Türkiye son günlerde siyasetin tam merkezine oturan bir kavram tartışılıyor:

“Mutlak butlan.”

CHP kurultayına ilişkin dava üzerinden gündeme gelen bu kavram, artık yalnızca hukukçuların değil, siyasi aktörlerin de dilinde.

İşin ilginç yanı ise tartışmanın sadece muhalefet cephesinde değil, Cumhur İttifakı içinde de farklı değerlendirmelere yol açıyor.

Önce kavrama bir bakalım:

“Mutlak butlan”, hukukta bir işlemin en baştan itibaren yok hükmünde sayılması anlamına gelir.

Yani yapılan işlem, hukuken hiç doğmamış kabul edilir.

Bu işlem ise elbette ki;

CHP kurultayı.

Mutlak Butlan uygulanması halinde ise bu durum;

“Mevcut yönetimin meşruiyetinin tartışmaya açılması” ve

“Önceki yönetimin yeniden gündeme gelmesi” gibi çok ağır siyasi sonuçlar doğuracak.

Tam da bu nedenle konu artık yalnızca bir mahkeme dosyası olmaktan çıktı; “Doğrudan Türkiye siyasetinin geleceğini etkileyebilecek bir başlığa dönüştü.”

Bir haberde eski AKP Milletvekili Şamil Tayyar, istinaf aşamasındaki süreçle ilgili yaptığı açıklamada, “Mutlak Butlan” kararının “Yazıldığı yönünde” kulis bilgileri paylaşırken, kararın sürpriz şekilde ertelendiğini ifade etti.

Diğer taraftan MHP Hukuk ve Seçim İşlerinden Sorumlu Genel Başkan

Yardımcısı, İstanbul Milletvekili Feti Yıldız, sosyal medya hesabından CHP’nin Mutlak Butlan davasıyla ilgili yaptığı paylaşımda, “Kılıçdaroğlu ve ekibi hukuken yetkili hale

Gelebilir” ifadelerini kullandı.

Ancak Şamil Tayyar;

AK Parti içindeki bazı isimlerle birlikte MHP lideri Devlet Bahçeli’nin de böyle bir karara karşı olduğunu öne sürdü.

Aslında Bahçeli’nin tavrı dikkat çekici.

Çünkü Türk siyasetinde çoğu zaman sert ve net pozisyon alan bir lider olarak bilinen Bahçeli’nin, böylesine kritik bir konuda “Siyasi denge” hassasiyeti göstermesi ö.nemli bir işaret olarak okunuyor. Kulislerde dillendirilen iddialara göre Bahçeli, Türkiye’nin zaten ağır ekonomik ve bölgesel sorunlarla uğraştığı bir dönemde, ana muhalefet partisinin yargı eliyle büyük bir iç krize sürüklenmesinin yeni bir siyasi türbülans yaratacağını düşünüyor.

Burada asıl soru şu:

Bir siyasi partinin iç meselesi gerçekten hukuk üzerinden mi çözülmeli, yoksa son sözü delegeler ve seçmen mi söylemeli?

Demokrasilerde mahkemeler elbette hukuka aykırı işlemleri denetler.

Ancak siyaset kurumunun alanı daraldığında, yargının verdiği her karar ister istemez siyasi sonuç üretir.

Hele ki söz konusu Türkiye’nin ana muhalefet partisi ise…

Bu nedenle “Mutlak Butlan” tartışması teknik bir hukuk meselesi olmaktan çoktan çıktı ve mesele, Türkiye’de siyasetin nasıl şekilleneceği konusuna geldi.

İşin başka bir boyutu daha var.

Toplumun önemli bir kısmı, siyasi rekabetin sandıkta yapılmasını ister.

Yargı kararlarıyla şekillenen siyaset, hangi görüşten olursa olsun seçmende güvensizlik üretir.

Çünkü vatandaş şunu düşünür:

“Benim oyumla değişmesi gereken şeyler, mahkeme koridorlarında mı belirleniyor?”

Türkiye geçmişte de benzer tartışmaları yaşadı.

Parti kapatma davaları,

Siyasi yasaklar,

Muhtıra dönemleri…

Her defasında hukuk ile siyasetin sınırları birbirine karıştı.

Ve her defasında toplum daha fazla kutuplaştı.

Sonunda vatandaş hukukun zorlama isteği doğrultusunda değil, kendi istediği doğrultuda kararını verdi.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, yeni bir siyasi gerilim hattı değil; demokratik meşruiyetin güçlenmesidir.

Eğer bir siyasi partide yanlış varsa, bunun en güçlü hakemi yine parti tabanı ve sandıktır.

Mahkeme kararları ise ancak hukukun açık ihlali durumunda devreye girmeli, siyasetin doğal akışını belirleyen asli unsur haline dönüşmemelidir.

