Türk siyasetinde bazı sözler vardır ki “Kimin söylediği unutulur ama söz yaşamaya devam eder.”

Bunlardan biri de yıllardır CHP ile özdeşleşen şu cümledir:

“Bölüne bölüne büyüyeceğiz.”

Kimi bunu bir “Eleştiri olarak” kullandı, kimi ise bir “Umut cümlesi” olarak.

Gerçekten de Cumhuriyet Halk Partisi'nin 103 yıllık tarihi incelendiğinde, karşımıza sürekli aynı tablo çıkıyor:

Ayrılıklar,

Yeni partiler,

Birleşmeler ve

Yeniden ayrılıklar...

Belki de Türk siyasetinde hiçbir parti;

CHP kadar bölünmemiştir.

1946 yılında Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan CHP'den ayrılarak “Demokrat Parti'yi” kurdular.

Bu sadece bir parti ayrılığı değildi.

Türkiye'nin çok partili siyasi hayatının başlangıcıydı.

1960'lı yıllara gelindiğinde İsmet İnönü'nün “Ortanın solu” politikası CHP içinde yeni tartışmalar yarattı.

Turhan Feyzioğlu ve arkadaşları ayrılarak “Güven Partisi'ni” kurdular. Daha sonra bu hareket “Cumhuriyetçi Güven Partisi” adını aldı.

1980 darbesi ise bütün siyasi dengeleri altüst etti.

CHP kapatıldı.

Ancak fikirler kapatılamadı.

Erdal İnönü, “Sosyal Demokrasi Partisi”, SODEP'i kurdu.

Necdet Calp “Halkçı Parti” HP’nin başına geçti.

Bir süre sonra iki hareket birleşti;

SHP doğdu.

Bu arada Bülent Ecevit ayrı bir yol seçti.

“Demokratik Sol Parti” olan DSP’yi kurdu.

Uzun yıllar CHP ile DSP arasında süren rekabet, sol seçmenin oylarını bölen en önemli etkenlerden biri oldu.

2000'li yıllarda CHP yeniden ana çatı haline gelirken, eski SHP geleneği büyük ölçüde partiye geri döndü.

Son yıllarda ise Muharrem İnce ayrıldı ve “Memleket Partisi'ni” kurdu.

Listeye bakınca insanın aklına şu soru geliyor:

Bu kadar bölünme yaşayan bir parti nasıl hâlâ ayakta kalabiliyor?

Normal şartlarda siyasi bilim kitapları bunun tersini söyler.

“Bir parti sürekli bölünüyorsa küçülmesi gerekir.”

Kadrolar dağılır.

Oylar parçalanır.

Enerji kaybolur.

Fakat CHP söz konusu olduğunda bazen matematik başka çalışıyor.

Çünkü CHP yalnızca bir siyasi parti değil; aynı zamanda bir siyasi kimlik, bir tarih ve bir gelenek olarak görülüyor.

Partiden ayrılanlar çoğu zaman seçmenin tamamını yanlarında götüremiyorlar.

Liderler gidiyor ama tabanın önemli bir bölümü yerinde kalıyor.

Bu yüzden ayrılan partilerin çoğu zamanla erirken, CHP yaşamaya devam ediyor.

Nitekim son otuz yılda CHP’nin oy oranı çoğu seçimde yüzde 20 ile yüzde 30 arasında sıkışıp kaldı.

Rakipleri bunu yıllarca bir başarısızlık göstergesi olarak kullandı.

“Yüzde 25'i geçemeyen parti” eleştirisi siyasetin en çok tekrarlanan cümlelerinden biri oldu.

Ancak son yıllarda farklı bir tablo ortaya çıkmaya başladı.

Özellikle ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, gençlerin gelecek kaygıları ve toplumdaki değişim isteği CHP'nin etki alanını genişletmeye başladı.

Burada ilginç olan nokta şu:

Siyaset mühendisleri bazen toplumun psikolojisini eksik okuyabiliyor.

Bir partiyi sürekli baskı altına almanın, seçmen nezdinde her zaman zayıflama sonucu doğuracağını varsayıyorlar.

Oysa siyaset tarihi bunun tersine örneklerle doludur.

Bazen bir partiye yönelik baskı, soruşturma, dışlama ya da sert eleştiriler o partinin seçmenini daha da kenetler.

