez.
Çimento fabrikası gibi de değildir.
Beyaz eşya üretmek hiç değildir.
Savunma sanayi, devletin egemenlik alanıdır.
Dünyanın büyük ülkeleri bu yüzden savunma şirketlerini sadece ekonomik kuruluş olarak görmezler.
Çünkü savaş zamanı para değil, bağımsızlık konuşur.
İşte tam da bu yüzden mesele hisse satışı değildir.
Mesele, “Gelecekte Türkiye’nin; kendi silahını, kendi haberleşmesini ve kendi teknolojisini kimin kontrol edeceği meselesidir.”
Belki bugün ekonomik gerekçeler öne sürülebilir.
Belki yabancı sermaye denilebilir.
Belki küresel ortaklıklar anlatılabilir.
Ama milletin aklındaki tek soru değişmeyecektir:
“Bize doğru dürüst silah bile satmayanlar, bu kez silahımızı üreten şirket üzerinde söz sahibi olursa ne olacak?”
İşte cevap bekleyen soru budur.
Çünkü bağımsızlık, sadece sınırları korumak değildir.
Bağımsızlık; “O sınırları koruyacak teknolojiyi de kendin üretebilmektir.”
ASELSAN'ın değeri parayla, pulla ölçülemeyecek kadar büyüktür.
KORKUNUN ALTIN FİYATI
İnsan cebindeki 5 lirayı verirken bile iki kere düşünüyor.
“Dolandırılıyor muyum acaba?” diyerek defalarca iç sorguya alıyor kendini.
“Böyle bir düşünceya sahip insan, hiç tanımadığı birine 1.758 Cumhuriyet altınını nasıl teslim eder?”
Haberi okuyunca ilk tepki de bu oluyor zaten:
“Bu kadar haber, bu kadar uyarı, bu kadar kamu spotu... Hâlâ nasıl kanılır?” diye soruyoruz.
Haklı da sayılırız.
Ama mesele yalnızca para değil.
Mesele, “Korkunun insan aklını nasıl esir alabildiği.”
Dolandırıcılar artık kasa açmıyor, kilit kırmıyor.
Beyni hedef alıyorlar.
Kendilerini polis, savcı ya da devlet görevlisi olarak tanıtıyor; insanın en hassas duygularını kullanıyorlar.
“Adınız terör soruşturmasına karıştı”,
“Hesabınız kara para aklamada kullanılıyor”,
“Devlete yardımcı olmanız gerekiyor…”
Bir cümle...
Sonra korku.
Sonra panik.
Ve sonunda muhakeme yeteneği yavaş yavaş devreden çıkıyor.
İşin acı tarafı, dolandırılan kişinin sıradan biri olmaması.
Yıllarca bankacılık yapmış, para piyasalarını bilen bir isim.
Demek ki dolandırıcılık artık cehaletin değil, “Psikolojik manipülasyonun konusu” olmuş.
Bizler her olaydan sonra aynı cümleyi kuruyoruz:
“Ben olsam kanmazdım.”
Belki de bizim için bile en tehlikeli cümle budur.
Çünkü dolandırıcıların başarısı, kurbanlarının zekâsız olmasından değil;
Korku, otorite ve zaman baskısını profesyonelce kullanmalarından geliyor.
Öte yandan bu olay bize başka bir gerçeği de gösteriyor.
Toplum olarak sürekli korkuyla yaşıyoruz.
Telefon çalıyor, tedirgin oluyoruz.
Bir resmi kurum arasa şüpheleniyoruz.
Bankadan mesaj gelse endişeleniyoruz.
Devlete güvenmek istiyoruz ama dolandırıcılar devletin adını kullanıyor.
İşte en büyük tahribat burada başlıyor.
Bu ülkede ilk kez yaşanmıyor.
Yıllar önce dönemin Başbakanı Tansu Çiller bile Selçuk Parsadan'ın telefon dolandırıcılığına inanmış, devletin zirvesi bile bu yöntem karşısında mahcup olmuştu.
Demek ki mesele sadece eğitim ya da makam değil; insan psikolojisini yönetebilmek.
Dolandırıcıların yıllardır ustalaştığı alan tam da burası.
Ancak bir başka toplumsal fotoğraf daha var.
83 yaşında, 35 yıl boyunca biriktirilmiş binlerce Cumhuriyet altını...
Elbette herkes malını istediği gibi biriktirir. Kimsenin serveti üzerinden hüküm vermek doğru değildir.
Fakat hayatı sadece biriktirmeye indirgeyen anlayış da üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur.
İnsan bazen ömrü boyunca korumaya çalıştığı servetin, sonunda kendisini koruyamadığını acı şekilde öğreniyor.
Eskilerin bir sözü vardır:
“Yemeyenin malını yerler.”
Bu söz, cimriliği övmek ya da zenginliği eleştirmek için değil; hayatın acı ironisini anlatmak için söylenmiştir.
Bugün dolandırıcılar teknolojiyle değil, insan psikolojisiyle yarışıyor.
Yarın belki yapay zekâyla sesimizi taklit edecekler.
Öbür gün görüntümüzü...
Asıl soru şu:
Teknoloji ilerlerken bizim muhakememiz de aynı hızla gelişiyor mu?
Çünkü korku, aklın önüne geçtiği anda kaybedilen şey sadece altın değildir.
Güvendir.
Sağduyudur.
Ve en önemlisi, toplumun birbirine olan inancıdır.
BUGÜN 4 TEMMUZ
Bugünkü Amerika, 4 Temmuz 1776’da bağımsızlığını ilan etti.
Bugün dünyanın en etkili ekonomik ve askerî güçlerinden biri.
Biz ise önce Osmanlı'yı kurduk, yüzyıllarca üç kıtada hüküm sürdük.
Ardından Cumhuriyet'i kurduk.
Cumhuriyet'in ilk on yılında sanayiden eğitime, hukuktan altyapıya kadar birçok alanda köklü dönüşümler gerçekleştirildi.
Sonraki dönemlerde ise Türkiye farklı siyasal ve ekonomik süreçlerden geçti.
Bugün asıl sorulması gereken soru şu:
Geçmişte neyle övündüğümüz değil, geleceğe ne bıraktığımız...
Üretiyor muyuz?
Bilimde ilerliyor muyuz?
Eğitimde güçleniyor muyuz?
Hukukta ve ekonomide güven oluşturabiliyor muyuz?
Çünkü milletleri ileri taşıyan şey, sadece köklü bir tarih değil; o tarihin üzerine her neslin ne eklediğidir.
Yapın hesabı:
1776 mı büyük?
Yoksa 1299 mu?
Onlar çıkmış Ay’a
Biz kalmışız Yaya…