Devlet Bahçeli kendisine “Mutlak Butlan” hakkında sorulan bir soruya beklendiği gibi şöyle yanıt verdi:

“Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet'in kurulduğu günden bugüne var olan en önemli bir siyasi kurumdur. Bu kurumun içinin karıştırılması, parçalanması, hukuki yönden zedelenmesi veyahut başka amaçlarla kullanılmasına müsaade edilmemesini temenni ederiz.”

Bahçeli’nin “Mutlak Butlana karşı durduğu” bu nokta, oldukça önem kazanıyor.

Çünkü mesele yalnızca CHP meselesi değil; “Türkiye’de siyasetin geleceğinin hangi yöntemlerle şekilleneceği meselesidir.”

Ve görünen o ki Ankara’da herkes aynı soruyu soruyor:

“Bir partinin kaderini delegeler mi belirleyecek, yoksa mahkeme kararları mı?”

DEZENFLASYON

Yıllardır aynı cümleleri dinliyoruz: “Enflasyon düşecek”,

“Düştü düşüyor”,

“Türkiye şahlanacak”,

“Sabredin, meyvesini toplayacağız.”

Ama vatandaş artık nutuklara değil, mutfaktaki yangına bakıyor.

Çünkü pazarda domatesin kilosu, markette peynirin kilo fiyatı, kiralar, faturalar ve çocukların okul masrafı siyasi sloganlarla değil, gerçek hayatla ölçülüyor.

Bugün iktidarın “Geçici” dediği her kriz nedense kalıcı hale geldi.

“Geçici” denilen hayat pahalılığı kalıcı oldu.

“Geçici” denilen kur şoku kalıcı oldu.

“Geçici” denilen alım gücü kaybı milyonların kaderine dönüştü.

Nisan ayında aylık enflasyon yüzde 4.18, yıllık enflasyon ise yüzde 32.37 olarak açıklandı.

Ancak vatandaşın cebindeki hissedilen enflasyon bunun çok daha üzerinde.

Gel de ENAG’a inanma…

2018’de “Şahlanış dönemi” denildiğinde “Dolar 6 liraydı.”

Bugün “45 lira…”

Ekmek 1.5 liraydı,

Bugün 20 lira.

Kıyma 40 liraydı,

Bugün 750 lira seviyesinde.

Bu tabloyu rakamlarla açıklamak mümkün ama esas mesele şu:

“İnsanlar artık artırarak değil, eksilterek yaşamaya çalışıyor.”

İktidar sağda-solda hâlâ başarı hikâyesi anlatıyor.

Oysa sokakta anlatılan başka bir hikâye var.

Emeklinin ay sonunu getiremediği,

Gençlerin ülkesinde gelecek göremediği,

Çalışanların maaşını alamadığı günler yaşıyoruz.

İşte bu bizim gerçek hikâyemiz.

İktidar hayal dünyasında yaşıyor adeta.

Enflasyon sadece ekonomik bir veri değilki.

Toplumun moralini, adalet duygusunu ve geleceğe olan inancını da gösterir.

Ekonomistlerin söylediği gibi mesele artık yalnızca “Enflasyon” değil, doğrudan doğruya bir “Güven krizidir.”

Bugün insanlar saf değil.

TÜİK’in açıkladığı rakamlarla, markette karşılaştıkları fiyatlar arasındaki farkı görüyor.

İktidar, “İyileşme var” diyor,

Vatandaş ise aynı maaşla yarım poşet eksik alışveriş yaptığını biliyor.

İşte tam burada ekonomi teknik bir mesele olmaktan çıkıyor; siyasi bir meseleye dönüşüyor.

Çünkü vatandaş artık;

“Sadece cebinin değil, aklının da hafife alındığını düşünüyor.”

İktidarın en büyük sorunu da burada başlıyor.

Sürekli “Sabır” isteyen ama fedakârlığı hep vatandaştan bekleyen bir düzen kuruldu.

Tasarruf vatandaşa öneriliyor ama israf kamuda sürüyor.

Kemer sıkma çalışanlara uygulanıyor ama ayrıcalık düzeni korunuyor.

Böyle bir ortamda toplumun fedakârlığa inanması mümkün değil.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil;

Güven veren kurumlar,

Bağımsız ekonomi yönetimi,

Üretimi önceleyen politikalar ve

Hukuk düzenidir.

Çünkü yatırım da, refah da güven olmadan gelmez.

Vatandaş artık şunu soruyor: “Madem ekonomi şahlanıyor, neden ben her ay biraz daha küçülüyorum?”

İktidar seçimin geleceğini bildiğinden teşkilatlarına emir yollamış:

“Sahaya inin” diye.

