Ahlakın bir kısmı kültüre, dine, geleneklere ve toplumsal yapıya göre değişebilir. Ancak birçok filozof ve hukukçu, bazı ahlaki ilkelerin evrensel nitelik taşıdığını savunur.

Bunlar farklı toplumlarda farklı biçimlerde ifade edilse de özü büyük ölçüde aynıdır.

Mesela her ülkede:

Masum bir insanı sebepsiz yere öldürmek yanlıştır.

İşkence ve zalimlik kabul edilemez.

Çocuklara zarar vermenin yanlış görülür.

Hırsızlık ve gasp her ülkede kınanır.

Verilen sözün tutulması erdem sayılır.

Doğruluğun ve dürüstlüğün değerli kabul edilmesi öne çıkar.

Adaletin gözetilmesi önemlidir.

İhtiyacı olana yardım etmek iyi bir davranış sayılır.

İnsan onuruna saygı gösterilir.

İhanet ve güveni kötüye kullanma yanlış görülür.

Anne-babaya ve yaşlılara saygı teşvik edilir.

Başkalarına gereksiz yere zarar vermekten kaçınılır.

Bunların yanında kültürden kültüre değişen kurallar da vardır:

Giyim biçimleri.

Yeme-içme alışkanlıkları.

Selamlaşma şekilleri.

Evlilik gelenekleri.

Kadın-erkek ilişkilerine bakış.

Toplumsal görgü kuralları.

İşte bu sebeplerden dolayı genellikle ahlak ikiye ayrılır:

Evrensel ahlak ilkeleri (insanlık ortak paydası)

Toplumsal/kültürel ahlak kuralları (zamana ve yere göre değişen kurallar)

Mesela; Bir Japon ile bir Türk'ün selamlaşma biçimi farklı olabilir; ancak ikisi de haksız yere bir çocuğa zarar vermenin yanlış olduğunu kabul eder.

Bu da evrensel ahlak anlayışına örnektir.

Dinimizde de Ahlak şu şekilde tarif edilir, anlatılır:

İslam dini, temeli güzel ahlaka dayanan bir inançtır.

Dinin ibadetler ve emirlerle asıl amacı, “İnsanları olgunlaştırarak hem bireysel hem de toplumsal huzuru sağlayan sağlam karakterli bireyler yetiştirmektir.”

Ahlakın dindeki temel özellikler olarak şunlar sıralanır:

İslam Peygamberi der ki:

“Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim…”

İslam’da imanın olgunluğu;

“Güzel ahlakla” ölçülür.

İslam’da en üstün olanların;

“Ahlakı en güzel olanlar” olduğunu belirtmiştir.

İslam’da “Temel Ahlaki İlkeler” şöyle vurgulanmıştır:

Doğruluk ve Dürüstlük:

Her alanda dürüst olmak.

Hakkaniyet ve Adalet:

Hak gözetmek.

Yardımlaşma ve Merhamet:

İyilik yapmak.

Sabır ve Affedicilik:

Hoşgörülü ve affedici olmak.

Kusur Örtmek ve Gıybetten Kaçınmak:

Zandan sakınmak, gıybet etmemek.

Mealen; “Bu ilkeleri kendi hayatında kullanmayan, sahip çıkmayan ve başkalarına da tavsiye etmeyenler için gerçek bir Azap vardır” der dinimiz.

Kuran’da ve Hadislerde bahsi geçen Ahlaka sahibi olmayanın da zaten “Ben Müslümanım” demesi, koskocaman bir ayıptır, zaten inandırıcı da değildir.

Bu sabah konusu açılmış halde “Ahlak havuzunda yüzerken”, sosyal medyada karşıma çıkan şu Kızılderililerin ahlâk yasalarını da sizlerle paylaşmak istedim.

1: DUA ETMEK için güneşle birlikte kalk.

Tek başına dua et, sık sık dua et.

Büyük Ruh dinler...

2: YOLLARINDA kaybolmuş olanlara karşı anlayışlı ol.

Cehalet, kibir, öfke, kıskançlık ve açgözlülük, kayıp bir ruhtan kaynaklanır.

Rehberlik bulmaları için dua et.

3: KENDİNİ, kendi kendine araştır, keşfet.

Başkalarının senin yolunu senin için belirlemelerine izin verme.

O senin, sadece senin yolundur.

Diğerleri o yolu seninle birlikte yürüyebilirler, fakat hiç kimse o yolu senin için yürüyemez.

4: MİSAFİRLERİNE evinde saygıyla davran.

Onlara en iyi yiyeceklerini ver, en iyi yatağı ver ve onlara saygı ve onurla muamele et.

5: HERHANGİ bir kişiden, bir topluluktan, bir çölden ya da bir kültürden olsun, senin olmayan şeyi alma.

O ne kazanılmıştır, ne de verilmiştir.

