Bugün 17 Nisan…

Kuruluşundan bu yana tam 86 yıl geçmiş.

Türkiye’nin eğitim tarihinde hem umutla hem de hüzünle anılması gereken bir tarih 17 Nisan 1940...

O yıllarda, dönemin Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde kurulan Köy Enstitüleri, sadece bir okul projesi değil;

“Bir toplumum dönüşümünün hayaliydi.”

Cumhuriyet henüz gençti.

Toplam nüfus: 17.8 milyon.

Ortada 30-40 bin köy vardı.

Nüfusun yaklaşık %80’i köylerde yaşıyordu.

Okuma yazma oranı ise %2 civarlarında.

Köylerde öğretmen yoktu; olanlar da köy gerçekliğinden kopuktu.

İşte bu yüzden Köy Enstitüleri kuruldu: “Köy çocukları, kendi yaşamlarını dönüştürecek bilgi ve becerilerle donatılacak, sonra tekrar köylerine dönüp öğretmenlik yapacaklardı.”

Bu, klasik bir eğitim modeli değildi.

“İş içinde, iş için eğitim” anlayışıyla öğrenciler hem akademik dersler görüyor hem de tarım yapıyor, bina inşa ediyor, marangozluk öğreniyordu.

Yani okul sadece bilgi aktaran değil, hayat kuran bir yerdi.

1940 ile 1954 yılları arasında toplam 21 Köy Enstitüsü kuruldu.

Bu enstitülerden:

Yaklaşık 17.000 öğretmen,

8.000’den fazla eğitmen,

Binlerce sağlık memuru yetişti.

Öğrenciler kendi okullarını kendileri inşa etti.

Tarlalarda üretim yaptı,

Kitap okudu,

Müzikle ilgilendi,

Tiyatro oynadı.

Bir köy çocuğu sadece öğretmen değil; aynı zamanda “Bir Aydın, Bir Üretici, Bir Sanatçı” olarak yetiştirildi.

Köy Enstitüleri aynı zamanda kültürel bir uyanışın da merkeziydi.

Fakir Baykurt, Mahmut Makal gibi isimler bu okullardan yetişti ve Anadolu’nun gerçek hikâyesini edebiyata taşıdı.

Neden mi kapatıldı?

Başarılı olan her proje gibi, Köy Enstitüleri de tartışmaların odağına yerleşti.

Toprak ağaları, bilinçlenen köylüden rahatsız oldu.

Muhafazakâr çevreler, karma eğitim ve özgür düşünce ortamını eleştirdi.

Soğuk Savaş döneminin politik ikliminde “Solcu yetiştiriyor” suçlamaları yöneltildi.

1946’dan sonra sistem adım adım değiştirildi.

Enstitülerin ruhu törpülendi.

Ve nihayet 1954 yılında tamamen kapatılarak klasik öğretmen okullarına dönüştürüldü.

Köy Enstitüleri’nin kapanışı, sadece bir eğitim modelinin sona ermesi değildi.

Aynı zamanda Türkiye’nin kırsal kalkınma hayalinin de sekteye uğramasıydı.

Bugün hâlâ şu soru soruluyor:

Eğer devam etseydi, Türkiye nasıl bir ülke olurdu?

Belki de cevap çok basit:

Daha okuyan, daha üreten ve daha düşünen bir toplum.

17 Nisan’ı anmak, sadece geçmişi hatırlamak değil; aynı zamanda geleceğe dair bir eksikliği fark etmektir.

Çünkü Köy Enstitüleri bize şunu göstermişti:

“Doğru eğitim, bir ülkenin kaderini değiştirebilir.”

NEREDE KAYBETTİK?

Köy Enstitüleri kapanınca biz nerede kaybettik?

Haydi bakalım bir de o çizgimize bakalım genelden.

17 Nisan tarihleri bize hep aynı şeyi hatırlatır:

“Bu ülkede bir zamanlar eğitim, sadece ders anlatmak değil; insan yetiştirmek meselesiydi.”

Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç öncülüğünde kurulan Köy Enstitüleri, bir eğitim modeli olmanın ötesinde bir toplum projesiydi.

Kısa sürdü.

Tartışıldı.

Kapatıldı.

Ama asıl mesele şuydu:

“Ondan sonra ne yapacaktık?”

Bugün dönüp baktığımızda, sadece bir modelin kapandığını değil; yerine neyin konulamadığını da görüyoruz.

Çünkü bugün konuştuğumuz şey artık “Eğitim kalitesi düştü” meselesi değil.

