Küresel ısınma ve mevsim düzensizlikleri ayan beyan görülüyor. Yurdun farklı bölgelerinde meydana gelen seller, fırtınalar, hatta kar yağışları gıda güvenliğini de tehdit ediyor. Daha önceleri de meydana gelen bu düzensiz yağışlar, kuraklıklar, atasözlerinde de görülüyor. Ürün ambara girmedikçe senin değildir şeklindeki atasözü Anadolu’nun kadim kültüründe yer alıyor.
Ne kadar müdahale edilirse edilsin, doğal şartlar bir şekilde yeryüzünü kendine göre şekillendiriyor. Yollar, otobanlar, göl ve göletler, doğal yaşamı kökünden etkiliyorsa da, zaman içerisinde doğal yaşam alanları aslına dönüyor. Yoksa elden çıkıp gidiyor.
Her bölgenin, her yörenin belli iklim ve topoğrafik özellikleri var. Bunları değiştirmenin imkânı yoktur. Dolayısıyla doğal şartlara uygun hareket etmek, doğaya çok fazla müdahale etmemek gerekir. Bir yerde mevcut doğal koşulları daha iyi değerlendirmenin yollarını aramak, doğasını bozmadan ürün almaya çalışmak gerekmektedir.
Karadeniz bölgesinde meydana gelen yağışlar, maden sahalarındaki susuzlaştırma ve atık toplama havuzlarını taşırdı. Dereler Karadeniz’e kimyasal taşımaya başladı. Tedbirsizlik ve plansızlığı adeta cezalandırdı.
Şanlıurfa, Gaziantep ve Adıyaman’da fırtına ve sel ekili dikili alanlarda ciddi zararlar meydana getirdi. Antepfıstığı ciddi zarar gördü. Hububat neredeyse yerle bir oldu. Oysa bir ay sonra hasat edilecekti. Şanlıurfa’da sel evlerin içinden sokağa taşıyordu.
Eski dere yataklarına bakılacak olursa, bir yörenin hangi yağış özelliklerine sahip olduğu, yağışların oluşturabileceği taşkınlar az çok tahmin edilebilir. Ancak insanoğlu elinde makine gücüne dayanarak yapıyı değiştirmeye çalışmakta ve sonuçlarını çok ağır bir şekilde ödemektedir. Dolayısıyla eskilerin yerleşimi ve alan kullanımının çok daha akıllıca olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bir yörenin yüzey alanı incelenecek olursa, havzanın hangi yağış yoğunluğuyla ne kadar su toplayabileceği, yüzey akışının ne kadar zamanda derelerde toplanarak sele dönüşebileceği en küçük ayrıntısına kadar tahmin edilebilir. Karayolları üzerinde yapılan köprü ve menfezlerin biraz fazla sayılabilecek bütün yağmurlarda suyu taşıyamadığını ve suyun yolun üzerinden geçtiğini hemen herkes görmüştür. Bunları bile bile hala köprü ve menfezlerin yolun tesviyesine uydurularak basık yapılmasını anlamak mümkün değildir.
Eski yerleşim yerlerinin yağmurdan zarar gördüğüne hiç kimse şahit olmamıştır. Ancak son elli altmış yılda yapılan ev, ahır, ağıl ve benzeri yapılar küçük bir taşkında sular altında kalmaktadır. Oysa teknoloji geliştikçe, sel ve diğer afetlerin boyutları hakkında daha geniş bilgi sahibi olma şansı vardır.
Suyu durdurmak imkânsızdır yürüdükten sonra. Bu nedenle sel vakalarını doğal süreç içerisinde değerlendirmek ve selin varlığına göre yapılanmak gerekir. Köprü ve menfezlerin tıkanması önlenebilir. Yağışların yüzey akışına geçişi yavaşlatılabilir.
Gerek yerleşim ve ulaşım gerekse diğer altyapı ve yerleşim uygulamalarında meteorolojiden ve coğrafyadan daha fazla yararlanma zorunluluğu vardır. Yoksa doğaya kafa tutmanın anlamı yoktur.