Dünya bazen çok tuhaf bir denge üzerinde durur.

İnce, görünmez ama son derece kırılgan bir denge…

Ve o dengeyi ayakta tutan şey çoğu zaman güç değil, korkudur.

Evet, yanlış okumadınız:

“Korku.”

Sosyal medyada rastladım.

Emekli bir asker, ısrarla ABD’nin İran’a nükleer bomba atacağından dem vurup, yorum yapıyordu.

Düşünmek lazım gerçekten:

“ABD, Japonya’ya yaptığı gibi İran’a da atom bombası atar mı?”

Neden olmasın?

Nükleer bomba yapıyor diyerek suçladığı İran’a pek ala Atom veya Hidrojen bomba atabilir.

“Atamaz” diyeniniz var mı?

Koskoca devlet başkanını kendi ülkesinde yargılamak üzere yatağından alan, dini lider başta olmak üzere 40 kişiyi acımasızca öldüren bir ülke bunu da pek ala yapabilir.

Aslında soru çok basit…

Ama ya sonuç?

Oldukça ürkütücü ve son derece karmaşık değil mi?

1945’te Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan bombalar sadece iki şehri yok etmedi; “İnsanlığın zihnine de silinmez bir çizgi çekti.”

O çizginin adı:

“Nükleer korkuydu...”

O günden beri hiç kimse o düğmeye basmadı.

Çünkü herkes biliyordu ki, o düğme bir silahı değil, zincirleme bir felaketi tetikleyecekti.

Soruyu güncelleyip bugün böyle bir soru sorulursa:

“ABD böyle bir şey yapar mı?”

“Yapmaz, yapamaz” diyenler fazlaca olmaz sanırım.

Açık konuşalım:

“İhtimal var”

Çünkü mesele sadece “Vurmak” değil.

Mesele; “Vurduktan sonra ne olacağı?”

İran sıradan bir hedef değil.

Bir bomba atarsınız, ama sorunlar başlar:

Hürmüz Boğazı kapanır,

Petrol akışı kesilir,

Piyasalar çöker.

Bölgedeki üsler ateş altına girer.

Harita üzerinde küçük görünen ülkeler bir anda savaşın merkezine dönüşür.

Ve o savaş, televizyon ekranlarında izlediğimiz bir çatışma olmaktan çıkar; küresel bir krize dönüşür.

Peki ya Amerika?

“Biter mi?” diye sorulursa:

Elbette bitmez.

Ama başka bir şeye dönüşür.

Liderlik dediğiniz şey sadece güçle değil, meşruiyetle ayakta durur.

Atom bombası kullanan bir Amerika, sadece düşmanlarını değil, dostlarını da kaybeder.

Masadaki sandalyeler boşalmaya başlar.

Ve en tehlikelisi:

“Artık kimse kurallara inanmaz.”

İsrail için tablo daha da hassas.

Coğrafya kaderdir derler ya…

Küçük bir ülke, büyük bir ateşin ortasında kalır.

Füze yağmurları, karşılıklar, bitmeyen bir gerilim…

Yok olur mu?

Hayır.

Ama uzun süre nefes alamaz hale gelir.

Asıl soru şu:

“Dünya ne yapar?”

Dünya dediğimiz şey aslında tek bir akıl değil.

Parçalı, dağınık, çıkar hesaplarıyla dolu bir yapı.

Bir taraf sessiz kalır, bir taraf bağırır, bir taraf fırsat kollar.

Ama hepsinin ortak korkusu aynıdır:

“Bu iş kontrolden çıkarsa geri dönüş yok.”

Ve işte bu yüzden o düğmeye basılmaz.

Çünkü herkes bilir ki, nükleer silahlar savaş kazanmak için değil, savaşı hiç başlatmamak için vardır.

Bir tür korku dengesi…

Bir tür karşılıklı akıl.

Ama insanlık tarihi bize şunu da öğretmiştir:

Bazen en büyük hatalar, “Nasıl olsa kimse yapmaz” denilen şeylerle başlar.