Ama sahada onları;

Cebi yanmış,

Enflasyona ezilmiş,

Aldığı maaşla geçinemeyen,

Gittikçe yoksullaşmış vatandaş bekliyor.

Hepsi; “24 seneden beri bizi tek başına yöneten, hatta yetmeyip Başkanlık sistemine geçtikten sonra bu hale gelmemize sebep olan bu iktidarın partilileri, acaba bize farklı olarak sahada ne diyecek?” diye merak edip duruyor…

NEANDERTALLER

Haber sitelerinde, sosyal medyada gezerken bazı konular görüyorum.

Onlarla ilgili yazmaya değer şeyler bulmaya ve sizlere aktarmaya çalışıyorum.

Hak verirsiniz belki ama, koskocaman sayfayı da doldurmak kolay değil.

Oldukça uzun bir mesai harcıyorum.

İşte o konulardan biri de buydu.

Yazıya göre atalarımız; 125 bin yıl önce “Kemik İliğini” bulmuşlar.

Yazı bundan bahsediyordu.

Haydi şimdi de ben ne demişim ona bakalım…

İnsan bazen gerçekten durup düşünüyor:

“125 bin yıl önce yaşayan Neandertaller kemik iliğinin besin değerini keşfedebiliyorsa, av organize edebiliyorsa, alet yapabiliyorsa…

Biz bu kadar uzun sürede neden hâlâ savaşan, aç kalan, birbirini kandıran bir türüz?”

Ama meseleyi biraz araştırınca, ortaya ilginç bir gerçek de çıkmıyor değil.

Çünkü Neandertaller “Aptal mağara insanı” değilmiş.

Uzun yıllar boyunca onlara haksızlık etmişiz meğer.

Bugün bilim insanları araştırmalarına göre Neandertaller:

Plan yapabiliyormuş,

Ateşi kontrollü kullanıyormuş,

Av stratejileri geliştiriyormuş,

Yaralı bireylere bakıyormuş,

Muhtemelen konuşuyormuş,

Ve en önemlisi: bilgi aktarıyormuş.

Kemik iliği meselesi de bunun çok önemli kanıtlarından biriymiş.

Bir hayvanın etini yemek kolaydır; görürsünüz ve yersiniz.

Ama kemiğin içindeki yüksek kalorili iliğin değerini anlamak başka bir aşama sayılır.

Bu;

Gözlem ister.

Deneme-yanılma ister.

Hafıza ister.

Hatta kültür ister.

Çünkü bir neslin öğrendiğini diğerine aktarması gerekir.

Yani o kemik kırıkları aslında taş devrinin “Laboratuvar izleri” gibidir.

Asıl çarpıcı soru şu olabilir:

“Neandertaller zekiydi de, biz bu devirde neden hala böyleyiz?”

Bilim adamları diyor ki:

“Zekâ tek başına yeterli değildir.

Türlerin kaderini belirleyen şey bazen iklim olur, bazen nüfus, bazen hastalık, bazen de iş birliği kapasitesidir.”

Misal; Homo Sapiens’in en büyük avantajının kas gücü değil, büyük topluluklar kurabilmesi olduğu düşünülüyor.

Bir başka ilginç noktaya da dikkat çekerek diyorlar ki:

“İnsanlık tarihi sanıldığı kadar hızlı ilerlemedi.”

Tarım yalnızca yaklaşık 12 bin yıllık.

Yazı 5 bin yıllık.

Sanayi devrimi 250 yıllık.

İnternet ise birkaç on yıllık.

Yani insanlığın dev sıçraması aslında “Dün” oldu.

125 bin yıl kulağa korkunç uzun geliyor, doğru ama insan beyninin biyolojik evrimi ile medeniyetin teknolojik evrimi aynı hızda ilerlemiyormuş.

Beynimiz hâlâ büyük ölçüde taş devrindeki beynin devamıymış.

“Bugün sosyal medya kavgası yapan insanın kafatasının içinde, mamut avlayan atalarının sinir sistemi çalışıyor” diyorlar.

Belki de en ironik gerçek şu:

Neandertaller doğayı bizden daha iyi okuyabiliyordu.

Otoriteler şöyle diyor:

Biz bugün market olmadan üç gün yaşamakta zorlanıyoruz.

Onlar ise buz çağında, yırtıcıların arasında, sıfır teknolojiyle hayatta kalıyordu.

Kemik iliğini keşfetmeleri sadece açlık değil, dikkatli gözlem yeteneğinin sonucuydu.

Benim sorduğum; “125 bin yılda ancak bu kadar mı geliştik?” sorusuydu.

Gelen cevap ise şu:

“Bu kadar gelişmiş teknolojiye rağmen, doğayı anlamakta ve birbirimizle yaşamayı öğrenmekte gerçekten ilerleyebildik mi?”