Bizim zamanımızda boş gazozların cam şişelerini bakkala götürür, karşılığında birkaç kuruş alırdık.

O birkaç kuruş bazen bir sakız, bazen bir gazoz, bazen de çocukluk sevincimize dönüşürdü.

Meğer biz o günlerde farkında olmadan geri dönüşüm yapıyormuşuz.

Sonra ne olduysa oldu…

Plastik hayatımıza girdi, tüketim çılgınlığı büyüdü, doğa ise sessizce faturayı ödemeye başladı.

Bugün ülkemizde “Depozito İade Sistemi” resmen hayata geçiyor. Kimileri “Üç beş kuruş için mi şişe taşıyacağız?” diye burun kıvırıyor.

Kimileri ise “Paramı alırım” diyerek hesap makinesini çoktan çalıştırmış durumda.

Şimdi eğri oturalım, ama açık konuşalım...

İnsanımızın önemli bir bölümü önce cebini düşünür.

Eğer birkaç lira kazanacaksa o pet şişeyi çöpe değil, makineye götürür.

Bunda utanılacak bir şey de yok.

Sonuçta amaç doğayı korumaksa, motivasyonun adı para da olabilir, vicdan da...

Yeter ki o şişe dereye, ormana, sahile gitmesin.

Belki de bu sistem bize “Çevre bilincini” paranın diliyle öğretecek.

Çünkü bazen insanın vicdanını, cebindeki bozuk para uyandırır.

Yıllardır Avrupa'nın birçok ülkesinde başarıyla uygulanan bu sistemin bize ancak şimdi gelmesi elbette düşündürücü.

Keşke yıllar önce başlasaydı.

Keşke bugün milyonlarca ton plastikle mücadele etmek zorunda kalmasaydık.

Ama geç de olsa doğru bir adım atıldı.

Buna sevinmek gerekiyor.

Geçtiğimiz günlerde televizyon ekranlarında dünyanın bazı bölgelerinden görüntüler izledim.

Nehirler plastikten görünmüyor.

Sokaklar poşet denizi olmuş.

Çocuklar çöplerin arasında oynuyor.

Deniz kıyıları rengârenk değil; naylonların gri tonuna bürünmüş.

İnsan ister istemez ürperiyor.

Çevreyi kirletmenin milliyeti yoktur.

İhmalin dini de, dili de yoktur.

Doğaya saygısızlık dünyanın her yerinde aynı felaketi doğuruyor.

Biz temiz tutarsak, başkaları kirletirse ne olacak?

Olacak olan şu...

Atmosfer ortak.

Denizler ortak.

Rüzgâr ortak.

Dünya ortak.

Bir ülkede denize atılan plastik, yıllar sonra başka bir ülkenin sahiline vurabiliyor.

Bir yerde yakılan çöpün dumanı sınır kapısında pasaport göstermiyor.

Küresel ısınma da “Sen temizsin” diyerek kimseyi ödüllendirmiyor.

İşte bu yüzden “Benim attığım bir şişeden ne olur?” cümlesi, belki de insanlığın kurduğu en tehlikeli cümlelerden biridir.

Çünkü milyarlarca insan aynı cümleyi kuruyor.

“Depozito İade Sistemi” tek başına dünyayı kurtarmayacak.

Ama bir alışkanlık başlatabilir.

Çocuğuna boş şişeyi çöpe değil, geri dönüşüme atmayı öğreten bir anne, aslında geleceğe yatırım yapıyor.

Babasının elinden tutup depozito makinesine giden çocuk, belki de ileride yere çöp atmayı hiç öğrenmeyecek.

İşte gerçek kazanç da burada.

Kasaya yatan birkaç lira değil...

Temiz kalan bir dere.

Mavi kalabilen bir deniz.

Gölgesinde nefes alınabilecek bir ağaç.

Ve çocuklarımıza bırakabileceğimiz yaşanabilir bir ülke.

Şişelerin de bir kaderi var.

Ya doğaya ihanet edecekler...

Ya da yeniden hayata dönecekler.

Kararı biz vereceğiz.

KÖPRÜNÜN ZAMMI

Bir sabah daha uyandık ve yine bir zam haberiyle karşılaştık.

Bu kez köprü geçiş ücretleri arttı.

İster istemez sordum:

Neden?

Beton mu eskidi?

