Son dönemde eğitim kurumlarında tırmanan şiddet sarmalı, artık münferit disiplin suçları olmaktan çıkıp toplumsal bir güvenlik krizine dönüşmüş durumda.
Bir öğrencinin okul basmasıyla başlayan süreçlerden “Tehdit, Hakaret ve Akran zorbalığının”; “Normalleştiği” karanlık bir tabloyu önümüze koyuyor.
Basına yansıyan ve kabul edilemeyecek kadar infial yaratan vakalardan bazılarını hatırlatayım:
Silahlı Baskın ve Can Kaybı:
İstanbul’da bir öğrenci, okuldan atılmasından sorumlu tuttuğu okul müdürünü odasında silahla vurarak öldürdü.
Öğretmene Darp:
Öğrenciler, İzmir ve Ankara’da düşük not aldığı veya disipline sevk edildiği gerekçesiyle velisiyle birlikte öğretmene fiziksel saldırıda bulundular.
Dijital Zorbalık ve Şantaj:
Sosyal medya grupları üzerinden öğretmenlerin fotoğrafları uygunsuz şekilde düzenlenip paylaşıldı ve bu yolla “Not şantajı” yapıldı.
Kesici Aletle Yaralama:
Ortaokul seviyesine kadar düşen, kantin sırası veya basit “Yan bakma” tartışmaları sonucu bıçaklı kavgalar yaşandı.
Toplu Tehdit Videoları:
Çeteleşme eğilimi gösteren gruplar, okul bahçelerinde çektikleri “Meydan okuma” videolarını sosyal medyada bir güç gösterisi olarak sundu.
Bu tabloyu değerlendirirken iki ana perspektif karşımıza çıkıyor:
Acaba birileri düğmeye mi bastı?
Bu görüş, şiddetin bu kadar eş zamanlı ve benzer yöntemlerle artmasını toplumsal huzuru bozmaya yönelik bir manipülasyon olarak görülür.
Genç neslin eğitimden koparılması, öğretmenlik mesleğinin itibarsızlaştırılması ve okulların güvenli liman olmaktan çıkarılması, uzun vadeli bir istikrarsızlaştırma stratejisinin parçası olarak da okunabilir.
Ancak bu iddia, somut kanıtlardan ziyade bir “Analizi” niteliğinden öteye gidemiyor.
Kelebek etkisi ve domino taşı teorisi mi hayata geçti acaba?
Sosyolojik açıdan çok daha güçlü olan bu ihtimal, bir olayın diğerini tetiklediği bir zinciri temsil edebilir.
Cezasızlık algısı tetikler.
Bir failin hak ettiği cezayı almadığına dair oluşan kanaat, bir sonraki potansiyel faili cesaretlendirir.
Dijital Algoritma da önemli.
Sosyal medyada şiddet içerikli videoların çok izlenmesi, algoritmanın bu içerikleri daha fazla gence ulaştırmasına ve şiddetin “Popüler bir çıkış yolu” gibi algılanmasına neden olmuş olabilir.
Toplumsal gerginlik de bir etkendir.
Ekonomik ve sosyal stresin aile içinde yarattığı huzursuzluk, çocuklarda öfke kontrol bozukluğu olarak okula yansıyabilir.
Nihayetinde mevcut durum “Ne tek başına bir dış müdahaleyle, ne de basit bir tesadüfle” açıklanabilir.
Karşımızda;
“Disiplin yönetmeliklerinin yetersizliği,
Rehberlik servislerinin işlevsizleşmesi ve Popüler kültürün şiddeti kutsayan dilinin birleştiği bir ‘Kusursuz fırtına’ var.”
Eğer bu durum bir kelebek etkisiyse, o kelebeğin kanat çırpışını durduracak olan şey, sadece polisiye tedbirler değil; Aile terbiyesi, Eğitimde liyakat, Adalet ve Öğretmene iade-i itibardır.
Okullar, hiyerarşinin korkuyla değil saygıyla sağlandığı mekânlar olmaktan çıktığında, “O düğmeye” basılmasına gerek kalmadan sistem zaten kendi içinde çökmeye devam edecektir.
KOPYALA-YAPIŞTIR
Sabah uyandığınızda, ekranınızda bir “Hukuki bildiri” görebilirsiniz.
Komşunuz, lise arkadaşınız, hatta belki de teknolojiyle arası iyi olduğunu düşündüğünüz bir akrabanız; büyük harflerle yazılmış, içinde Latince terimlerin ve kanun maddelerinin uçuştuğu bir metni paylaşmış:
“Facebook'un verilerimi kullanmasına izin vermiyorum!”
Hepimiz bu sahneye alışkınız.
Onarca kez karşılaştık.
Yıllardır bitmek bilmeyen, sadece platform adı ve tarih değiştirerek hortlayan bu dijital şehir efsaneleri aslında, “Modern insanın teknoloji karşısındaki çaresizliğinin ve bilgi kirliliğinin en somut örneği.”
