Yapay zekâya son sonuçlardan sonra tahminini sordum, işte cevabı:

Şu ana kadarki grup aşaması ve Son 32 Turu sonuçlarına bakınca bazı dengeler tamamen değişti.

Özellikle Almanya'nın Paraguay'a, Hollanda'nın ise Fas'a penaltılarla elenmesi turnuvanın ne kadar sürprizlere açık olduğunu gösterdi.

Fransa ise İsveç'i rahat geçerek en güçlü görüntüyü veren ekiplerden biri oldu.

Benim güncel tahminim şöyle:

Şampiyon: Fransa (%30-35)

Mbappé çok formda.

Savunması güven veriyor.

Turnuvada henüz ciddi bir zafiyet göstermedi.

Almanya'nın elenmesiyle yolu da nispeten açıldı.

Finalist: Brezilya

Japonya'yı zor da olsa geçti.

Büyük maç tecrübesi çok yüksek.

Turnuva ilerledikçe genelde daha iyi oynayan ekiplerden.

Yarı finale en yakın dört takımım

Fransa

Brezilya

Arjantin

İspanya

Sürpriz yapabilecekler

Fas (Hollanda'yı eledi.)

Paraguay (Almanya'yı eledi.)

Norveç (Haaland faktörü.)

Meksika (Ev sahibi avantajı ve moral.)

Hayal kırıklığı yaşatabilecek büyükler

Belçika (İstikrar sorunu)

Portekiz (Yaşlanan kadro)

İngiltere (Çok kaliteli ama kritik maçlarda zorlanabiliyor.)

Eğer iddialı bir tahmin yapmam gerekirse:

Fransa

Brezilya

Arjantin

İspanya

Gol kralı tahminim

Kylian Mbappé

En iyi genç oyuncu

Lamine Yamal

Bir de cesur bir tahmin yapayım:

Bu Dünya Kupası'nı klasik favorilerden biri değil, “Fransa kazanacak…”

Final ise Fransa-Brezilya olacak.

Final 2-1 biter ve Mbappé kariyerindeki ilk Dünya Kupası'nı kaldırır.

Mevcut form grafikleri ve bugüne kadarki performanslar bunu en olası senaryo olarak gösteriyor, ancak eleme usulünde tek maçın her zaman sürprize açık olduğunu da unutmamak gerekir.

YZ tahmini böyle.

Bakalım ne olacak, göreceğiz…

BİR BU EKSİKTİ!

Daha dün koyunu klonladılar.

Robotlara yapay zekâ uyguladılar.

Bugün laboratuvarda insan embriyosuna benzeyen yapılar üretiyorlar.

Acaba yarın neyi konuşacağız?

İtiraf edeyim dün gazetede “İnsan embriyosu üretildi” haberini okurken içime bir ürperti düştü.

Çünkü bilim, insanlığın hizmetinde olduğu sürece alkışlanır.

Ama bir gün insan, “Bilimin hizmetkârı hâline gelirse” işte o zaman tehlike başlar.

Bilim insanları bunun, “Hastalıkları anlamak, organ gelişimini incelemek ve tedavi yöntemleri geliştirmek için” yapıldığını söylüyor.

Şüphesiz bu hedefler son derece değerlidir.

Kim kanseri yenmek, doğuştan gelen hastalıkları tedavi etmek ya da sakat doğan çocukların sağlıklı yaşamasını istemez ki?

Fakat mesele sadece bugün değildir.

Asıl mesele, yarındır.

Çünkü tarihe baktığımızda görüyoruz ki; insanlık geliştirdiği hemen her teknolojiyi bir gün başka amaçlar için de kullanmıştır.

Atom parçalandığında “Enerji üreteceğiz” denilmişti bize.

Sonra Hiroşima ve Nagazaki yaşandı.

Yapay zekâ “Hayatı kolaylaştıracak” denildi.

Bugün milyonlarca insan işini kaybetme korkusuyla yaşıyor.