Çelik halatlar mı yaşlandı?

Asfalt bir gecede eridi de yeniden mi döküldü?

Yoksa köprü çalışanlarının maaşlarına olağanüstü zam yapıldı da onun maliyeti mi karşılanıyor?

Elektrik mi katlandı?

Su mu arttı?

Bakım masrafı mı bir anda ikiye katlandı?

Eğer bunların hiçbiri olmadıysa, o zaman bu zam neyin zammı?

İşte benim haliyle de vatandaşın anlamakta zorlandığı nokta tam da burası.

Ülkede ne zaman bir manav fiyatını artırsa, ne zaman bir fırın ekmeğe birkaç lira zam yapsa, mikrofonlar hemen onların kapısına dayanıyor.

“Fırsatçılık yapıyorsunuz.”

“Enflasyonu siz artırıyorsunuz.”

“Denetimler başlayacak.”

“Ceza yağacak.”

Oysa aynı hassasiyeti kamu eliyle ya da kamu adına yapılan zamlarda göremiyoruz.

Köprüye zam geliyor...

Otoyola zam geliyor...

Elektriğe, doğal gaza, suya, vergilere artış geliyor...

Kimse çıkıp da;

“Neden zam yaptınız?”

“Maliyetiniz ne kadar arttı?”

“Bu artış hangi kaleme dayanıyor?” diyerek sert soruları sormuyor..

Vatandaş bu soruların cevabını duymuyor.

Daha ilginç olan ise yıllardır dile getirilen söylem...

“Enflasyon düşüyor.”

“Hayat pahalılığı kontrol altında.”

“Ekonomi dengeleniyor.”

İyi de kardeşim, öyleyse bu zamlar neden durmuyor?

Enflasyon düşüyorsa fiyatların sürekli yukarı gitmesini nasıl açıklayacağız?

Vatandaşın cebinden çıkan para azalmak yerine neden her ay biraz daha artıyor?

Ekonomi, rakamlarla değil; market fişiyle, elektrik faturasıyla, köprü gişesinde ödenen ücretle hissedilir.

İnsanlar TÜİK tablolarıyla değil, cüzdanlarıyla yaşar.

Bir başka çelişki de burada ortaya çıkıyor.

Özel sektör zam yapınca suçlu.

Esnaf zam yapınca fırsatçı.

Fırıncı zam yapınca vicdansız.

Ama köprüye zam gelince...

Sessizlik...

Sanki o para vatandaşın cebinden çıkmıyormuş gibi.

Oysa köprüden geçen de ödüyor, taşınan ürünlerin maliyeti arttığı için köprüden geçmeyen de dolaylı olarak ödüyor.

Çünkü nakliye maliyeti yükseliyor.

Nakliye yükselince sebze de pahalanıyor.

Ekmek de pahalanıyor.

Sanayi ürünü de pahalanıyor.

Yani köprü zammı sadece gişeden geçen otomobil sahibini değil, ülkenin tamamını etkiliyor.

Bugün gelinen noktada vatandaşın asıl itirazı zamdan çok, adalet duygusunun zedelenmesine.

Kurallar herkese eşit uygulanıyorsa, sorular da herkese eşit sorulmalıdır.

Esnafa gösterilen hassasiyet, kamu kaynaklı fiyat artışlarında da gösterilmelidir.

Şeffaflık sadece küçük işletmelerden beklenmemeli; büyük projeler ve kamu uygulamaları için de aynı ölçüde geçerli olmalıdır.

Yıllardır “İşletme mantığı” anlatılıyor.

“Verimlilikten” söz ediliyor.

“Tasarruftan” bahsediliyor.

Ancak vatandaşın gördüğü tablo farklı.

Sorun sadece köprüye yapılan zam değil.

Sorun, her ekonomik sıkışıklığın faturasının dönüp dolaşıp vatandaşa çıkarılmasıdır.

Ve toplumun asıl canını yakan da budur.

Çünkü vatandaş artık köprüden geçerken sadece ücret ödemiyor...

Kendisine uygulanan çifte standardın bedelini de ödediğini düşünüyor.

İşte asıl ağır gelen de bu...

NE 180 BİN Mİ?

Mersin'de bir taksici, başka bir taksicinin önünü kesiyor.

Aracı durduruyor.

Tehdit ediyor.

