“Sineklerin Tanrısı” adlı filmi izleyeniniz var mı aranızda?

Yoksa “Mutlaka izleyin” derim.

Filmde uçak kazası sonucu ıssız bir adaya düşen çocuklar anlatılır…

İlk bakışta masum bir hikâye gibi görünür. Oysa “Sineklerin Tanrısı” tam da “Bu masumiyetin ne kadar kırılgan olduğunu” anlatır.

Çocuklar, yani henüz “Bozulmamış” olduğuna inandığımız bireyler;

Kısa süre içinde düzen kurar, kurallar koyar, lider seçer.

Her şey olması gerektiği gibidir.

Ta ki “Korku devreye girene kadar.”

Bir “Canavar” söylentisi yayılır.

Aslında görülmemiştir, ama hissedilir.

Ve tam o noktada akıl geri çekilir, içgüdüler öne çıkar.

Kurallar gevşer,

Otorite tartışılır,

Güç el değiştirir.

Medeniyet dediğimiz o ince yapı çatlamaya başlar.

Sonrası tanıdık:

Bölünme,

Şiddet,

Korkunun yönettiği bir kalabalık.

Bu hikâyeyi izlerken insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

“Biz gerçekten o çocuklardan çok mu farklıyız?”

Bugün dünyaya baktığımızda, cevabın pek de iç açıcı olmadığını görmek zor değil.

Savaşlar,

Krizler,

Kutuplaşmalar…

En “Modern” denilen toplumlar bile bir anda keskin ayrımlara sürüklenebiliyor. “Biz” ve “Onlar” dili sertleşiyor, empati hızla eriyor.

Ve en tehlikelisi, şiddet giderek daha kolay meşrulaştırılıyor.

Demek ki mesele sadece teknoloji, eğitim ya da gelişmişlik değil.

Mesele; “İnsanın kendi içindeki dengeyi ne kadar koruyabildiği.”

“Sineklerin Tanrısı” bize rahatsız edici ama dürüst bir gerçeği hatırlatıyor aslında:

Korku büyüdüğünde, akıl geri çekilir.

Düzen zayıfladığında, güç konuşur.

Ve insan, sandığından çok daha hızlı bir şekilde ilkelliğe savrulabilir.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Medeniyet dediğimiz şey gerçekten neye dayanıyor?

Cevap basit ama ağır:

Sürekli çabaya.

Kurallara inanmaya,

Adaleti savunmaya,

Farklı olana tahammül etmeye…

Bunların hiçbiri otomatik değil.

Her biri, her gün yeniden inşa edilmesi gereken değerler.

Bugünün savaşları elbette bir çocuk oyunu değil; arkasında siyaset var, çıkar var, tarih var.

Ama insan davranışı söz konusu olduğunda tablo o kadar da değişmiyor.

Kaos arttığında, korku yayıldığında, insanlar daha sert, daha tepkisel, daha ilkel davranışlar sergileyebiliyor.

Filmde anlatılmak istenen şu:

İçimizdeki “Canavar” hiçbir zaman tamamen yok olmuyor.

Sadece bastırılıyor, erteleniyor, kontrol altında tutuluyor.

Ve medeniyet…

Belki de sadece o canavarı ne kadar süreyle dizginleyebildiğimizin adı.

Zaten Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi:

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar...”

Bu yüzden mesele başkalarının ne yaptığı değil.

Asıl mesele, bizim hangi tarafta durduğumuz.

Korkunun mu, aklın mı?

Gücün mü, vicdanın mı?

Çünkü çocukların yaşadığı o ıssız ada aslında çok uzak değil.

Bazen, tam da içimizde.

NİŞABUR

Horasan’ın kalbinde bir şehir vardı: “Nişabur.”

İpek Yolu’nun üzerinde, ilmin ve ticaretin kesiştiği yerde duran, şairlerin dizelerinde yaşayan, âlimlerin nefes aldığı bir şehir…

Bir zamanlar adı medeniyetle anılırdı.

Ama tarih, bazen en parlak şehirleri en karanlık sayfalara yazar.

13. Yüzyılın başı…

Ufukta bir fırtına belirir.

Bu fırtınanın adı Cengiz Han’dır.

Onun kurduğu Moğol İmparatorluğu sadece toprak değil, hafıza da fetheder.

Şehirleri yakar, kültürleri siler, insanları rakamlara indirger.

Ama bu hikâye, sadece bir “İstila” hikâyesi değildir.

Nişabur’un bağlı olduğu Harzemşahlar Devleti ile Moğollar arasında ilk temas, bir ticaret kervanıyla kurulur.

