Bir ülkenin ekonomisini anlamak için uzun uzun raporlar okumaya gerek yok ki. Bazen pazara gidersin, tezgâhlara şöyle bir bakarsın…
Her şey ortadadır zaten.
Mesela bugünlerde karpuzlar yeni yeni düşmeye başladı tezgâhlara.
Ama öyle bildiğimiz karpuz değil bunlar. Dilimlenmiş şekilde.
Yetmezmiş gibi bir de kredi kartıyla satılıyor.
Evet, yanlış okumadınız.
Artık karpuz alırken “Nakit mi, kredi mi?” diye sorulan bir ülkeyiz.
Çünkü haberlerde de anlatıldığı gibi, karpuz dilimi bile kredi kartına taksitli satılır hale gelmiş.
Eskiden karpuz kesilince mahalle toplanırdı, hep beraber yenilirdi.
Şimdi karpuz kesiyorsun, ödemede banka devreye giriyor.
Ne komik değil mi?
Bir zamanlar “Çekirdeğini kaile almadığımız” bir meyveydi karpuz.
Şimdi çekirdeği ayrı, kabuğu ayrı, dilimi ayrı satılıyor…
Karpuzun dilimini alıyorsun ama aslında sadece karpuz almıyorsun.
Bir ekonomik tablo satın alıyorsun.
Karpuz dilimine baktıkça;
Memlekette yaşanan enflasyonu görüyorsun, yanında alım gücünün nasıl yerlere düştüğünü,
Üstüne üstlük, “Alıştık nasılsa” damgası da yanında…
İşin en ironi tarafı şu:
Bu tabloyu yaşayan da biziz,
Buna alışan da biziz,
Hatta buna en çok gülen de yine biziz.
Bir vatandaş çıkıp “Tadımlık aldım” diyor.
Eskiden peynir tadımlık olurdu, zeytin tadımlık olurdu…
Şimdi karpuz tadımlık oldu.
Gülüyoruz, ağlanacak halimize…
Ama kolaylık imkânıyla sunulmuş.
Üstüne yapıştırılmış kâğıtta yazıyor:
”Kredi kartı geçerlidir…”
Ne büyük lütuf!
“Bankan her zaman yanında, sen alamazsan da ben yanındayım” mesajı.
Kredi kartı ödeme günü geldiğinde hatırlıyorsun karpuzun çekirdeklerini…
Hem de tek, tek…
Belki yakında şöyle kampanyalar görürüz:
“Bu yaz serinlemek isteyenlere özel: 3 dilim karpuz alana 1 dilim bedava!”
Gülüyoruz elbet.
Aslında gülünecek bir şey yok.
Çünkü mesele karpuz değil.
Mesele, bir meyvenin ancak, “Parçalarına erişilebilir” hale gelinmesi.
Kısaca:
Biz artık bütünü alamıyoruz.
Hayatı dilim dilim yaşıyoruz.
Biraz kira, biraz fatura, biraz gıda…
Tam doyamadan, tam yetmeden.
Ama en acı tarafı ne biliyor musunuz?
Bu durumun bize “Normal” gelmeye başlaması.
Anlayacağınız;
Bir ülkede karpuz dilimle ve kredi kartıyla satılıyorsa, orada sadece karpuz kesilmiyordur.
Sadece bir şey kesiliyordur:
“Refah…”
Ve biz;
O refahın her dilimini de taksit taksit ödüyoruz.
ZENGİN OLDUK
Memlekette yeni bir ekonomik model daha keşfedildi:
“Yıldızlara bakarak servet edinme yöntemi.”
Sabah sabah okudum haberi.
“Zengin olma potansiyeli en yüksek 5 burç belli oldu…”
Evet, yanlış duymadınız.
Artık yatırım tavsiyesi almak için finans uzmanına değil, gökyüzüne bakıyoruz.
Hangi burçlar zengin olacakmış?
Oğlak, Boğa, Akrep, Başak, Aslan…
“Hemen not alalım, kredi çekelim, arsaya girelim, olmadı kriptoya abanırız.
Nasıl olsa Venüs bize gülümsüyor.”
Şimdi düşünün…
Bu listeyi okuyan vatandaşın gözleri bir parlıyor;
“Demek ki benim burçtakiler zengin olacakmış… E tamam, o zaman çalışmaya ne gerek var?”
Sabah alarmını kapatıyor, patrona içinden el sallıyor: “Sen çalış kardeşim, benim Jüpiter yükseliyor.”
Öğleden sonra bir bakmışsınız, evdeki altınlar bozdurulmuş, araba ilana konmuş, “Zenginlik yolculuğu” başlamış…
İşin tuhaf tarafı şu:
Diyelim ki gerçekten bu 5 burç zengin oldu.
Peki diğer 7 burç ne yapacak?
Onlar da “Fakirler kulübü” mü kuracak? Ya da “Bu yıl Akrep’ler kazandı, seneye Yay’lara bakarız” diye kura mı çekilecek?