“Hala neden bu asılsız metinlere inanıyoruz” derseniz bence cevap basit:
“Korku ve kontrol arzusu.”
Dijital dünyada verilerimizin işlendiğini, izlendiğimizi ve mahremiyetimizin pamuk ipliğine bağlı olduğunu bilmeyen yok gibi.
Bu belirsizlik hali, insanda bir savunma mekanizması geliştiriyor.
Tıpkı kapının üzerine asılan bir nazar boncuğu gibi, profilimize iliştirdiğimiz o “Hukuki metnin” bizi dev teknoloji şirketlerinden koruyacağına inanmak istiyoruz.
“Tamam ben yazdım, artık onlar düşünsün” diyoruz basitçe.
Ancak acı gerçek şu ki; dijital dünyada hukuk, “Duvar yazılarıyla” değil, o karınca duası büyüklüğünde ve üzerine tıklayıp okumadığımız “Kullanım Şartları” sözleşmeleriyle yürüyor.
Şirket yetkilileri de bu yazınızı okuyunca;
“Gülmekten yerlere yatıyordur” sanırım.
Siz bir platforma üye olduğunuz an, o sistemin kurallarını kabul etmiş sayıldığınız, hiç aklınıza gelmiyor mu?
Hiçbir mahkeme, profilinize yazdığınız bir gönderiyi, ıslak imzalı veya dijital onaylı bir sözleşmeden üstün görmez.
Bu tür paylaşımların asıl tehlikesi ise sadece yanlış bilgi yaymaları değil, bizi “Sahte bir güvenlik hissiyle” hapsetmeleridir.
Gerçekten gizliliğimizi korumak istiyorsak yapmamız gereken şey “Kopyala-yapıştır” yapmak değil;
“İki adımlı doğrulamayı açmak,
Gizlilik ayarlarını tek tek incelemek ve
Hangi verimizi kiminle paylaştığımız konusunda bilinçlenmektir.”
Elbette ki çoğu önlem maddeleri bizi Facebook’un algoritmasından korumaz.
Bizi koruyacak olan tek şey, dijital okuryazarlıktır.
Bir dahaki sefere böyle bir metin gördüğünüzde, onu kopyalayıp-yapıştırmak yerine, “Doğrulama sitelerine” bir göz atın.
Çünkü bilgi, kopyalandıkça değil, doğrulandıkça güçlenecektir.
FATİH BİROL’U TANIR MISINIZ?
Sevgili okuyucularım, “Dünya gerçekten bizi kıskanıyormuş” ama bizim haberimiz bile yokmuş meğer...
TIME Dergisi oturmuş ve koca bir yıl dünyayı parmağında oynatan 100 kişiyi seçmiş.
Listede “Acaba bir Türk var mı?” diye baktık haliyle;
Milyarderler, Devlet başkanları, Dâhiler var.
Eee bizden kimse yok mu yani?
Tam o arada gözünüze bir isim takılıyor:
Fatih Birol.
Şimdi sokağa çıksak, mikronu vatandaşa uzatsak, muhtemelen halkımızın %90’ı (biz de dahil) kimse tanımaz.
Ancak hemen, “Kardeşim bu kişi hangi kanalda oynuyor? Başrolde mi?” diye sorulur.
Çünkü bizim için “Etkili insan” kriteri, küresel enerji politikalarına yön vermesi değil, magazinde nasıl poz verdiği, mafya dizilerinde ne kadar rol aldığıdır…
Fatih Birol;
Uluslararası Enerji Ajansı Başkanı…
Dünyanın enerji krizini çözmeye çalışıyor, iklim değişikliği için liderlerle masaya oturuyor.
Biz ise o sırada “Çakır’ın 40’ı çıktı mı?” diye helva dağıtmanın peşindeyiz.
Bizim için gerçek “Liderlik” kategorisi bellidir:
Polat Alemdar…
Akrabamızdan daha yakın.
Nüfus cüzdanı olsa evimize tescil ettireceğiz.
Devletin bekası ondan sorulur.
TIME listesine girse, “Az bile kalmış, koca konseyi tek başına devirirdi” deriz.
Memati Baş: Sağ kolumuz.
Bir bakışından ne demek istediğini anlarız ama öz amcamızın neden küstüğünü 10 yıldır çözememişizdir.
Süleyman Çakır: Gıyabında cenaze namazı kıldığımız, İstanbul’un sefiri.
Fatih Birol “Temiz enerji” dedikçe biz “İstanbul’un sefiri biat etmez!” diye bağırırız.
Düşünsenize, Fatih Birol harıl harıl dünyayı kurtaracak formüller üzerinde çalışırken, biz akşam kahvede “Aslan Bey aslında ölmedi, yüzünü değiştirip tekrar diziye girecek” teorileriyle atomu parçalıyoruz.
Adamın gündeminde, “Küresel Enerji Güvenliği” var, bizimkinde ise “Aile Güvenliği için racon kesenler.”