Bugün konuştuğumuz şey;

“Okul basan çocuklar.”

“Öğretmenine silah çeken gençler.”

“Arkadaşını öldüren öğrenciler.”

Bu tabloyu “Münferit olaylar” diyerek açıklamak mümkün değil.

Bu, uzun yılların birikmiş sonucu.

“Bir ihmal değil; bir çözülme sanki…”

Soruyu doğru sormak gerekiyor:

“Bu çocuklar bu hale nasıl geldi?”

Bizler bunu nasıl becerdik?

Cevap sadece okulda değil.

Eğitim artık okuldan dışarıya taşmış durumda.

Çocukların öğretmeni yalnızca öğretmen değil; ekran.

Rol modeli yalnızca ailesi değil; diziler. Rehberi yalnızca kitap değil; sosyal medya.

Bugün bir çocuk;

Sabrı değil hızı öğreniyor.

Üretmeyi değil, tüketmeyi öğreniyor.

Saygıyı değil, korkutmayı öğreniyor.

Ve daha önemlisi:

“Gücün bilgiyle değil, şiddetle kurulduğunu izleyerek büyüyor.”

Burada ciddi bir denetim boşluğu var. Özellikle medya alanında…

Teoride devlet denetleyici bir kurum.

Ama pratikte, şiddeti sıradanlaştıran, suçu “Karizmatik” hale getiren içeriklerin önüne geçilebildiğini söylemek zor.

Şu basit soruyu sormak bile yeterli:

“Sigara sahnesine sansür uygulanırken, neden silaha aynı hassasiyet gösterilmiyor?”

Bu bir yayıncılık tercihi meselesi değil sadece.

Bu, doğrudan doğruya kültürel bir yönlendirme meselesi.

Diğer yandan, devlet otoritesine dair algı da zayıflıyor.

İnsanlar adalet mekanizmasına güvenmekte zorlandıkça, gayri resmi güç odakları daha görünür hale geliyor. Gençler bunu izliyor, öğreniyor ve içselleştiriyor.

Aile tarafı ise en kırılgan alanlardan biri.

Çocuk artık sokakta büyümüyor, evde de büyümüyor.

Ekranda büyüyor.

Anne-baba ile kurulan ilişki zayıfladıkça, çocuk dışarıdan gelen her etkiye daha açık hale geliyor.

Bu boşluğu dolduran şey ise çoğu zaman değer değil; içerik.

Bu noktada meseleyi sadece “Gençler bozuldu” diye açıklamak kolaycılık olur. Çünkü gençler sonuçtur.

Asıl mesele; Ailedeki zafiyet, eğitimdeki yön kaybı, medyadaki sorumsuzluk ve kamusal otoritedeki aşınmanın birleşimidir.

Ve bu birleşim artık görünür hale gelmiştir.

Bugün geldiğimiz noktada yapılması gereken şey, geçmişe romantik bir özlem duymak değil.

Ama geçmişten bir şeyi hatırlamak zorundayız:

Eğitim, sadece bilgi vermek değildir.

Eğitim; İnsan inşa etmektir.

Eğer bir ülkede eğitim sistemi bunu başaramıyorsa, o ülkede sorun sadece okulda değildir.

Toplumun tamamındadır.

Ve çözüm de ancak orada bulunur.

Şu andan itibaren kimse kimseye topu atmasın.

Bu işin sorumlusu bu iktidardır.

Neden mi?

24 senedir iktidardalar.

Hem de tek başına.

O halde 24 yaşına kadar olan tüm gençlerden onlar sorumludur.

Eğitim sistemi, ekonomik zorluklar, sağlık, sosyal, kültürel şikâyetlerinin muhatabı son 24 yılından bu yana bizleri yöneten iktidarın eseridir.

Artık başımızı ellerimizin arasına alıp düşünme zamanı gelmedi mi sizce?

İSLAMDA EĞİTİM

Okullarda yaşanan şiddet olayları artık sadece bir “Asayiş” meselesi olmaktan çıkmıştır.

Bu, doğrudan doğruya “İnsan yetiştirme” meselesidir.

Bir çocuğun öğretmenine ve arkadaşına silah çektiği, bir tabloyu sadece güvenlik önlemleriyle açıklamak mümkün değil.

Burada daha derin bir boşluk var:

“Ahlak, merhamet ve sorumluluk eğitiminin zayıflaması.”