Ekonomi böyle işlese, Merkez Bankası yerine astrolog kadrosu kurardı.
Vatandaşın halini de anlamak lazım.
Ekonomi öyle bir noktaya geldi ki, umut ararken insan yıldızlara bile razı oluyor.
Ama kardeşim, umutla hayal arasına ince bir çizgi çekmek lazım.
Burçtan zengin olunsaydı, en zenginler listesi doğum haritasına göre sıralanırdı. “Bu yıl en çok kazananlar: 3 Akrep, 2 Boğa, sürpriz çıkış yapan bir İkizler…”
Bence burcunu sev, özelliklerini bil, eğlen, gül…
Ama sırf “Zengin olma potansiyelin var” diye piyasaya atlayıp hayatını kumara çevirme.
Yoksa bir bakmışsın, burçlar köşesinde zenginlik yazarken sen bakkala veresiye yazdırıyorsun.
Tüm burçlar için söylüyorum;
“Yapılacak tek iş var:
Sabah işe gitmeyi ihmal etme...”
YARDIM HATTI
WordPerfect'in yardım hattında banda alınmış bir telefon konuşması.
Bu konuşma sonrası yardım hattındaki eleman işinden kovuluyor.
Kovulduktan sonra da kendisini “Gerekçesiz” işten çıkardığı için, şirketi mahkemeye veriyor.
İşte o telefon konuşması:
“Yardım hattı, buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?”
“Bir sorunum var.”
“Nasıl bir sorun?”
“Yazı yazıyordum, birden bütün kelimeler gitti?”
“Gitti mi?”
“Yok oldu!”
“Ekranda şu anda ne görüyorsunuz?”
“Hiçbir şey.”
“Hiçbir şey mi?”
“Yazdığım hiçbir şey ekrana çıkmıyor.”
“Hala Wordperfect programında mısınız yoksa programdan çıktınız mı?”
“Bunu nereden bileyim?”
“Ekranda bir ‘C’ harfi görüyor musunuz?”
“Bir ‘Hece’ mi?”
“Boş verin. Ekranda yanıp sönen bir çizgi var mı?”
“Söyledim ya hiçbir şey yazmıyor.”
“Monitör üstünde yanan bir lamba var mı?”
“Monitör ne?”
“Ekranı olan yer, televizyon gibi... Çalıştığını gösteren küçük bir lamba var mı?”
“Bilmiyorum.”
“Monitörün arkasına bakın, oraya bir elektrik kablosu giriyor olması lazım. Görebiliyor musunuz?”
“Evet.”
“Harika, o kabloyu takip edin duvarda elektriğe bağlı mı bana söyleyin.”
“Bağlı…”
“Harika. Monitörün arkasına bakınca bağlı olan tek kablo mu gördünüz, yoksa iki tane mi?”
“Görmedim.”
“Tekrar bakar mısınız, ikinci bir kablonun da bağlı olması lazım.”
“Evet buldum.”
“Tamam, şimdi onu takip edin ‘Bilgisayara bağlı mı?’ diye bakın.”
“Kabloya ulaşamıyorum.”
“Ulaşmayın… Bağlı mı diye bakabilir misiniz?”
“Olmuyor.”
“Bir şeyden destek alıp eğilip bilgisayarın arkasına baksanız...”
“Eğilmek dert değil, karanlık olduğu için bakamıyorum.”
“Karanlık mı?”
“Ofisin ışıkları kapalı, pencereden gelen ışık yetmiyor.”
“Ofisin ışıklarını yakın.”
“Yanmaz.”
“Neden?”
“Elektrikler kesik.”
“Elektrikler mi kesik..! (Kısa bir sessizlik) Bilgisayarın kutusu, kitapları her şeyi duruyor mu?”
“Evet dolapta.”
“Şimdi bilgisayarı sökün, aynen aldığınızdaki gibi paketleyin ve aldığınız dükkâna iade edin.”
“Durum bu kadar kötü mü?”
“Korkarım öyle!”
“Peki tamam. Onlara ne diyeceğim?”
“’Ben bilgisayar kullanamayacak kadar aptalım’ diyeceksiniz…”
BUZDOLABI MEDENİYETİ
Polonya’da sokaklara buzdolabı koymuşlar.
Gıda israfına karşı geliştirilen bu yöntemle insanlar gıda fazlalarını bu dolaplara bırakıyor, ihtiyacı olan alıyor.
Ne kamera var, ne kilit,
Ne de “Aman çalınır mı?” korkusu…
Bizde olsa?
Buzdolabını bırak, fişini söker götürürler.
Çünkü mesele buzdolabı değil.
Mesele, o dolabın başına gelen insan.
Polonya’da yaşanan bu sosyal yardımlaşmada kimse kimseye “Sen neden aldın?” diye bakmıyor.
Yardım alan da mahcup değil.
