Herkesin artık bildiği üzere Türkiye uzun süredir yalnızca ekonomik bir kriz yaşamıyor, aynı zamanda bir güven krizi de yaşıyor.

İnsanlar artık cebindeki paranın değer kaybetmesine olduğu kadar, geleceğe dair umutlarının aşınmasına da tepki gösteriyor.

Çünkü mesele sadece enflasyon değil; Mesele, “Yarın ne olacağını kimsenin kestirememesi.”

Bugün yayımlanan anketlere bakıldığında “İktidarın işinin her geçen gün zorlaştığı” görülüyor.

Özellikle genç seçmen ile emeklilerdeki memnuniyetsizlik dikkat çekiyor.

Ancak burada asıl soru şu:

Eğer iktidar gerçekten kaybetme ihtimaliyle karşı karşıyaysa, (önündeki iki yıllık süreçte) neyi hedefliyor olabilir?

Çünkü ekonominin mevcut şartlarda kısa sürede toparlanması kolay görünmüyor.

Türkiye’nin sorunu artık yalnızca faiz, kur veya enflasyon problemi değil.

Üretimden hukuka, eğitimden liyakate kadar uzanan yapısal bir güven aşınması var.

Böyle dönemlerde seçmen sadece maaşına değil; “Devletin ciddiyetine, kurumların güvenilirliğine ve yarının öngörülebilir olup olmadığına” bakar.

İktidarın önündeki en büyük handikap da burada başlamıyor mu zaten?

Eskiden ekonomik krizler kısa süreli pansumanlarla ötelenebiliyordu.

Bugün ise toplumun geniş kesimleri artık günlük rahatlamalarla ikna olmuyor.

İnsanlar marketteki fiyatı da görüyor, kirayı da görüyor, çocuklarının gelecek kaygısını da görüyor.

Bu yüzden seçim stratejisinin “Milleti mevcut şartlara alıştırmak” üzerine kurulması artık eskisi kadar kolay işlemeyebilir.

Evet, seçim dönemlerinde;

Maaş artışları,

Destek paketleri,

Kredi genişlemeleri veya

Geçici rahatlatmalar mutlaka olacaktır. Ancak seçmen artık şunu soruyor:

“Bugün verilen destek, yarın yine cebimden daha büyük kayıpla çıkacak mı?”

İşte bu soru, Türkiye’de siyasetin yeni kırılma noktasıdır.

Çünkü toplum ilk kez;

“Yalnızca bugünü değil, sürdürülebilir bir yarını talep ediyor.”

Muhalefet cephesine bakıldığında ise başka bir problem var:

“Dağınıklık.”

İktidara yönelik ciddi bir yorgunluk ve değişim isteği var.

Fakat muhalefetin bu enerjiyi tek bir hedefe dönüştürmekte zorlandığı da ortada.

Seçmen artık yalnızca “İktidar gitsin” söylemiyle yetinmiyor.

“Peki yerine ne gelecek?” sorusunun cevabını duymak istiyor.

Tam da bu yüzden, son dönemde merkez sağdan çıkabilecek isimlerin yeniden dolaşıma sokulması dikkat çekiyor.

Ali Babacan gibi isimlerin kamuoyunda yeniden öne çıkarılması tesadüf değil.

Çünkü Türkiye’de seçimler hâlâ büyük ölçüde merkez seçmenin psikolojisi üzerinden şekilleniyor.

Özellikle kararsız seçmen, sert ideolojik kamplaşmalardan ziyade ekonomik güven veren, sakin ve teknik profillere daha yakın durabiliyor.

Fakat burada muhalefetin çok dikkatli olması gereken bir nokta var.

Toplum artık “Uzlaşma adına heyecansız aday” formülünden yoruldu.

Geçmişte yaşanan bazı adaylık süreçleri seçmende şu duyguyu bıraktı:

“Biz kazanacak aday değil, kimseyi rahatsız etmeyecek aday arıyoruz.”

Oysa bugün toplumun ihtiyacı olan kişi, yalnızca tansiyonu düşürecek bir isim değil,

Aynı zamanda;

Güven verecek,

Kriz yönetebilecek ve

Ortak aklı temsil edecek güçlü bir siyasi irade.

Türkiye’nin önümüzdeki seçimde yaşayacağı şey muhtemelen klasik bir sağ-sol yarışı olmayacak.

Asıl yarış şu olacak:

“Devleti yeniden kim ciddileştirebilir?”

Çünkü vatandaş artık sadece ekonomik vaat duymak istemiyor.

Hukukun işlemesini,

Kurumların bağımsız olmasını,

Liyakatin geri gelmesini ve

Kuralların kişilere göre değişmemesini istiyor.

