Avlunun ortasında durur.

Ne bir heykel kadar iddialı, ne de bir çeşme kadar gösterişli.

Üzerinden geçip gidersin çoğu zaman.

Çünkü biz, işe yarayan şeyleri değil; göze girenleri fark etmeye alıştık.

Taşın içine oyulmuş bir spiral…

Suyun yolunu uzatmak için yapılan bilinçli bir dolambaç.

Çünkü suyu düz bırakırsan acele eder, taşar, taşkınlık yapar.

Ama biraz dolaştırırsan…

Sakinleşir.

Aynı insan gibi yani.

Bugün biz her şeyi hızlandırmanın derdindeyiz.

Daha hızlı akan internet, daha hızlı ulaşım, daha hızlı hayat.

Sonra da “Neden bu kadar yorulduk?” diye birbirimize bakıp, soruyoruz.

Oysa Mardin’in eski ustası, avlunun ortasına bir taş koymuş ve demiş ki:

“Her şey hızlı akmak zorunda değil.”

Çöpür taşı sadece suyu yönlendirmez; “Aceleyi de terbiye eder.”

Üstelik bunu öyle yüksek mühendislik hesaplarıyla, dijital simülasyonlarla değil…

Gözlemle yapar.

Suya bakarak, taşı dinleyerek.

Bugün “Akıllı sistemler” dediğimiz şeylerin atasıdır belki de; ama ironik olan şu ki, kendisi hiç “Akıllı” görünmez.

Bir de sesi vardır aslında…

O spiralden geçen suyun çıkardığı hafif uğultu.

Ne müzik diye satılır, ne dekor diye pazarlanır.

Ama oradadır.

Duyana.

Bugün aynı etkiyi yaratmak için uygulamalardan “Rahatlatıcı su sesi” açıyoruz.

Kulaklıklarla.

Çöpür taşı ise sana kulaklık vermez.

Seni kendine yaklaştırır.

Bir de serinlik meselesi var…

Bugün klimayla çözmeye çalıştığımız şeyi, o taş ve su birlikte halleder.

Elektrik yok, fatura yok, ama denge var.

Çünkü geçmişin insanı doğayı yenmeye değil, onunla anlaşmaya çalışır.

Biz kazandığımızı sanıyoruz; oysa kaybettiğimiz şey tam da bu.

Çöpür taşı bu yüzden güzel değil, doğru.

Gösterişli değil ama yerli yerinde.

Ve belki de en önemlisi şu:

Bugün yeniden öğrenmeye çalıştığımız birçok şeyi, o zaten çoktan biliyor ve bize aktarıyor: “Sessizce.”

KÜMES, TAVUK, TİLKİ

Bu anlatıyı birkaç kez yayımlamışımdır.

Zannetmeyin ki unutup, unutup yayılıyorum.

Bir bildiğimiz var demek ki de ondan.

Okuyan tekrar okusun, ibret alan alsın.

Almayanlar için tekrar yayımlarım, hiç sorun değil.

Dershanede hocayı beklerken ışıklar kapanmış ve bir çizgi film gösterilmeye başlanmış.

Filmin adı: “Küçük Tavuk.”

Bir kümes var.

Kümeste birçok tavuk ile genç ve küçük horozlar, bir de kümesin yaşlı ve büyük horozu bulunuyor.

Kümesin etrafında da bir tilki dolaşıyor.

Yaşlı horoz, “Tilki içeri girmesin” diye kümesin kapısını sıkı sıkıya kapatmış, tavukları dışarı bırakmıyor.

Kümese giremeyen tilki, kümesin tellerinde küçük bir delik açarak genç bir horoza sesleniyor ve ona biraz mısır veriyor.

Mısırı yiyen genç horoz her gün gelip tilkiden mısır alıyor.

Bir süre sonra tilki genç horoza tek başına yiyebileceğinden fazla mısır verince genç horoz, hem kendisi yiyor hem de diğer tavuklara mısır dağıtıyor.

Böylece yaşlı horozun kümesteki gücü kırılıyor.