Çünkü sistem, insanı ezmeden, üzmeden, onurunu kırmadan yardım etmeyi beceriyor.
Bizde yardım dediğin şey bile gurur kırma üzerine kurulu.
Ya kamera önünde verilir, ya da “Bak ben yaptım” diye sosyal medyada paylaşılır.
Eskiden Osmanlı’da Sadaka Taşları varmış.
Aynı ona benzemiş bu dolaplar.
Şimdi;
Orada ihtiyaç fazlası bırakılıyor.
Bizde ihtiyaç fazlası stoklanıyor.
Orada paylaşım var.
Burada “Yarın ne olur?” korkusu.
Şimdi bir belediye dese ki:
“Hadi biz de sokaklara buzdolabı koyalım.”
Olacakları yazayım mı?
İlk gün:
İçine konanların hepsi alınır.
İkinci gün:
Dolabın kapağı.
Üçüncü gün:
Dolabın kendisi çalınır.
Ama işin acı tarafı şu:
Bu mesele sadece; “Çalınır mı çalınmaz mı?” meselesi değil ki.
Bu, “Açlık meselesi...”
İnsan gerçekten aç ise, ahlak dediğin; Kitaptaki bir cümle…
Bir toplumda insanlar dolaptan yemek almak için sıraya giriyorsa, bu utanç değil, sistemin aynasıdır.
Ama o dolabı komple götürüyorsa işte orada artık açlıkla birlikte güvensizlik de büyümüştür.
Bakın, dünyada bu tür projeler sadece “İyilik” için yapılmıyor.
Gıda israfını azaltmak için de yapılıyor. Çünkü dünyada milyonlarca ton yemek çöpe gidiyor.
Yani adamlar hem açlığı azaltıyor, hem israfı.
Biz ise hem açlığı büyütüp, hem israfı kutsuyoruz.
Düğünlerde çöpe giden yemeklerle, sokakta çöpten toplayan insanlar aynı şehirde yaşıyor…
Sonra “Biz de neden olmuyor?” diye soruyoruz.
Çünkü sadece buzdolabı koymakla olmuyor.
Önce insanın içine:
Güveni koyacaksın.
Adaleti koyacaksın.
“Hepsini alırsam başkaları ne yapar?” duygusunu koyacaksın.
Ülkede gelir dağılımı öylesine saçma dağılmış ki, milletin açlıktan gözü görmez olmuş…
Onun için vatandaş;
Ne buzdolabı görür, ne de ekmek,
Tek derdi bir öğün yemek yiyebilmek…
EN İYİ YATIRIM?
Yapay zekâya sordum;
“En iyi yatırım aracı hangisi?”
İşte cevabı:
Bu ülkede yatırımın kaderini 3 şey belirler:
“Enflasyon
Dolar/TL
Faiz politikası…”
Bu yüzden klasik “Kitap bilgisi” yatırımları burada tam çalışmaz. Türkiye’ye özel düşünmek lazım.
1. Altın (en dengeli araç)
TL bazında en güvenli limanlardan biri
Dolar + global krizlerden beslenir.
Artısı:
Enflasyona karşı korur.
Uzun vadede üzmez.
Eksisi:
Kısa vadede çok oynak.
Sabırsızsan zarar ettirir.
Sonuç:
Uzun vadede en güvenli seçeneklerden biri
2. Dolar (en basit ve net)
Türkiye’de neredeyse “En iyi bilinen yatırım”
Artısı:
TL değer kaybettikçe kazanırsın.
Riski altından bile düşük.
Eksisi:
Büyük sıçrama her zaman olmaz.
Enflasyonu her zaman yenemez.
Sonuç:
Risk almak istemeyen için mantıklı
3. Borsa (en kazançlı ama en riskli)
Artısı:
Doğru hissede en çok kazandıran araç.
Temettü ile pasif gelir.
Eksisi:
Yanlış hissede ciddi zarar.
Bilgi gerektirir.
Sonuç:
Bilgin varsa en iyi yatırım bu olabilir.
4. Gayrimenkul (klasik ama ağır)
Türkiye’de hâlâ güçlü
Artısı:
Değer + kira geliri.
Enflasyonla birlikte artar.
Eksisi:
Büyük sermaye gerekir.
Likidite düşük.
Sonuç:
Paran büyükse güçlü seçenek.
NET cevap (lafı uzatmadan)
Eğer ortalama bir yatırımcıysan:
En mantıklı kombinasyon:
%40 Altın
%30 Dolar
%30 Borsa
En büyük hata ne?
Tek yatırım aracına girmek
Sadece altın: Fırsat kaçırırsın
Sadece borsa: Risk alırsın
Sadece dolar: Enflasyona yenilebilirsin
Açıkça konuşayım:
Bu ülkede:
TL’de duran kaybeder,
Dağıtan kazanır…
İşte yapay zeka önerileri.
Ama sen yine de paran varsa bildiğini yap.
Paran yoksa işine bak!