İnsanlar haksızlığa uğradığını düşündükleri yapıya sahip çıkmaya başlar.

Bugün CHP etrafında oluşan tartışmalara bakıldığında da benzer bir psikoloji görülüyor.

Partinin biteceğini düşünenler var.

Parçalanacağını bekleyenler var.

Yeni partiler kurulacağını söyleyenler var.

Kulislerde "İstiklal Partisi" adı konuşuluyor.

Bazıları "Yürüyüş Partisi" olacağını iddia ediyor.

Belki gerçekten yeni bir parti kurulacaktır.

Belki bazı isimler CHP'den ayrılacaktır.

Türk siyasetinin tarihinde bunun onlarca örneği var.

Ama asıl mesele yeni tabelanın ne olacağı değil.

Asıl mesele şu:

Yeni kurulacak parti gerçekten yeni bir fikir mi taşıyacak?

Türkiye'nin ekonomik sorunlarına, adalet tartışmalarına, eğitim meselelerine, dış politikadaki çıkmazlarına farklı çözümler mi sunacak?

Yoksa sadece mevcut kadroların başka bir ad altında yeniden sahneye çıkmasından mı ibaret olacak?

Çünkü Türk siyasetinin son yüz yılı bize şunu öğretti:

Partiler bölünebilir.

Birleşebilir.

İsimler değişebilir.

Logolar değişebilir.

Genel başkanlar değişebilir.

Ama seçmen artık tabelaya değil, çözüme bakıyor..

Belki de bu yüzden bugün asıl soru CHP'nin bölünüp bölünmeyeceği değil...

“Türkiye'nin sorunlarına kimlerin gerçekten çözüm üretebileceğidir.”

Çünkü tarih gösteriyor ki bazı partiler bölünerek küçülür.

Bazıları ise her ayrılıktan sonra yeniden toparlanır.

CHP'nin hikâyesi de biraz buna benziyor.

Yüz yıldır dağıldığı söyleniyor.

Ama her seferinde siyasetin merkezinde yeniden kendine yer buluyor.

Ayrılanlar olursa, tekrar dönmek üzere ayrılıyor zaten.

Nitekim tarihte örnekleri de çok.

Bu sefer ayrılık olursa, sanki çok daha büyük bir harekete dönüşecek gibi.

Hele hele bir geri dönüş olursa da, “Muhteşem olacak” gibi…

HÜKÜMET KONAĞI

Çanakkale’nin en büyük sorunu “Yatay Akslı Şehir” olması sıfatıyla “Trafik…”

Bugün sokağa çıksanız ve bebelere bile sorsanız “Trafik” der, baka bir şey demez.

En büyük sebebi şehrin, “Dar alana sıkışması” ve arabaların “Dar alanda paslaşma yapmasıdır…”

Peki çözüm ne:

Şehri başka yerlere mi taşımak?

Hayır.

Basit aslında:

Havaalanını taşımak.

İstanbul’da Atatürk Havaalanı nasıl taşındıysa, burada da pek ala taşınabilir.

Bu bir palyatif tedbir değil, resmen çözüm odaklı bir girişimdir.

Yapabilen için tabi.

Peki sonra ne olacak?

Şehir içi ulaşım için çevre yoluna kaçış noktaları yapılacak.

Havaalanının bir kısmı kamusal alana dönüştürülecek.

Başta Hükümet Konağı olmak üzere, tüm kamu kurumları burada toplanacak.

Böylece şehirdeki dağınıklık düzenlenmiş ve resmi elden trafik rahatlatılacak.

Mevcut iktidarın karar vericileri şehir ile ilgili öylesine garip işler yaptılar ki, işte bunun sön örneği de yeni yapılacağı söylenen “Hükümet Konağı…”

Deniz manzaralı güzelim bina terk edilecek sanırım.

Çünkü haberde belirtilmemiş.

Ancak şu var:

“Çanakkale merkez ilçesinde hayata geçirilecek proje ile vatandaşlara daha modern, erişilebilir ve kapsamlı bir kamu hizmet alanı sunulması hedefleniyor.”

Kapsamlı kamu alanına ulaşım nasıl olacak belirtilmemiş.

Arabalar nereden gelecek, nereye gidecek?