Sosyal medya ise “İnsanları birbirine bağlayacak” diye sunuldu.

Bugün ise “Yalnızlığın, manipülasyonun ve bilgi kirliliğinin en büyük kaynaklarından biri hâline geldi.”

Şimdi de laboratuvarda insan gelişiminin en kritik aşamaları taklit ediliyor.

Bilim insanları bunun “Gerçek bir insan üretmek anlamına gelmediğini, araştırma amacı taşıdığını” vurguluyor. Ancak toplumun sorması gereken soru şudur:

Bugün yapılabilen şey, yarın nerede duracak?

Klonlama ilk ortaya çıktığında da “Merak etmeyin” denilmişti.

Bugün gen düzenleme konuşuluyor.

Yarın genetiği seçilmiş insanlar mı üretilecek?

Sonra sipariş bebekler mi?

Ardından üstün zekâlı insanlar mı?

Belki de birilerinin ömrünü uzatacak biyolojik ayrıcalıklar...

Belki askerî amaçlarla geliştirilecek biyolojik projeler...

Belki de insanın kendisini yeniden tasarladığı bir çağ...

Kim bilir?

Bilim kurgu filmlerinde yıllarca bunları seyrettik.

Birçoğu artık bilim kurgu olmaktan çıktı, karşımıza dikildi bile.

İşte korkutan da bu.

Çünkü teknoloji, vicdandan daha hızlı ilerliyor.

Etik kurallar, laboratuvarların hızına yetişemiyor.

Kanunlar, keşiflerin gerisinde kalıyor.

İnsanlık ise çoğu zaman “Acaba bunu yapmalı mıyız?” sorusunu değil, “Bunu yapabiliyor muyuz?” sorusunu soruyor.

Oysa bu iki soru aynı değildir.

Her yapılabilen şey yapılmalı mıdır?

İnsan hayatının başlangıcıyla bu kadar oynamanın sınırı nerede bitecek?

Bir gün laboratuvarda üretilmiş insanların hakları mı tartışılacak?

Bir gün “Doğal insan” ile “Tasarlanmış insan” ayrımı mı yapılacak?

Bir gün birileri çocuklarının genetik özelliklerini seçerken, yoksullar kaderine mi bırakılacak?

Bunlar bugün için hayal gibi görünebilir.

Ama dünün hayalleri bugünün haberleri oldu.

Bugünün haberleri de yarının gerçeği olabilir.

Bilim elbette ilerlesin.

Yeni ilaçlar bulunsun.

Kanser tedavi edilsin.

Felçliler yürüsün.

Organ bekleyen insanlar yaşama kavuşsun.

Kimsenin buna itirazı olamaz.

Ama bilim, insanı iyileştirirken insanlığın kendisini kaybetmesine de izin vermemelidir.

Çünkü bazı kapılar vardır...

Bir kez açıldı mı, bir daha kapanmaz.

Bugün laboratuvarda atmaya başlayan küçük bir kalp hücresi, belki de yarın insanlığın vicdanını zorlayacak çok daha büyük tartışmaların ilk adımıdır.

Bilim insanlarına düşen görev sadece “Yapabiliyoruz” demek değildir.

Aynı zamanda “Yapmalı mıyız?” sorusuna da cesaretle cevap verebilmektir.

Yoksa bir gün dönüp geriye baktığımızda, “Keşke biraz daha yavaş gitseydik” deme ihtimalimiz hiç de az değildir.

ÇİLEK DOLUNAYI

Gökyüzüne bakmayı sevenler için “Dolunay” her zaman ayrı bir heyecandır.

Hele bir de adına “Çilek Dolunayı” deniliyorsa, insan ister istemez Ay’ın “Çilek gibi kırmızıya döneceğini” ya da “Pembe bir renge bürüneceğini” düşünür.

Oysa işin aslı hiç de öyle değildir.