Trajikomik gerçek şudur ki; TIME dergisi listesindeki Fatih Birol’u tanımıyoruz ama Kurtlar Vadisi’ndeki Elif Eylül’ün avukatlık bürosunun adresini sorsalar, gözümüz kapalı tarif ederiz.
Abdülhey’in operasyon geçmişini ezbere biliriz de, ülkemizin yetiştirdiği en önemli ekonomistlerden birinin dünya devlerine yön verdiğinden haberimiz olmaz.
Vallahi Fatih Bey kusura bakmasın.
Enerji krizi falan önemli işler tabii ama bizim daha önemli dertlerimiz var.
Mesela;
“Laz Ziya’nın kalemini kim kırdı?”
Bizim için en etkili 100 kişi listesi hala Kurtlar Konseyi ve ona benzer dizi oyuncularından ibaret…
Fatih Birol’a başarılar dileriz ama “Racon kesmiyoruz, kafa kesiyoruz” diyen biri çıkmadıkça bizim gündemimize girmesi biraz zor görünüyor!
ZEYTİN ZEYTİN Mİ?
Gerçekten de insanın “Pes artık!” diyeceği bir noktadayız.
Gazetedeki haberde gördüğünüz o “Pırıl pırıl” zeytinlerin altından tekstil boyası, ayakkabı boyası çıkması tam bir “Gıda sahtekârlığı” örneği.
Bu “Yaratıcı” sahtekârların ufkuna bakınca, yakında sofrada oturup ürünlere bakarken karşımızda gıda mühendisi değil de, şantiye şefi veya kimya teknikeri görmemiz işten bile değil.
Haberde; zeytinlerin rengi tam tutsun diye; Ayakkabı Boyası, Tekstil Boyası hatta işi hızlandırmak için havuzun içine Paslı Demir atanlar bile varmış.
Adamlar zeytin kurmamış, adeta “Zeytini laciverte boyayıp” piyasaya sürmüşler.
Çekirdeği simsiyah bir zeytin yediğinde, aslında bir nevi “Kundura boyası” tadımı yapıyor olabilirsin!
Kırmızı Biberi ise sanki “İnşaat Sektörü” imal ediyor.
O meşhur tuğla tozunu kırmızıbibere katınca sadece acı vermiyor, insanın bünyesine “Toz” enjekte ediyor…
Soba kurumu katılmış karabiberini çorbaya attığımızda, sadece baharat değil, çocukluğumuzun o isli soba nostaljisini de ciğerlerine çekiyoruz haberimizde yok.
Ya, arının yanına bile uğramadığı, tamamen mısır şurubu, glikoz ve bal esansından oluşan ballar?
Arıya “Gel kardeş bak burada ne yaptım!” desen, arı istifayı basar, kovanı terk eder, hatta dönüp dönüp sizi iğnesiyle sokar..
Köftenin veya sucuğun içinden sadece et değil; tavuk taşlığı, sakatat, deri, kıkırdak ve hatta bazen “Tek tırnaklı” dostlarımızın selamı bile çıkıyor.
Sahtekarların sucuğunun içinde her şey var ama galiba bir tek “Dana eti” eksik desek yeridir...
Bazı beyaz peynirlerin içine kıvam alsın diye nişasta, bazen de kaşar peynirine “Erimiş plastik” tadı veren iade ürünler katılıyormuş.
Bazı yerlerde ise süt yerine bitkisel yağ ve margarinle “Peynirimsi” yapılar inşa ediliyormuş.
İnsan “Pes” demeden geçemiyor
Tereyağının içine haşlanmış patates veya margarin basmak artık “Klasik” sahtekârlık sayılıyor;
Adamlar her fırsatta içine kattıkları bu yabancı maddelere bizler de alıştık.
Satıcıya soruyoruz:
“İçinde patates var mı?”
“Yok abi” diyor satıcı.
Kendisini cevaplıyoruz:
“Öyleyse almıyoruz, çünkü patates yoksa tadı olmuyor.”
İçinde manda sütü hariç her türlü beyazlatıcı ve kıvam artırıcının olduğu, mandanın yanından bile geçmediği yoğurtlardan yediniz mi?
Şaka bir yana:
Eskiden “Ne yersen o olursun” derlerdi.
Bu gidişle:
Zeytin yiyince; Ayakkabı,
Pul biber yiyince; Duvar,
Karabiber yiyince; Baca,
Sucuk yiyince de; Bilinmeyen türler kataloğu olacağız.
Bu sahtekârların hayal gücü o kadar geniş ki, NASA bu adamları Ar-Ge bölümüne alsa, Mars'ta tuğla tozundan hayat, tekstil boyasından atmosfer üretirler!
Bizim kahvaltı sofraları ise artık bir "Kahvaltı" değil, adeta bir "Tehlikeli Madde İmha Alanı" haline geldi.
Artık şunları yapacağız:
“Zeytini yerken boyası akıyor mu?” diye bakacağız,
Balı “Yakmaya” çalışacağız (çakmakla gezeceğiz artık)”,
Kıymaya da herhalde “DNA testi” yaptırmadan sofraya oturmayacağız.