Yaşlı horozun etrafındaki tavuklar azalmaya, genç ve irileşen horozun etrafında ise tavuklar artmaya başlıyor.

Bu aşamada tilki bu kez “Kümesin kapısının önüne” mısır bırakıyor.

Kümeste bir tartışma çıkıyor.

“Kapıyı açalım mı? Açmayalım mı?” diye.

Sonunda korkarak kapıyı açıyorlar ve kafalarını dışarı uzatıp yemlenip hemen geri çekiyorlar.

Bir süre böyle devam ediyor.

Hiçbir şey olmuyor.

Kümesteki tavuklar rahatlıyor.

Korkuları azalıyor.

Nihayet bir gece tilki kümesin önündeki “Avluya” mısır döküyor.

Artık korkusuz olan tavuklar genç ve artık güçlü horozun öncülüğünde dışarı çıkıyor ve rahat rahat yemleniyorlar.

Tilki bir süre sonra gece “Kümesin kapısından kendi mağarasına kadar” mısır tanelerini döküyor.

Sabah kümesten çıkan ve korkusuzca yemlenen tavuklar yemlene yemlene mağaraya kadar gidiyorlar.

Sonra mağaraya giriyorlar.

Onları içeride bekleyen tilki bütün kümes mağaraya girince mağaranın kapısını kapatıyor.

Çizgi film burada bitiyor.

Işıklar yanıyor.

Ve dersin hocası kürsüye çıkarak;

“İşte!” diyor, “Üçüncü Dünya ülkeleri böyle yönetilir” diyor.

Soru şu:

Sadece devletler mi?

Halk da böyle yönetilmez mi?

Bir düşünün…

AYYAŞLAR BAYRAMI

Tarihin ciddi yüzünü hep biliriz: savaşlar, antlaşmalar, büyük adamlar, büyük sözler…

Ama bir de tarihin hafif çakırkeyif tarafı var.

İşte tam da orada karşımıza, adını duyunca bile insanın kaşını kaldıran o gün çıkıyor: “Ayyaşlar Bayramı.”

Evet, yanlış okumadınız.

Orta Çağ Avrupa’sında kutlanan, resmiyete dökülmese de halkın gönlünde yer etmiş bir “Şenlik”: bol içkili, bol taşkın, bol “Yarın ne olacaksa olsun” temalı bir gün.

Ciddiyetin askıya alındığı, aklın kısa süreliğine izinli sayıldığı bir kolektif gevşeme hali.

Aslında bu bayram, insanlığın değişmeyen bir ihtiyacına işaret ediyor: “Kaçmak.”

Kurallardan, rollerden, “Efendim”li konuşmalardan, ölçülü davranışlardan… Kısacası insan olmaktan değil ama “Düzgün insan” olmaktan kısa süreliğine istifa etme arzusu.

O günlerde sokaklar bir başka olurmuş.

Normalde kilise kapısında sessizce eğilen adam, bir bakmışsınız elinde kupa, hayat felsefesini yüksek sesle tartışıyor.

Günlük hayatta kimsenin yüzüne bakmayan komşular, birbirine sarılıp kardeş ilan ediyor.

Ertesi gün kimse hatırlamıyor tabii…

Ama o da zaten anlaşmanın bir parçası.

İroni şu ki, toplum düzenini en çok koruyan şeylerden biri belki de bu kontrollü “Düzensizlik.”

Çünkü insanlar arada bir ipin ucunu bırakmazsa, o ip bir gün kopuyor.

Ayyaşlar Bayramı, ipin kopmasını engelleyen küçük bir gevşeme payı gibi.

Bugün baktığınızda, “Medeniyet ilerledi” diyoruz.

Doğru.

Artık sokak ortasında şarap fıçıları devrilmiyor, insanlar sabah işe gitmeden önce felsefi sarhoşluk konuşmaları yapmıyor.

Ama bu, ihtiyacın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.

Sadece biçim değişti.

Bugünün Ayyaşlar Bayramı belki bir “After party”, belki bir “Hafta sonu kaçamağı”, belki de sadece “Bugün kimseye katlanamıyorum” diyerek telefona bakmadan geçirilen bir akşam.