İşin en dikkat çekici tarafı ise şu:

Bugün toplumun önemli bir kısmı, koalisyon fikrine geçmiş yıllardaki kadar sert bakmıyor.

Bir dönem “İstikrarsızlık” korkusuyla reddedilen koalisyonlar, artık bazı seçmenler tarafından “Denge mekanizması” olarak görülmeye başlandı.

Çünkü tek merkezde aşırı güç birikiminin yarattığı sorunlar toplumda yeni bir siyasal arayışı tetikledi.

Belki de Türkiye’nin önünde duran yeni dönem, tek başına güçlü liderlerden çok; ortak akıl üretebilen yönetim modellerini zorunlu kılacak.

Fakat hangi parti kazanırsa kazansın değişmeyecek bir gerçek var:

Türkiye’nin artık günü kurtaran politikalardan çıkıp uzun vadeli bir devlet aklına ihtiyacı var.

Çünkü toplum yoruldu.

Gençler umut arıyor.

Orta sınıf eriyor.

Emekliler geçinemiyor.

Çalışanlar geleceğini planlayamıyor.

Ve en önemlisi, insanlar artık yalnızca seçim kazanmayı değil, ülkenin yeniden normalleşmesini istiyor.

Belki de siyasetin duyması gereken en güçlü mesaj tam olarak budur:

“Millet artık slogan değil, istikrarın gerçekten hissedildiği bir hayat istiyor…”

ÇALIŞMIYOR MU?

Çanakkale Belediye Başkanı Muharrem Erkek için son iki yıldır en sık kurulan cümlelerden biri şunlardı:

“Görünmüyor.”

“Bir şey yapmıyor.”

“Hizmet yok.”

Türkiye’de yerel siyasetin önemli bir sorunu vardır: “Görülen iş ile yapılan iş çoğu zaman aynı şey değildir.”

Herkes meydana bakar, sokağına bakar, çarşıya, pazara bakar.

Asfalt döktüğünde herkes görür.

Doğrudur.

Ancak bir de madalyonun diğer tarafı var:

Yerin altındaki yağmur suyu hattını,

İçme suyu şebekesini,

Kanalizasyon yenilemesini kimse görmez. Çünkü onlar vitrine değil, geleceğe yapılan yatırımlardır.

Başkanın geçtiğimiz Cumartesi günü düzenlediği, “Yaşadığımız Şehir” lansmanına bir basın mensubu olarak katıldık.

“Bakalım” dedik, “Halkın sorularına nasıl yanıt verecek?”

Çünkü ilk kez iki yıllık dönemin işi;

Rakamlarla,

Projelerle,

Planlarla ve

Somut verilerle topluca ortaya kondu.

Ve ortaya çıkan tablo, “Hiçbir şey yapılmıyor” söylemine ciddi biçimde cevap niteliğindeydi.

Tabi bu arada halkın ne beklediği de önemliydi.

Ama belediye olarak öncelikler önemliydi.

30 kilometreyi aşan altyapı çalışması yapılmış mesela.

Bu küçümsenecek bir rakam değil tabi.

14 kilometre içme suyu hattı yenilenmiş.

7,5 kilometre kanalizasyon hattı ve 8,2 kilometre yağmur suyu altyapısı düzenlenmiş.

Artık iyi belediyecilik artık sadece kaldırım yapmak değil.

Suyu yönetmek,

Şehri afetlere hazırlamak,

Kaynak korumak ve

Kenti geleceğe hazırlamaktır önemli görevleridir.

Eski bir arıtma yöneticisi olarak özellikle “Mor Şebeke” projesi bu açıdan dikkatimi çekmedi değil.

Arıtılmış atık suyun yeniden kullanımını hedefleyen bu sistem güzel bir girişimdi.

Verilen rakamlarla Türkiye’de birçok büyükşehirde bile tam anlamıyla uygulanamazken, Çanakkale’de hayata geçirilmesi şehir açısından önemliydi.

Bu, sadece çevreci değil aynı zamanda ekonomik bir yatırım olarak sunuldu ki doğruydu.

Ulaşım şehrimizin oldukça şikâyet alan bir konusu olmuştur her zaman.

Bu alana yapılan yatırımlar da dikkatimi çekti. Zira belediye otobüsü sayısının 19’dan 52’ye çıkarılması, toplu taşımada ciddi bir kapasite artışı anlamına geliyor.

Bu konuya el atıldığı belli oluyor.

 Öğrenci abonmanı,

Kadınlar için sınırsız durak uygulaması,

Engellilere yönelik “Beni Al” sistemi gibi sosyal odaklı projeler ise çağdaş belediyeciliğin uygulaması olarak hayata geçirilmiş.

Eksikler yok mu?

Elbette var?

Kent trafiği hâlâ Çanakkale’nin temel sorunlarından biri.