Şehrin tam göbeği sayılacak bu alana “Kapsamlı Hizmet Binası” yapmak, gerçekten oldukça düşündürücüdür.

Yakında eski hastanenin de faaliyete geçeceğini varsayarsak, düşünün siz cümbüşü…

Haberde: “16 bin 451 metrekarelik kapalı alan oluşturulması, kamu hizmet birimlerinin modern bir yapıya kavuşturulması planlanıyor” deniyor ama hiç kimse şehir trafiğinin nasıl bir yapıya kavuşacağından bahsetmiyor.

Şu anda şehre nefes aldıran ve otopark olarak kullanılan boş araziye park eden yüzlerce araç, daha sonra nereye park edecek?

Üstüne üstlük bir de bu hizmet binasına gelen araçları eklerseniz…

Vay başımıza gelenlere!

SİYASETTE ERDEM

Siyasette en kolay şey küsmektir.

Bir sözden,

Bir tercihten,

Bir davetten ya da

Edilmeyen bir davetten dolayı insanlar birbirinden uzaklaşabilir.

Yollar ayrılabilir,

Görüşler farklılaşabilir.

Bu, hayatın olduğu kadar siyasetin de gerçeğidir.

Ancak bazı dönemler vardır ki “Kişisel hesapların, geçmişte yaşanan kırgınlıkların ve bireysel değerlendirmelerin ötesine geçmeyi” gerektirir.

İşte o zaman asıl karakter ortaya çıkar.

Yakın geçmişte aynı çatı altında görev yapmış, zaman zaman farklı düşündüğü bilinen isimlerin kritik bir süreçte yan yana durabilmesi, yalnızca bir görüntü değildir.

Bu tavır, kurumsal aidiyetin ve ortak sorumluluk bilincinin somut ifadesidir.

Çünkü siyasi partiler yalnızca seçim dönemlerinde bir araya gelen insanların topluluğu değildir.

Onlar, nesiller boyunca oluşmuş birikimlerin, mücadelelerin ve ortak değerlerin taşıyıcısıdır.

Böylesi yapılarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanması doğaldır.

Doğal olmayan ise, kurumun zor günlerinde, ihtiyaç duyduğu dönemlerde sırtını dönmektir.

Tam da bu nedenle, “Eski belediye başkanları İsmail Özay ve Ülgür Gökhan'ın sergilediği tavır dikkat çekicidir.”

Onlar, geçmişte yaşanmış olabilecek her türlü farklılığı bir kenara bırakarak, zor bir dönemde ortak bir duruş sergilemeyi tercih etmişlerdir.

Bu tercih yalnızca bir dayanışma mesajı değil, aynı zamanda genç kuşak siyasetçilere verilmiş önemli bir derstir.

Çünkü demokrasi yalnızca seçim kazanmakla korunmaz.

Demokrasi, hukuk ve adalet tartışmalarının yaşandığı dönemlerde gösterilen kararlılıkla da korunur.

Bir ülkede insanlar haksızlık gördüklerinde susuyorsa, kurumlar yalnız bırakılıyorsa, kişisel hesaplar ortak değerlerin önüne geçiyorsa, geleceğe güvenle bakmak zorlaşır.

Buna karşılık, farklı düşüncelere sahip insanlar ortak ilkeler etrafında buluşabiliyorsa, işte o zaman toplumun umutları güçlenir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey tam da budur.

Kişilerden çok ilkeleri konuşabilmek...

Geçmiş hesapları değil, geleceğin sorumluluğunu öne koyabilmek...

Ve gerektiğinde aynı masada oturup aynı hedef için omuz verebilmek...

Siyasi hayat boyunca elde edilen makamlar, unvanlar ve görevler bir gün sona erer.

Fakat zor zamanlarda gösterilen tavırlar hafızalarda kalır.

İsmail Özay ve Ülgür Gökhan'ın verdiği mesaj da tam olarak budur:

Kişisel meseleler gelip geçicidir.

Fakat;

Ülkenin geleceği,

Demokrasinin korunması ve

Kurumsal hafızanın yaşatılması söz konusu olduğunda birlikte durabilmek, siyasetin en değerli erdemlerinden biridir.

Butlan kararı parti içinde;

Ayrımcılık yaratmaya çalışırken,

Sanki daha çok birleştiriyor mu ne?