Yahu! Bir kez olur, iki kez olur...
Ama her yaz aynı haberlerle uyanıyorsak, artık buna “Kader” değil, düpedüz “İhmal” denir.
Sabah uyanıyoruz yine Çanakkale'de yangın...
Akşam yatıyoruz yine Çanakkale’de yangın.
Bu ne yahu?
Sebebi bildik tabi…
Bir yerde patoz makinesinden kıvılcım çıkmış.
Başka bir yerde biçerdöverden...
Bir başkası ormanda mangal yakmış.
Birileri sigara izmaritini camdan fırlatmış.
Elektrik tellerinden çıkan ark, yol kenarındaki kuru otları tutuşturmuş.
Yıllardır ekilmeyen, biçilmeyen, kaderine terk edilmiş araziler adeta barut fıçısına dönmüş.
İnsan sormadan edemiyor:
“Biz gerçekten akıllanmıyor muyuz?”
“Kafamız basmıyor mu?”
Bu ülke son yıllarda yüzlerce küçük ve büyük orman yangını yaşadı.
Binlerce hektar orman kül oldu.
Milyonlarca ağaç yandı.
İçinde yaşayan sayısız canlı yok oldu.
Köyler boşaltıldı, insanlar evlerini terk etti, çiftçiler emeklerini kaybetti.
Bunca acı yaşandı da hâlâ aynı hataları mı yapacağız?
Orman yangınlarının önemli bir kısmının insan kaynaklı olduğu artık bilinen bir gerçektir.
O hâlde çözüm de insanın davranışını değiştirmekten geçiyor.
Kurallar sadece kâğıt üzerinde kalmamalı; denetim sıkı olmalı, caydırıcı cezalar uygulanmalı ve özellikle yüksek riskli günlerde bazı faaliyetler geçici olarak sınırlandırılmalıdır.
Ama mesele sadece ceza da değildir.
Ne bileyim mesela:
Elektrik hatlarının geçtiği güzergâhlarda kuru ot temizliği düzenli yapılmalı.
Mesela:
Yol kenarları aylarca kaderine terk edilmemeli.
Tarım arazileri ile orman arasındaki geçiş bölgeleri yangına karşı daha güvenli hâle getirilmeli.
Terk edilmiş tarlalar, metrelerce boy veren kuru otlarla yangının yayılmasına davetiye çıkarmamalı.
Önümüzde daha üç-dört aylık sıcak bir dönem var.
Meteoroloji sürekli yüksek sıcaklık ve kuvvetli rüzgâr uyarısı yapıyor.
Böyle giderse her gün yeni bir yangın haberiyle uyanacağız.
İtfaiyeciler, orman işçileri, gönüllüler ve pilotlar canlarını ortaya koyarken; bir kişinin dikkatsizliği bütün emekleri boşa çıkaracak.
Artık iktidar da, yerel yönetimler de yeni ve daha etkili tedbirleri gecikmeden hayata geçirmelidir.
Yangın riskini azaltacak yasal düzenlemeler yapılmalı; ormanların çevresindeki alanların bakımı, gözetimi ve korunmasına ilişkin sorumluluklar yeniden ele alınmalıdır.
Köylü devreye sokulmalıdır…
Ormanın gerçek sahibi elbette millettir; onu korumak da hepimizin ortak görevidir.
Unutmayalım...
Yanan sadece ağaç değildir.
Topraktır.
Sudur.
Nefestir.
Gelecektir.
Bir ağacı büyütmek onlarca yıl sürüyor. Onu küle çevirmek ise birkaç dakikalık ihmal yetiyor.
Çanakkale'nin yeşili, birkaç sorumsuz insanın dikkatsizliğine teslim edilemeyecek kadar değerlidir.
Ne olur bu yaz artık, “Yangın haberlerini değil; alınan önlemleri konuşalım.”
KABOTAJ BAYRAMI
Bir ülkenin bağımsızlığı yalnızca sınırlarını korumasıyla ölçülmez.
O bağımsızlık; “Karasında, havasında ve denizlerinde” kendi sözünü söyleyebilmesiyle anlam kazanır.
İşte her yıl 1 Temmuz’da kutlanan Kabotaj Bayramı da, Türkiye’nin denizlerde egemenliğini ilan ettiği günün adıdır.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında atılan en önemli adımlardan biri olan “Kabotaj Hakkı”, belki de hak ettiği ilgiyi bugün göremeyen milli kazanımlarımızdan biridir.
Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde kapitülasyonlar nedeniyle Türk karasularında yük ve yolcu taşıma hakkı büyük ölçüde yabancı devletlerin gemilerine bırakılmıştı.
Kendi limanlarımız arasında yapılan ticaret bile çoğu zaman yabancı şirketlerin kontrolündeydi.
Bu durum sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda egemenlik açısından da ciddi bir sorundu.
Bu tablo, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile değişmeye başladı.