Yani insan değişmiyor.

Sadece bahanesi modernleşiyor.

Sonuçta mesele içki değil.

Mesele, biraz gevşemek.

Kendine gülmek.

Hayatı fazla ciddiye aldığını fark edip, o ciddiyeti bir akşamlığına kapının dışında bırakmak.

Belki de asıl tehlikeli olan ayyaşlar değil…

Hiç sarhoş olmayanlardır.

Çünkü onlar hiçbir zaman “Fazla ciddi” olduklarını fark edemeyenlerdir.

CHE GUEVERA

Bir adam düşünün.

Astımı var.

Doktor.

Kitap okuyor, şiir seviyor.

Bir gün motosiklete atlayıp kıtayı geziyor…

Ve geri döndüğünde artık sadece bir insan değil, bir “Fikir” oluyor.

Adı mı?

Che Guevera.

Hikâye burada başlasaydı romantik olurdu.

Ama mesele şu:

“Hikâye tam da burada romantik olmaktan çıkıyor.”

Çünkü Che Guevara, “Dünyayı gezip kendini bulan genç” klişesinin en tehlikeli versiyonu olarak birilerini rahatsız etek üzere ortaya çıkıyor.

Latin Amerika’yı dolaşırken gördüğü yoksulluk, hastalık ve adaletsizlik onu öfkelendirir.

Bu anlaşılabilir.

Ama Che’nin farkı şu:

Çoğumuz öfkeleniriz, o ise “Sistemi değiştirelim” dedi.

Ve bu cümle tarihte genelde iki şekilde biter:

“Ya bir ütopya ya da bir mezarlık.”

Che, ikincisine daha yakın durdu.

Sonra sahneye devrim girer.

Küba.

Dağlarda gerilla savaşı başlar.

Ama devrim dediğimiz şey, uzaktan bakınca şiir; yakından bakınca bürokrasi, infaz ve uzun konuşmalardır.

Che, Fidel Castro ile birlikte iktidarı alır.

İşte burada ironinin dozu artar:

Sisteme karşı savaşan adam, bir anda sistemin kendisi olur.

Artık o, düzen yıkıcı değil; düzen kurucudur.

Ve düzen kurmak, slogan atmaktan çok daha zor, çok daha kirli bir iştir.

1964’te New York’a gider.

Birleşmiş Milletler kürsüsünde konuşur.

Düşünün: ABD’nin kalbinde, takım elbiseli diplomatların ortasında, “Emperyalizme karşıyız” diyen bir başkaldırıcı.

Dışarıda protestolar, içeride alkışlar.

Bir yanda onu şeytan görenler, diğer yanda kahramanlaştıranlar.

Che’nin hayatı zaten hep bu iki uç arasında gidip geldi:

Ya ikondu ya tehdit.

Orta yolu hiç olmadı.

Sonra daha da ilginç bir şey yapar.

İktidarı bırakır.

Evet, yanlış okumadınız. İnsanların uğruna öldüğü şeyleri (gücü, makamı, konforu) elinin tersiyle iter.

Afrika’ya gider.

Olmaz.

Bolivya’ya gider.

Yine olmaz.

Çünkü fikirler haritalar gibi değildir; her yere aynı şekilde uygulanmaz.

Onun bir zayıf tarafı vardı:

“Kendi fikrine fazla inanmasıydı bu.”

Ve sonunda… yakalanır.

Bir okul binasında, yorgun, yalnız ve büyük ihtimalle hâlâ haklı olduğuna inanarak.

İdam edilir.

Ve tam burada tarih en sevdiği numarayı yapar:

İnsanı öldürür, simgeyi yaşatır.

Bugün Che’nin yüzü tişörtlerde.

Bir yanda kapitalizme karşı bir sembol, diğer yanda kapitalizmin en çok sattığı ürünlerden biri.

Belki de en büyük ironi bu:

Hayatı boyunca karşı çıktığı sistem, onu en iyi pazarlayan sistem olur.