O yüzden mesele sadece silahlar değil.

Mesele, o silahların başındaki akıl.

Ve dua edelim ki, dünyayı hep akıllı insanlar yönetsin ve o akıllar her zaman bir adım geri durmayı seçsin.

HAYDİ SAVAŞA!

Eski bir siyasetçi geçenlerde ortaya çıkıp: “Allah’ın izniyle 300-400 bin şehit veririz ama İsrail diye bir memleket kalmaz” diye konuşmuş.

Ne kolay değil mi?

300-400 bin şehit vermek.

İşin tuhaf tarafı bu sözler salondakiler tarafından da alkışlanmış.

Oradakilere;

“Eh hadi yürüyün bakalım savaşa!” desek, “Kaç kişi gelir acaba?”

O da merak konusu tabi.

Meşhur fıkra vardır bilirsiniz belki:

Köylünün üç oğlu varmış.

Bir gün köye tellal gelmiş, davulu çalıp “Padişah efendimiz Kıbrıs’a sefere gidiyor. Her evden bir erkek evlat istiyor” demiş.

Köylü, büyük oğlunu öpüp “Padişahımızın emri baş üstüne” deyip askere yollamış.

Aradan bir kaç ay geçince oğlunun şehit olduğu haberi gelmiş.

Köylü, büyük bir olgunlukla “Vatan sağ olsun, padişahımız sağ olsun” demiş.

Aradan bir iki yıl geçmiş.

Köye yine tellal gelmiş, davulu çalıp “Padişah efendimiz Bağdat’a sefere gidiyor. Her evden bir erkek evlat istiyor” demiş.

Köylü, bu defa ortanca oğlunu öpüp “Madem padişahımız ferman eylemiş, başım üzerine” deyip askere yollamış.

Aradan bir kaç ay geçince oğlunun şehit olduğu haberi gelmiş.

Köylü, yine büyük bir vakarla, gururla “Vatan sağ olsun, padişahımız sağ olsun” demiş.

Aradan bir iki yıl geçmiş.

Köye yine tellal gelmiş, davulu çalıp “Padişah efendimiz Suriye’ye sefere gidiyor. Her evden bir erkek evlat istiyor” deyince, köylü, tellala “De haydi yürü git! Söyle o padişaha, ben de oğul kalmadı… Ayrıca benim belime güvenip de sağa sola savaş ilan etmesin” demiş.

Durum bu?

300-400 demek dile kolay.

Bu taş veya toprak değil ki?

Can bu can!

Siyasetçiler için kolay ama.

“Gidiversin, şehit oluversin.”

O kadar anne, baba ne olacak?

Osmanlı döneminde padişahlar savaşa en ön saflarda giderdi.

Ordunun başına dikilip hücum emrini verir ve sonuna kadar savaşırdı.

E hadi bakalım.

En ön saflarda bekliyoruz “300-400 bin” diyenleri.

Görelim bakalım, kolaymıymış…

NASIL YANIYOR?

İnsan bu.

Akla geliveriyor ve soruyor.

“Uzayda oksijen olmadığına göre güneş nasıl yanıyor?”

Buyrun cenaze namazına.

Tüm ekonomik, siyasi, sosyal dertler sonlandı sıra buna geldi.

“Güneş nasıl yanıyor acaba?”

Uzun uzun araştıracağıma Yapay Zekâya soruverdim.

O da cevapladı.

İşte cevabı:

Uzaya baktığımızda karanlık, sessiz ve boş gibi görünen bir sonsuzlukla karşılaşırız.

Bu boşlukta ne nefes alabileceğimiz bir oksijen vardır ne de Dünya’daki gibi bir ateş yakabiliriz.

Peki o zaman gökyüzünde her gün doğup batan, hayatımızın kaynağı olan Güneş nasıl yanıyor?

O da mı oksijensizliğe meydan okuyan bir mucize?

Aslında burada temel bir yanılgı var: Güneş “Yanmıyor…”

Evet, kulağa şaşırtıcı geliyor.