Lozan'da kapitülasyonlar tamamen kaldırıldı ve Türkiye'nin ekonomik bağımsızlığının önü açıldı.
Ancak kabotaj hakkı hemen yürürlüğe girmedi.
Bunun hukuki zemini, 19 Nisan 1926 tarihinde kabul edilen Kabotaj Kanunu ile oluşturuldu.
815 sayılı Kanun uyarınca, Türkiye'nin limanları arasında yük ve yolcu taşıma, kılavuzluk, römorkörcülük, balıkçılık ve benzeri denizcilik faaliyetleri yalnızca Türk bayraklı gemiler ile Türk vatandaşlarına bırakıldı.
Kanun 1 Temmuz 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.
İşte bu nedenle 1 Temmuz, uzun yıllar boyunca “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” olarak kutlandı.
Liman şehirlerinde gemiler süslendi, deniz yarışları düzenlendi, halk denizle buluştu.
Çünkü o gün yalnızca bir kanunun yürürlüğe girdiği tarih değil; Türkiye'nin denizlerde tam egemenlik kazandığını ilan ettiği gündü.
Toplumda sıkça dile getirilen yanlış inanışlardan biri de “Kabotaj Bayramı'nın kaldırıldığı” yönündedir.
Aslında bayram kaldırılmadı.
1981 yılında kabul edilen 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun ile resmi tatiller yeniden düzenlenirken, “1 Temmuz genel tatil olmaktan çıkarıldı.”
Ancak Kabotaj Bayramı kutlanmaya devam etti.
Günümüzde adı “Denizcilik ve Kabotaj Bayramı” olarak anılıyor ve özellikle denizcilik kurumları, liman başkanlıkları ile sahil kentlerinde çeşitli etkinliklerle yaşatılıyor.
Yani değişen şey bayramın kendisi değil; resmi tatil niteliğidir.
Kabotaj hakkı yalnızca gemilerin limanlar arasında sefer yapması değildir.
Bu hak; ekonomik bağımsızlığın, milli egemenliğin ve denizlerde tam yetkinin sembolüdür.
Bugün dünyanın dört bir yanında deniz yolları stratejik önem taşırken, enerji taşımacılığı, ticaret koridorları ve deniz güvenliği ülkelerin en önemli gündem maddeleri arasında yer alıyor.
Böylesine kritik bir dönemde yaklaşık bir asır önce kazanılan kabotaj hakkının değeri daha iyi anlaşılmalıdır.
Atatürk'ün “Denizciliği Türk'ün büyük milli ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız” sözü de aslında bu vizyonun en açık ifadesidir.
1 Temmuz sadece denizcilerin bayramı değildir.
Bu tarih, Türkiye Cumhuriyeti'nin “Bu denizler benimdir.” diyebildiği gündür.
Bağımsızlık bazen bir cephede kazanılır, bazen bir antlaşmayla tescillenir, bazen de bir kanunla hayata geçirilir.
Kabotaj Kanunu işte o bağımsızlığın denizlerdeki imzasıdır.
Ve unutulmamalıdır ki, denizlerine hâkim olamayan bir millet, geleceğine de tam anlamıyla hâkim olamaz.
Şimdilerde Midilli’ye, Limni’ye yapılan seferler ile parası olanlar, yurtdışına elini kolunu sallayarak çıkanlar, “İzmir-İstanbul arasında neden bir gemi bile yok” demiyor.
“Antalya’dan, Karadeniz’e neden bir yolcu gemisi yok” demiyor.
E hani denizlere hakim olacaktık?
Hani?
Te 1970’lerde gençliğimizde gitmişliğimiz vardı.
Şimdi ise yok.
Birileri çıksa da “Neden?” diye sorsa iyi olur…
NOSTALJİ
Ara sıra eskilere dalınca güzel günleri hatırlayınca, o doğallığı içinde hissedince, birliği, beraberliğe özlem duyunca bir başka oluyor insan…
Bu tip yazılar sosyal medyada karşıma çıkınca çok seviniyorum.
Gittikçe yozlaşmaya yüz tutmuş bir topluma dönüşmemizden bir an olsun ayrılabiliyorum.
Kırk yıl omuz omuza siyaset yapmışların birbirlerine yaptıklarını görünce,
İktidarın gücünü eline almış bir toplumun neler yapabileceğini gördükçe,
Cehaleti, aymazlığı, umursamazlığı yaşadıkça,
Sokaklarda selam yerine verilen saplanan bıçak saldırılarını gördükçe,
Bitmiş komşuculuğu,
Umutsuz gençleri,
Dijital saplantıları,
Saygısızlıkları, sevgisizlikleri,
Hainleri, ihanet içinde olanları,
Gaspları, tecavüzleri, adaletsizliği, haksızlığı, hukuksuzluğu, yandaşlığı, dönekliği, menfaatçiliği gördükçe içim daralıyor.