Senin değildir.

6: YERYÜZÜ üzerindeki her şeye saygılı ol: ister insan, ister hayvan veya bitki olsun...

7: DİGER insanların düşüncelerini, isteklerini ve sözcüklerini onurlandır.

Başka birinin sözünü asla kesme, alay etme ya da taklidini yapma.

Herkese kişisel ifadeleri için izin ver.

8: BAŞKALARINA asla kötü bir şekilde konuşma.

Evrene bıraktığın negatif enerji, sana katlanmış olarak geri döner.

9: HERKES hatalar yapar.

Ve tüm hatalar bağışlanabilir.

10: KÖTÜ düşünceler zihinsel, bedensel ve ruhsal hastalıklara neden olur.

İyimser ol.

11: DOĞA bizim için değildir, o bizim bir parçamızdır.

Onlar senin dünyasal ailenin parçalarıdır.

12: ÇOCUKLAR geleceğimizin tohumlarıdır.

Onların yüreklerine sevgi ek ve bilgelik ve hayatın dersleriyle sula.

Onlar büyürken, onlara büyümeleri için yer bırak.

13: BAŞKALARININ kalplerini incitmekten kaçın.

Verdiğin acının zehri sana geri döner.

14: HER zaman dürüst ol.

15: KENDİNİ dengede tut.

Zihinsel Ben’in, Ruhsal Ben’in, Duygusal Ben’in ve Fiziksel Ben’in omak üzere, hepsinin güçlü, saf ve sağlıklı olmaya gereksinimi var.

Zihnini güçlendirmek için bedenini çalıştır.

Duygusal rahatsızlıkları iyileştirmek için ruhsallıkta büyü.

16: KİM olacağını ve nasıl davranacağını belirlerken bilinçli kararlar ver.

Kendi eylemlerinin sorumluluğunu üzerine al.

17: BAŞKALARININ mahremiyetine ve kişisel yerlerine saygılı ol.

Başkalarının kişisel eşyalarına dokunma,: özellikle kutsal ve dini eşyalarına.

Bu yasaktır.

18: İYİ talihini başkaları ile paylaş.

19: BAŞKALARININ dini inançlarına saygı göster.

Kendi inancını başkalarına kabul ettirmeye çalışma.

20: ÖNCE KENDİNE karşı dürüst ol.

Önce kendini besleyemezsen ve kendine yardım edemezsen, başkalarını besleyemezsin ve onlara yardım edemezsin...

Bu söylenenleri hangi İNSAN kabul etmez ki zaten?

SİYASİ AHLAK

Siyasette öyle bir alışkanlık oluştu ki artık vatandaşın sabrı zorlanmaya başlandı.

Seçim meydanlarında bir partinin bayrağını sallayarak oy isteyenler, seçildikten kısa süre sonra başka bir partinin saflarında boy göstermeye başladı.

Belediye başkanı da olsa, milletvekili de olsa manzara aynı.

Peki öyleyse bu şahıslara soralım:

“O oylar gerçekten sizin şahsi oyunuz muydu?”

Seçmen size oy verirken hangi parti adına kapısını çaldınız?

Hangi seçim bildirgesini anlattınız?

Hangi liderin fotoğrafını afişlere bastınız?

Hangi siyasi görüşü savunduğunuzu söylediniz?

Kime karşı siyaset yapacağınızı beyan ettiniz?

Oy isterken kimleri eleştirdiniz?

Madem bugün bambaşka bir siyasi çizgidesiniz;

O zaman seçmenin karşısına yeniden çıkıp, yeni fikirlerinize, yeni siyasi görüşünüze dair yetki istemeniz gerekmez mi?

Demokrasilerde parti değiştirmek elbette yasaklanamaz.

İnsanların fikirleri değişebilir.

Ancak seçmenin verdiği yetkiyi yanında götürerek parti değiştirmek, demokratik bir hak olmaktan çok siyasi bir fırsatçılığa dönüşmektedir.

Daha düne kadar sert sözlerle eleştirdiği bir partiye geçen siyasetçilerin, ertesi gün o partinin en ateşli savunucusu kesilmesi de toplumun siyasete olan güvenini derinden sarsmakta ve bu hareket siyasi ahlaka sekte vurmaktır.

Çünkü vatandaş burada ilke değil, hesap görmektedir.

İşin daha da düşündürücü tarafı, bu geçişlerin çoğunun “Halkın menfaati” veya “Hizmet için” gibi süslü cümlelerle açıklanmasıdır.

Eğer mesele gerçekten halkın menfaatiyse, buyurun istifa edin ve yeniden seçime gidin.

Halk sizi yeni tercihinizle de destekliyorsa zaten tekrar seçer.

Ama “Başkasının oyuyla seçilip başka bir siyasi çatının altında siyaset yapmak”;

“Seçmenin emanetini izinsiz kullanmak” anlamına gelir.