İşin aslı çoğunuzun bildiği gibi şöyledir:

Her yıl haziran ayında gerçekleşen dolunaya “Çilek Dolunayı” adı verilmiş.

Bu isim ne Ay’ın renginden gelmiş, ne de gökyüzünde olağanüstü bir olay yaşandığını göstermiş.

Adını, Kuzey Amerika'nın yerli kabilelerinden almış aslında.

Özellikle “Algonquin halkı”, haziran ayını “Yabani çileklerin olgunlaştığı dönem” olarak kabul ettiği için bu dolunaya “Strawberry Moon” yani “Çilek Dolunayı” adını vermişler.

Avrupa'da ise aynı dolunay farklı isimlerle anılmış.

Kimileri “Bal Dolunayı”,

Kimileri “Gül Dolunayı”,

Kimileri de “Sıcak Dolunay” demiş.

Çünkü her toplum gökyüzünü kendi yaşam biçimine göre yorumlamış.

Çiftçi için hasat,

Arıcı için bal,

Çoban için mevsim değişikliği önemlidir.

Bugün ise sosyal medya sayesinde Dolunay görüntüsü, zaman zaman yanlış anlamlara bürünüyor.

“Ay kırmızı olacak”,

“Dünyaya çok yaklaşacak”,

“Depremlerin habercisi”,

“Enerji kapıları açılıyor” gibi bilimsel temeli olmayan iddialar hızla yayılıyor.

Bilim bize farklı bir şey söylüyor.

Dolunay, Güneş ile Ay'ın Dünya'nın iki karşı tarafında bulunduğu sıradan bir gök olayıdır.

Ay'ın görünüşü bulunduğu konuma göre ufka yakınken biraz daha sarı, turuncu veya kızılımsı görünebilir.

Bunun nedeni atmosferdir.

Tıpkı gün batımındaki Güneş'in kızarması gibi, Ay'ın ışığı da atmosferden geçerken renk değişimine uğrar.

Bunun “Çilek Dolunayı” ismiyle doğrudan bir ilgisi yoktur.

“Dolunayın insanlar üzerinde hiç mi etkisi yok?” diye sorulacak olursa, şöyle cevap verilmiş.

Yüzyıllardır dolunayın;

“Uykusuzluk yaptığı”,

“İnsan davranışlarını değiştirdiği”,

“Suç oranlarını artırdığı” söylenir.

Bilim insanları bu soruya cevap bulmak için çok sayıda araştırma yapmış.

Bazı küçük çalışmalar; “Dolunay gecelerinde uyku süresinde birkaç dakikalık değişiklikler” tespit etse de genel bilimsel görüş, “Dolunayın insan psikolojisini ya da davranışlarını belirgin şekilde değiştirdiğine dair güçlü bir kanıt bulunmadığı” yönündedir.

Kısacası dolunaydan çok, bizim ona yüklediğimiz anlamlar hayatımızı etkiliyor olabilir.

Belki de en güzel tarafı budur.

İnsanlık binlerce yıldır aynı Ay'a bakıyor.

Aynı Dolunay, bir çiftçi için ekin zamanı, bir denizci için yol gösterici, bir şair için ilham, bir çocuk için ise masal kahramanı olabiliyor.

Bilim bize Ay’ın nasıl hareket ettiğini anlatıyor; kültür ise ona neden isim verdiğimizi...

Gökyüzü değişmiyor; değişen, ona bakan insanın gözü oluyor aslında.

Bu akşam gökyüzüne baktığınızda “Çilek” aramayın.

Ama binlerce yıllık insanlık kültürünün gökyüzüne bıraktığı güzel bir izi görmeye çalışın.

Belki de gerçek mucize, Ay'ın renginde değil; insanların ona anlam yükleyebilme yeteneğindedir.

FARKETMEZ

Sosyal medyada bir anket dolaşıyor:

“Montella ile yollar ayrılırsa Milli Takım'ın başına kim gelmeli?” diye.