Moğolların bu kervanı, casusluk şüphesiyle yok edilir.

Ardından gönderilen elçiler de aşağılanıp katledilir.

Bozkır yasasında bu, sadece bir hata değil “Savaş ilanıdır.”

Sonrası hızlı gelir.

Moğolların stratejisi nettir:

“Teslim olan yaşar, direnen yok olur.”

Nişabur ise direnir.

Ve sonra savaş, bir anda yön değiştirir.

Kuşatma sırasında “Cengiz Han’ın damadı Togachar öldürülür.”

Artık mesele sadece hâkimiyet değildir. Bu, kişisel bir hesaplaşma ve intikam davasına dönüşür.

Kapılar kırıldığında, şehir artık sadece bir hedef değil, bir “Mesaj”dır.

Rivayetlere göre Moğollar, Nişabur’u ele geçirdikten sonra taş üstünde taş bırakmaz.

Erkek, kadın, çocuk ayrım gözetilmez.

Öyle ki, anlatılarda katliamın büyüklüğünü göstermek için kafataslarından kuleler yapıldığı söylenir.

Bu, sadece fiziksel bir yıkım değil; bir medeniyetin susturulmasıdır.

Bir şehir düşünün…

Sabah ezanıyla uyanan, çarşısında hayat kaynayan, medreselerinde ilim öğretilen bir şehir.

Ve sonra bir gün…

Sesler kesiliyor.

Sokaklar boşalıyor.

Kapılar bir daha açılmamak üzere kapanıyor.

Diplomasilerle çözülecek sorunlar büyütülünce, sonuç şöyle oluyor:

“Toprak altında kemikler, tarih kitaplarında birkaç satır…”

KOMPLO MU?

KAYGI MI?

Son yıllarda sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan metinlerden biri daha:

Dünyayı yöneten “Küresel efendiler”, “Tek devlet, Tek din, Tek ekonomi…” ve “İnsanlığın adım adım dönüştürüldüğü” iddiası.

İlk bakışta kapsamlı, detaylı ve hatta “İkna edici” görünen bu tür metinler aslında modern çağın en yaygın anlatı biçimlerinden birine, yani büyük ölçekli komplo teorilerine dayanıyor.

Oysa bu metinler çoğu zaman kanıttan değil, korku ve belirsizlik duygusundan beslenir.

“Her şey planlı” iddiası, dünyanın karmaşık yapısını fazlasıyla basitleştirir.

Devletler, şirketler ve toplumlar arasındaki çıkar çatışmaları, tek merkezden kusursuz bir kontrolü pratikte imkânsız kılar.

Dijital gözetim, nüfus düşüşü ya da toplumsal değişim gibi konular ise gerçektir; ancak bunlar bir “Büyük planın” değil, ekonomik, teknolojik ve sosyolojik süreçlerin sonucudur.

Bu anlatıların gücü, okuyucuya “Gerçeği gören azınlık” hissi vermesidir.

Ama gerçek dünya, basit hikâyelerden daha karmaşıktır.

Sonuç olarak: “Korkuya değil, bilgiye yaslanmak gerekir. Çünkü asıl mesele, her şeyin kontrol edildiğine inanmak değil; neyin gerçekten anlaşılabildiğini görebilmektir.”

HETTY GREEN

Dünyanın En Zengin Cimrisi:

Hetty Green…

Tarih bazen tuhaf insanlarla doludur. Kimileri servetiyle ün kazanır, kimileri cömertliğiyle…

Ama bazıları vardır ki hem serveti hem de cimriliğiyle efsane olur.

İşte bunlardan biri de 19. yüzyılın en ilginç karakterlerinden biri olan Hetty Green.

Kendisine verilen lakap ise oldukça serttir:

“Wall Street’in Cadısı.”

Sebebi büyücülük değil elbette…

Paraya olan takıntısı.

1834 yılında Amerika’da doğan Hetty Green, zengin bir aileden geliyordu. Babası balina avcılığı ve ticaretle uğraşan oldukça varlıklı bir iş insanıydı.

Küçük yaşta finans dünyasının içinde büyüdü.

Parayı büyütmeyi öğrendi.

Tahvil aldı, demiryollarına yatırım yaptı, kriz zamanlarında ucuz varlık topladı.

Öldüğü zaman servetinin bugünün parasıyla 2-3 milyar dolara denk geldiği söylenir.

O dönemde dünyanın en zengin kadınıydı.

Fakat işin garip tarafı bu kadar parası olan kadın adeta bir fakir gibi yaşıyordu.