Bu nedenle konu artık kişisel ahlak meselesi olmaktan çıkmıştır.

Siyasi etik kuralları ve yasal düzenlemelerle ele alınmalıdır.

Parti değiştiren milletvekillerinin ve belediye başkanlarının görevlerini sürdürmeleri yerine, yeniden halkın onayına başvurmalarını sağlayacak düzenlemeler tartışılmalıdır.

Çünkü demokrasi sadece seçme hakkı değildir; seçmenin iradesine sadakat göstermektir.

Aksi halde seçimler, vatandaşın iradesini yansıtan bir mekanizma olmaktan çıkar; siyasetçilerin koltuklarını korumak için kullandıkları bir araca dönüşür.

İşte o zaman Demokrasi;

Halkın iradesini değil, Vekilin veya Başkanın iradesini tasvir eder…

AHLAKTAN KISSALAR

Molla Rebi, süt satarak geçimini temin eden bir zattı.

Bir akşam vakti bize geldi ve:

“Buyurun, bu süt sizin!” dedi. Şaşırdım;

“Nasıl olur? Ben sizden süt istemedim ki!” dedim.

O hassas ve zarif insan;

“Ben farkında olmadan, hayvanlarımdan birinin sizin tarlanıza girip otladığını gördüm. Onun için bu süt sizindir. Ayrıca o hayvanın tahavvülât devresi (yediği otların vücudundan tamamen izâlesi) bitinceye kadar sütünü size getireceğim...” dedi.

“Lâfı mı olur komşu? Yediği ot değil mi? Helâl olsun!..” dediysem de,

Molla Rebi; “Yok yok, öyle olmaz! Onun sütü sizin hakkınız!..” deyip hayvanın tahavvülât devresi bitene kadar sütünü bize getirdi.

İşte o mübarek insanın bu davranışı bana ziyadesiyle tesir etti.

Neticede gözümdeki gaflet perdelerini kaldırdı ve hidayet güneşi içime doğdu. Kendi kendime;

“Böyle yüce ahlâklı bir insanın dini, muhakkak ki en yüce bir dindir.

Böylesine zarif, hakşinas, mükemmel ve tertemiz insanlar yetiştiren dinin doğruluğundan şüphe edilemez!” dedim.

OTOBÜS PARASI

Müftü Efendinin bir yakını anlatıyor;

Müftü Efendi ile birlikte otururken içeri orta yaşlı bir adam girdi.

Müftü efendiye dönerek;

“Efendim bir ay önce Kars’tan gelmiştim. Fakat iş bulamadım. Beş parasız kaldım. Memleketime döneceğim ama bilet almaya param kalmadı. Otobüs kalkmak üzere, ne olur bir bilet parası veriniz.” diyerek yalvardı.

Müftü Efendi adama acıyıp istediği parayı derhal verdi.

Akşamleyin Müftü Efendi ile beraber dönüyorduk.

Vapura bindiğimizde baktık ki, gündüz yol parası alan adam orada oturuyor.

Ben gayet sinirlenmiştim, ancak belli etmiyordum.

Müftü Efendi ise bana dönerek; “Bu kimse bugün bize yalan söylemiş. Şimdi beni görürse utanır, mahcup olur. Onun için gel bizi görmesin.” diyerek onun görmeyeceği bir tarafa gittik.

ÇAMURLU AYAKLAR

Ahmet Haznevi Hazretleri bir gün oğlu Muhammed Masum ve bazı talebelere ders veriyordu.

O sırada dışarıdan bir şahıs içeri girdi.

Gelen şahıs edep, adap bilmeyen bedevi biri idi.

Çamurlu ayaklarıyla gelip seccadesinin üzerine basmıştı.

Talebelerden biri bu duruma çok kızıp bağırarak onu seccadenin dışına itekleyiverdi.

Ahmet Haznevi hazretleri de talebesinin bu davranışına kızarak:

“Niçin onun kalbini kırdın? O bedevi olduğu için nasıl davranacağını bilmiyor.” dedikten sonra su getirmelerini istedi.

Seccadeyi kendisi yıkadıktan sonra talebesine dönerek:

“Seccadeyi yıkamak adamın kalbini kırmayı gerektirecek kadar zor bir şey olmasa gerek” diye buyurdu.

UTANMASIN

İmâm-ı A’zam Ebu Hanife hazretleri bir gün yolda giderken onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayıp başka bir yola sapmıştı. Hemen o adamı çağırıp, neden yolunu değiştirdiğini sordu.

Adam cevabında, “Size on bin akçe borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim ve çok sıkıldım, utandım” dedi.

İmâm-ı A’zam; “Sübhânallah, ben o parayı sana hediye etmiştim. Beni görüp sıkıldığın ve utandığın için hakkını helâl et!” deyiverdi.