Altına da şu isimler konmuş oy verilsin diye:

Fatih Terim mi?

Sergen Yalçın mı?

Aykut Kocaman mı?

Binlerce kişi isim tartışıyor.

Oysa bence yanlış soruya cevap arıyoruz.

Mesele;

Kimin geleceği değil...

Mesele;

Gelen kişinin nasıl çalışacağıdır.

Bugün Fatih Terim gelir,

Yarın Sergen Yalçın gelir,

Ertesi gün Aykut Kocaman gelir...

Belki de başka bir isim gelir.

Peki değişecek olan ne?

Ankete cevap vermeden önce şu sorular da sorulmalıdır:

“Federasyon üzerindeki siyasi etkiler sona erecek mi?”

“Teknik direktör, kadrosunu tamamen kendi iradesiyle kurabilecek mi?”

“Oyuncu seçimlerinde hiçbir baskı hissetmeyecek mi?”

“Kulüp dengeleri, yönetici hesapları ve kamuoyu operasyonları tamamen ortadan kalkacak mı?”

Eğer bunların cevabı “Hayır” ise...

İnanın teknik direktörün adının hiçbir önemi yok.

Türkiye'de futbolun kronik hastalığı;

“Teknik direktör değil, sistemdir.”

Kişiler değişiyor...

Koltuklar değişiyor...

Yönetimler değişiyor...

Ama zihniyet değişmediği için sonuçlar da değişmiyor.

İşte tam da bu yüzden yıllardır yazdığım şu fıkra aklıma geliveriyor.

Adamı, vergi dairesine çağırmışlar. Yanında bütün defterlerini ve hesaplarını da getirmesini istemişler.

Adam korku içinde, mali danışmanına gitmiş.

Sormuş: “Vergi dairesine giderken nasıl giyineyim? Ne tür bir izlenim bırakırsam, bana daha az vergi cezası keserler?”

Mali danışman öğüt vermiş:

“En eski elbiselerini giy.  Yoksul, muhtaç bir görüntü ver ki, sana az ceza kessinler.”

Adam güvenemeyip, bir de avukatına danışmış.

Avukat, mali müşavirin tam tersi bir öğüt vermiş:

“En yeni, en pahalı elbiseni giy. Güvenli, kendinden emin bir görüntü ver ki, az ceza kessinler vergiciler.”

Adamı bu öğütler tatmin etmemiş.

Aklına güvendiği, filozof bir arkadaşına aynı soruyu sormuş.

Bu akıllı arkadaşı şöyle bir hikâye anlatmış:

“Bak beni iyi dinle: Bir gelin, zifaf gecesi ne giymesi gerektiğini bir arkadaşına sorar. O da, gırtlağa kadar kapalı, koyu renk bir gecelik giymesini tavsiye eder. Bir başka arkadaşı ise dekolte, şeffaf bir gecelik giymesini söyler.”

Vergi dairesine giderken ne tür bir elbise giymesi için arkadaşından öğüt bekleyen adam, bu hikâyeyi dinledikten sonra sorar:

“Zifaf gecesi ne giyeceğini bilemeyen gelinle, vergi dairesine giderken ne giyileceğini soran benim aramda ne gibi bir ortak yan var ki?”

Adamın akıllı arkadaşı gülerek, izah eder:

“Bak dostum, üzerine ne giyersen giy, başına gelecek şey aynıdır.”

Türk futbolunun bugünkü hâli de tam olarak buna benziyor.

Fatih Terim de gelse...

Sergen Yalçın da gelse...

Aykut Kocaman da gelse...

“Sistem değişmedikçe”,

“Federasyon gerçekten bağımsız olmadıkça”,

“Liyakat esas alınmadıkça” ve

“Futbol üzerindeki görünür ya da görünmez baskılar sona ermedikçe”, değişecek tek şey;

Kulübede oturan kişinin adı olacaktır.