Hetty Green’in cimriliği o kadar meşhurdu ki hakkında sayısız hikâye anlatılır.

Şimdi gelin, tarihin belki de en zengin ama en cimri kadınının dillere destan hikâyelerine bakalım.

1. Aynı Elbiseyi Yıllarca Giydi

Hetty Green’in gardırobu neredeyse tek parçadan oluşuyordu.

Siyah bir elbise.

Rivayete göre bu elbiseyi yıllarca giydi. Yeni kıyafet almak ona göre gereksiz bir masraftı. Zaten dış görünüşe para harcamayı “İsraf” olarak görüyordu.

Bugün milyarderlerin özel tasarım kıyafetleri düşünülünce, bu alışkanlık gerçekten şaşırtıcı.

2. Ofiste Soba Yakmazdı

Soğuk bir kış günü düşünün.

Herkes evinde kömür yakıyor, ısınıyordu ama Hetty Green’in evi buz gibiydi.

Sebep basitti:

Yakıt parası.

Isınmak için para harcamamak adına kalın giysilerle oturmayı tercih ediyordu.

3. Sürekli Otel Değiştirirdi

Hetty Green’in ilginç alışkanlıklarından biri de sürekli otel değiştirmesiydi.

Sebebi uzun süre bir otelde kalınca ücreti artar diye oteller arasında dolaştığı anlatılırmış.

4. Posta Pullarını Bile Yıkardı

Belki de en meşhur hikâyelerden biri.

Kullanılmış posta pullarını atmazdı. Üzerindeki damgayı yıkayarak tekrar kullanmaya çalıştığı söylenir.

Bugün kulağa komik geliyor ama onun için bu da tasarrufun bir parçasıydı.

5. Bedava Öğle Yemeği Peşinde

Hetty Green sık sık bankaların veya iş toplantılarının verdiği ücretsiz yemeklere katılırdı.

Sebep yine aynı:

Bir öğün para ödememek.

Düşünün…

Milyarlarca doları olan bir insan bedava sandviç hesabı yapıyor.

6. Oğlunun Tedavisini Geciktirdi

En dramatik hikâye ise oğlu Edward Henry Green ile ilgili.

Oğlu dizinden yaralanır.

Ama Hetty Green pahalı doktorlara gitmek yerine, düşkünlerin bakıldığı hastanelerde ücretsiz tedavi arar.

Tedavi gecikir ve enfeksiyon ilerler.

Sonunda oğlunun bacağı kesilmek zorunda kalır.

Bu olay onun cimriliğinin sembolü olarak anlatılır.

7. Ofisi Yoktu

Aslında milyarder bir yatırımcıydı.

Ama görkemli bir ofis kiralamak yerine çoğu zaman bankaların lobilerinde oturup işlemlerini yapardı.

Sebep: kira ödememek.

Bugün yatırım fonlarının gökdelenlerdeki merkezleri düşünülürse oldukça tuhaf bir görüntü.

8. En Ucuz Yemekleri Yerdi

Hetty Green’in yemek tercihleri de oldukça sadeydi.

Genellikle: Ucuz sandviç, Soğuk turta, Basit çorbalar tüketirdi.

Onun için yemek yalnızca bir ihtiyaçtı, keyif değil.

9. Çamaşır Yıkamaktan Kaçınırdı

Çamaşır yıkamak bile ona pahalı gelirdi. Çünkü sabun ve su masrafı vardı.

Bu yüzden kıyafetlerini gerektiğinden çok daha uzun süre yıkamadan kullandığı söylenir.

10. Ama Finans Dehasıydı

İşin ilginç yanı şu:

Bu kadar cimri olmasına rağmen yatırım konusunda inanılmaz bir zekâya sahipti.

Demiryolları, tahviller ve gayrimenkul yatırımları sayesinde servetini sürekli büyüttü. Ekonomik kriz zamanlarında bile zarar etmek yerine daha da zenginleşti.

Yani Wall Street’te insanlar onu sevmese de finans zekâsına saygı duyuyordu.

Evet, Hetty Green’in hayatı bize tuhaf bir ders verebilir.

Zengin olmak başka bir şey…

Parayı kullanabilmek başka.

Milyarlarca doları vardı ama hayatını neredeyse yoksul gibi yaşayarak geçirdi.

Belki de asıl soru şu:

İnsan parayı biriktirmek için mi yaşar…

Yoksa yaşamak için mi para kazanır?

Hetty Green’in hikâyesi bize bu sorunun cevabını düşündürüyor…