Çünkü biz “Yanmak” dediğimizde odunun, kömürün ya da gazın oksijenle tepkimeye girerek alev oluşturmasını düşünürüz.

Bu, kimyasal bir süreçtir.

Oysa Güneş’in yaptığı şey kimyasal değil, “Nükleer bir olaydır.”

Güneş’in kalbinde, yani çekirdeğinde, inanılmaz bir basınç ve sıcaklık hüküm sürer.

Öyle ki “Sıcaklık yaklaşık 15 milyon dereceye” ulaşır.

Bu koşullar altında hidrojen atomları birbirine çarparak kaynaşır ve helyuma dönüşür.

Bu sürece “Nükleer füzyon” denir.

Füzyon sırasında ise muazzam miktarda enerji açığa çıkar.

İşte Güneş’in ışığı ve ısısı tam olarak buradan gelir.

“Yani Güneş bir ateş değil, devasa bir enerji reaktörüdür.”

Bu farkı anlamak önemli.

Çünkü ateş için oksijen gerekir; ama nükleer füzyon için gerekmez.

Füzyonun yakıtı oksijen değil, hidrojenin kendisidir.

Uzayda oksijenin olmaması Güneş için bir eksiklik değil, önemsiz bir detaydır.

Belki de asıl şaşırtıcı olan şudur: Dünya’daki hayat, oksijene bağımlıyken; Güneş, oksijene hiç ihtiyaç duymadan varlığını sürdürür.

Bizim için vazgeçilmez olan bir şey, evrenin en büyük enerji kaynaklarından biri için gereksizdir.

Bu durum bize küçük ama derin bir ders verir.

Alıştığımız kuralların dışına çıktığımızda, gerçekliğin sandığımızdan çok daha farklı işlediğini görürüz.

Dünya’daki deneyimlerimiz evrenin tamamını açıklamaya yetmez.

Bazen doğru soruyu sormak bile, bildiğimizi sandığımız şeyleri sorgulamayı gerektirir.

Güneş’e her baktığımızda aslında bir ateş değil, sessizce çalışan dev bir füzyon makinesini görüyoruz.

O, oksijensizliğin ortasında kendi kurallarıyla var olan bir yıldız.

Ve belki de bu yüzden, gökyüzüne bakmak sadece bir alışkanlık değil; aynı zamanda bir hatırlatmadır:

“Evren, bizim düşündüğümüzden çok daha büyük, çok daha karmaşık ve çok daha şaşırtıcıdır.”

DELİ Mİ?

Köyün orta yerinde tahtalardan bir şeyler yapmaya çalışan köyün delisinin başına toplanan insanlar ne yaptığını sorarlar.

“Muhtar, Hüsam'ın beni götürdüğü doktor, bu adam yakında ölür dedi. Hazırlık yapıyorum...” diye cevaplar deli ve ekler; “Bu bavul onun için” der.

Köylü daha çok şaşırır ve tekrar sorarlar:

-“Peki ölünce ne koyacaksın o bavula?”

-“Sahip olduğum, değerli ne varsa onu koyacağım yüküm epey ağır…”

-“Be hey deli, hiç ölünce para mal mülk götürülür mü? Neden kendini bunca yorup kandırıyorsun?”

Köyün delisi bu defa şaşıracak bakar hepsinin gözlerine ve şöyle cevap verir;

“Tüccar Hasan bir karış toprak için akrabalarıyla kavga etti beş yıldır küsler. Nimet abla, kardeşiyle para yüzünden yıllardır konuşmaz. Salih emmi zengin olsa da bir lira fakire vermez. Ben de insanlar dünya malı için bu kadar çabalayınca, onca değer verdikleri şeyi burada bırakmayıp, mezara götürecekler sandım. O yüzden, bir bavul da ben hazırladım kendime. Ama şimdi siz ‘Kendini kandırma!’ diyorsunuz. O zaman söyleyin bana. Bu dünyaya aldanıp onca şeyi yapan mı kendini kandırıyor? Yoksa benim gibi bir delimi?”