Aracın içinde ise yabancı turistler var.

O turistlerin gözünde Türkiye’nin nasıl göründüğünü bir düşünün.

Bu olayı yaşatanlara Devlet 180 bin lira ceza kesmiş.

Doğru bir adımdır.

Ama bana göre çok azdır.

Çünkü burada mağdur sadece taksici değildir.

Mağdur, Türkiye'nin turizmidir.

Mağdur, bu ülkeye güvenerek gelen milyonlarca yabancı ziyaretçidir.

Ve en önemlisi, mağdur Türkiye'nin itibarıdır.

Bir turist ülkeye geldiğinde sadece otelde kalmaz.

Taksiye biner, restorana gider, alışveriş yapar.

O birkaç gün boyunca yaşadığı her şey, ülke hakkında ömür boyu anlatacağı hikâyeye dönüşür.

Şimdi kendinizi o turistin yerine koyun.

Daha havaalanından çıkar çıkmaz ya da otogardan ayrılır ayrılmaz iki sürücünün kavgasına tanık oluyorsunuz.

Aracınızın önü kesiliyor.

Bağrışmalar, tehditler...

Siz o ülkeye bir daha gelir misiniz?

Daha önemlisi...

Ülkenize döndüğünüzde arkadaşlarınıza ne anlatırsınız?

İşte gerçek zarar burada başlıyor.

Turizm sadece otellerin, restoranların ya da taksicilerin kazancı değildir.

Milyarlarca dolarlık bir ülke geliridir.

Bir kişinin magandalığı, milyonlarca insanın ekmeğine zarar verebilir.

Bu yüzden turisti korkutan, ülkenin güvenli imajını zedeleyen her davranış sıradan bir trafik olayı olarak görülmemelidir.

Bu, ülkenin ekonomik itibarına verilmiş zarardır.

Ceza da buna göre belirlenmelidir.

Evet, 180 bin lira yüksek görünebilir.

Ama ya kaybedilen turist?

Ya bir daha gelmeyecek binlerce ziyaretçi?

Ya sosyal medyada milyonlarca kişiye ulaşan görüntüler?

Bunların ekonomik karşılığı belki de milyonlarca liradır.

Dünyanın birçok gelişmiş ülkesi suçun sadece mağduru değil, toplum üzerindeki etkisini de dikkate alır.

Çünkü korku bulaşıcıdır.

Bir olay, yüzlerce insanın davranışını değiştirebilir.

İnsanlar kendilerini güvende hissetmezse gelmez, gezmez, yatırım yapmaz.

Türkiye de artık bu bakış açısını benimsemek zorundadır.

Turiste saldıran, turisti dolandıran, turisti tehdit eden, turisti korkutan herkese sadece trafik veya asayiş cezası verilmemeli; turizme ve ülke ekonomisine verilen zarar da cezanın içine dahil edilmelidir.

Belki o zaman bazıları direksiyon başına oturmadan önce iki kez düşünür.

Çünkü mesele sadece bir kavga değildir.

Mesele, Türkiye'nin dünyaya verdiği ilk izlenimdir.

Ve ilk izlenim, bazen milyonlarca dolardan daha değerlidir.

Doğruluğu tartışılan ama hukuk anlayışını anlatan şu meşhur bir hikâye yıllardır sosyal medyada dolaşır...

Eh bize de tam uyduğuna göre size aktarayım istedim:

Londra'da genç bir kız, gece evine dönerken kestirme olsun diye bir parktan geçer.

Karanlık parkta bir adam önünü keser, laf atar ve peşine düşer.

Kız çığlık atınca çevredeki insanlar yetişir ve saldırgan yakalanır.

Ertesi gün mahkemeye çıkarılan sanığa hâkim 7 yıl 7 gün hapis cezası verir.

Gazeteciler şaşırır:

“Adam kıza dokunamadı bile. Sadece korkuttu. Bu ceza fazla değil mi?”

Hâkimin verdiği söylenen cevap ise şöyledir:

“Kızı korkutmanın cezası 7 gündür. Geri kalan 7 yıl ise İngiliz kızlarının gece parkta özgürce dolaşma hakkına saldırmanın cezasıdır.”

Bizde de 180 bin sadece “Magandalık cezasıdır.”

Hani Türkiye’ye gelmek isteyen turistleri ürkütmenin cezası?