İslam bu konuda çok açıktır ve bu konuyu oldukça ciddiye alır.

Önce temel ilkeyi hatırlamak gerekirse:

Kur’an-ı Kerim’de, Maide Suresi 32. ayette şöyle denir:

“Kim bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibidir.”

Bu cümle, meselenin merkezini açıkça koyar: “İnsan hayatı dokunulmazdır.” Şiddet, hele ki masum bir insana yönelmişse, sadece bireysel bir suç değil; “Toplumsal bir yıkımdır.”

İslam’a göre eğitim okulda başlamaz.

Bu konuda İmam Gazali çok net bir çizgi çizer.

Ona göre çocuk, “İşlenmemiş bir cevherdir” ve “Onu şekillendirecek olan ilk yer ailedir.”

Eğer bu cevher doğru işlenmezse, ortaya çıkan şey sadece bilgisiz bir insan değil; yönünü kaybetmiş bir karakter olur.

Bugün baktığımızda sorun tam da burada başlıyor.

Çocuk, ilk ahlak dersini evde alamıyor. “Sabır, saygı, sınır” gibi kavramlar yerleşmeden büyüyor.

Sonra bu boşluğu okulun tek başına doldurması bekleniyor.

Bu, gerçekçi bir yaklaşım değil.

İbn Haldun, eğitimin sadece bilgi aktarımı olmadığını özellikle vurgular.

Ona göre toplumların çöküşü, bilgi eksikliğinden değil;

“Ahlaki çözülmeden” kaynaklanır.

Bugün okullarda matematik, fizik, yabancı dil öğretiliyor.

Ama öfke kontrolü, merhamet, vicdan, sorumluluk ne kadar öğretiliyor?

Bir genç çok iyi bir sınav sonucu alabilir.

Ama eğer öfkesini yönetemiyorsa, empati kuramıyorsa, sınır tanımıyorsa; o eğitim eksiktir.

İslam tam da burada denge kuruyor:

İlim + Ahlak.

Biri olmadan diğeri eksiktir.

Merhamet ise öğrenilen bir şeydir. Görülerek, yaşanarak öğrenilir.

Bugün çocuk ne görüyor?

Ekranda şiddeti.

Sosyal medyada hakareti.

Dizilerde suçun “Karizmatik” halini.

Böyle bir ortamda büyüyen bir çocuğun merhamet geliştirmesini beklemek, zemini olmayan bir binadan sağlam durmasını istemek gibidir.

İbn Sina, çocuk eğitiminde aşırı sertliğin ters etki yapacağını söyler.

Sürekli baskı ve korku ile büyüyen çocuk, ya içine kapanır ya da şiddeti öğrenir.

Bu da bugün gördüğümüz iki uç davranışı açıklar:

Ya tamamen duyarsızlaşmış bireyler,

Ya da en küçük sorunda patlayan gençler.

İslam’da terbiye, sadece ceza ile değil; “Örneklikle, Sevgiyle ve Tutarlılıkla” verilir.

Peki bunun çözümü yok mu?

Burada mesele “Daha fazla güvenlik görevlisi” koymakla çözülecek bir mesele değil.

Bu, insan yetiştirme meselesidir.

Aile, yeniden eğitimin merkezi haline gelmek zorunda.

Okullar, sadece akademik başarı değil; karakter eğitimine de odaklanmalı.

Medya, şiddeti sıradanlaştıran dili terk etmeli.

Toplum, merhameti yeniden değer haline getirmeli.

Çünkü İslam’ın çizdiği insan modeli nettir:

“Kendine hâkim olan, başkasına zarar vermeyen, merhametli ve sorumluluk sahibi insan.”

Bugün yaşanan tabloyu sadece “Gençler bozuldu” diyerek açıklamak kolaycılık olur.

Asıl soru şu:

Biz onlara ne verdik?

Eğer bir toplum, çocuklarına merhameti öğretmezse;

Onlar gücü şiddette arar.

Eğer bir toplum, çocuklarına sorumluluğu öğretmezse;

Onlar sınır tanımaz.

Ve eğer bir toplum, çocuklarına insanın değerini öğretmezse;

Bir gün o çocuklar birbirine kıyar.

İslam bu konuda çok açık:

İnsan yetiştirmek, sadece bilgi vermek değil; kalp inşa etmektir.

Kalp ihmal edilirse;

Sonuç sadece cehalet olmaz,

Sonuç;

Bugün gördüğümüz gibi, vicdanı olmayan bir nesil yetiştirir…