“Ne hale geldik” demekten kendimi alamıyorum ve:
“Nereye gidiyoruz” diye de sormaktan geri duramıyorum.
Ama bu yazıyı okudukça eski günler aklıma geliyor “Böylesine yaşamaktansa, belki içimizde kalan bu kırıntılarla, eski halimizle yaşasak daha iyi olur” şeklinde düşünüyorum.
İşte o nostalji yazı:
Develer tellal, pireler berber iken, Samsun cigarasının içinden odun çıktığı günlerde…
İstanbul’la Ankara arasında “Alo” diyebilmek için santrala yazdırıp altı saat beklediğimiz,
Cep telefonunun sadece Kaptan Kirk tarafından kullanıldığı,
Sokaklarda ayıların oynatıldığı,
Kalantorların Murat 124’e bindiği,
Anadol’un kaportasının inekler tarafından yenildiği rivayetlerine inanılan,
Salça sürülmüş ekmek dilimi dönemlerinde…
Mutfak zeminlerinin muşamba kaplandığı,
Tencere kalaylattığımız,
Arap sabunu kokulu zamanlar…
Avaramu’yu ezberleyen kızlar Raj Kapoor’a hastayken,
Ömer henüz turist bile değilken,
Vahi Öz’e güldüğümüz,
Zavallı Ayşecik’in zengin babasından habersiz, kötü kalpli üvey anne yanında çileler çektiği,
“N’ayır”, “N’olamaz”lı yıllar…
Mesut Bahtiyar’dan şarkılar dinlediğimiz,
Cem Karaca’nın İzmir fuarını zangır zangır salladığı,
Özay Gönlüm’ün Yaren’ini tıngırdattığı,
Yerli Elvis Erol Büyükburç’la kalipso kralı Metin Ersoy’un gazinoları inim inim inlettiği,
Cemal Kamacı’nın kroşe patlattığı,
Metin Oktay’ın ağları deldiği,
Neil Armstrong Ay’a falan ayak basmadı, hepsi Hollywood tezgâhı diye iddiaya girildiği,
Ümit Besen’in masasının ayağı kırık, pantolonların paçası bol olduğu
ve Kastelli’nin banker olduğu yıllar…
Muavinli dolmuşçuların Orhancı-Ferdici diye birbirini solladığı arabeskli sabahların,
Barış Manço’nun “Lambaya püf!”, dediği
Elektrik kesintili akşamlarında, mum ışığının gölgesinde parmaklarımızı eğip bükerek duvarda tavşan yaptığımız,
Yün fanilaları soba askısında kuruttuğumuz,
Killing okuduğumuz,
Başka eğlencemiz olmadığı için radyoda Arkası Yarın’lara kulak kesildiğimiz,
Avanak Avni’yle tanıştığımız,
Zübük’ün kaleme alındığı,
Şehirlerarası otobüslerde sigara içildiği,
Damalı taksiler çağında…
Turnike atmayı Beyaz Gölge’den öğrendiğimiz,
Doktor Richard Kimble babamızın oğluymuş gibi, şerefsiz Falconetti’ye küfürler ettiğimiz,
Polisimizi Komiser Colombo,
Hukukumuzu Avukat Petroçelli’den ibaret sandığımız,
Kunta Kinte gibi zenci olmadığı halde, Isaura’nın neden köle olduğunu anlayamadığımız,
Yamuğunu gördüğümüz arkadaşlarımıza “N’aber lan Ceyar?”, diye seslendiğimiz,
Saat kurup, sabahın kör karanlığında kalkarak, uykulu gözlerle Muhammed Ali’nin (Hristiyan iken adı Cassius Clay idi) maçını seyrettiğimiz, onunla birlikte “Kelebek gibi uçup arı gibi soktuğumuz” masum tiryakiliklerde…
İstanbul’da basılan gazetelerin, ülkenin diğer şehirlerine ancak ertesi gün, uzak il ve ilçelere ise bir kaç gün sonra ulaşabildiği,
TV kanalı olarak sadece TRT’nin var olduğu,
Haberleri Jülide Gülizar’ın Zafer Cilasun’un okuduğu,
“Bizim ahali akıl edemez” diye düşündüklerinden olsa gerek; “Televizyonunuzu kapatmayı unutmayınız!” diye uyarı yazısı koydukları,
Ve tabi ki çamaşır makineleri o zamanlar merdaneli iken...
Dönüp bakıyoruz geriye…
Wi-fi’larımız, iPad’lerimiz, akıllı telefonlarımız, çanak antenlerimiz yoktu ama “Daha mutluyduk galiba.”
Yaşı benden oldukça küçük okuyucularım (okuyan varsa tabi) çoğu bu yazılanları “Komik” bulmuştur.
Olsun.
Biz o vakitler belki komiktik ama “Mutluyduk.”
Şimdilerde siz düşünün nasıl mutlu olacağınızı…