Otopark problemi çözülmüş değil.

Bazı mahallelerde yol ve düzenleme çalışmaları vatandaşın istediği hızda ilerlemiyor.

Şehir estetiği konusunda daha güçlü dokunuşlar bekleyen geniş bir kesim var.

Ancak adil değerlendirme yapmak gerekirse:

Bir belediyeyi eleştirmenin yolu, yapılan şeyleri yok saymak, hiçbir şeyi de görmemek değildir.

Yiğidi öldüreceğiz ama hakkını da vereceğiz.

Muhalefet de, vatandaş da eleştirisini gerçek veriler üzerinden yapmalı.

Bugün Türkiye’de birçok belediye SGK borçlarıyla, maaş ödemeleriyle ve ekonomik darboğazla mücadele ederken; Başkanın, “SGK ve vergi borcumuz yok” açıklaması ve bütçenin, “178 milyon lira fazla vermesi” dikkat çekilecek bir husus olarak önümüze kondu.

Bu veriler yönetsel bir başarıyı ortaya koyuyor elbet.

Asıl mesele şu:

Çanakkale’de son iki yılda “Gösterişli” işler mi yapıldı, yoksa “Kalıcı” işler mi?

Anlaşılan o ki yönetim tercihini ikinci yoldan kullanmış durumda.

Siyasette algı her zaman güçlüdür.

Sessiz çalışan belediyeler bazen görünmez hale gelir.

Gürültülü siyaset ise çoğu zaman daha fazla dikkat çeker.

Cumartesi günkü yapılan 2 saatlik lansmanda, şunu gördük ki;

Ortada gözle pek görünmeyen ancak, anlatılabilecek ciddi bir çalışma vardı.

Peki, şimdi ne olacak?

Bundan sonrası daha kritik.

Çünkü altyapı yatırımlarının ardından vatandaş, artık günlük yaşamında daha görünür dönüşümler görmek isteyecek.

Trafikte rahatlama,

Yeni sosyal alanlar,

Estetik dokunuşlar,

Ekonomik nefes aldıracak projeler ve

Yaşam kalitesini doğrudan artıran hizmetler bundan sonraki dönemin belirleyicisi olacak.

Yerel yönetimlerde ikinci yarı her zaman daha zordur.

Çünkü artık mazeret değil sonuç beklenir.

Cumartesi günü yapılan lansman, geçmiş iki yılın muhasebesiydi.

Genellikle altyapılarla uğraşıldığı aktarıldı.

O halde sıra şimdi artık üstyapılara gelmiştir sanırım.

Önümüzdeki üç yıl ise bu projelerin şehir hayatına ne kadar yansıyacağının sınavı olacak.

Bu sınav sonucu seçimi de etkileyecek…

MADEN ATIKLARI

“Giresun’daki madenin atıkları Çatalağaç Deresi’ne karıştı” şeklinde bir haber gördüm.

Yani bu atıklar derelere karışabiliyormuş.

Yapay zekaya sordum.

Dedim ki;

Bu haber doğru mu?

Maden havuzu nedir?

Bu havuz patlar mı?

Patlarsa ne olur?

İşte tarafsız cevabı:

Özellikle altın, bakır, kurşun-çinko gibi madenlerde cevher işlendikten sonra geriye kalan ince çamur; su, ağır metal ve bazen kimyasal içeren karışım hâlinde dev havuzlarda tutulur.

Bu tip havuzlar gerçekten vardır ve dünyada binlercesi bulunur.

Teknik adı çoğu zaman:

“Atık barajı” (tailings dam)

“Flotasyon atık havuzu”

“Siyanür havuzu” (eğer altın madeni ise) “Çökeltme havuzu” olabiliyor.

Patlar mı?

Evet, maalesef patlayabilir veya çökebilir.

Bunun dünyada ve Türkiye’de örnekleri oldu.

Giresun’daki bir olayda siyanürlü atık havuzunun patladığı ve zehirli atığın dere/baraj sistemine karıştığı haber olmuştu.

Bu tür felaketler genelde:

Baraj setinin zayıf yapılması,

Aşırı yağmur,

Deprem,

Kötü drenaj,

Fazla doluluk,

Denetim eksikliği gibi nedenlerle yaşanıyor.

Patlarsa ne olur?

En kötü senaryoda:

Zehirli çamur dereye akar,

Ağır metaller suya karışır,

Balık ölümleri olur,

Tarım arazileri kirlenir,

İçme suyu riske girer,

Toprak yıllarca zarar görebilir,

Aşağıdaki köyler için fiziksel sel/çamur tehlikesi oluşabilir.

Özellikle siyanür kullanılan altın madenlerinde kamuoyu hassasiyeti bu yüzden çok yüksek.

Türkiye’de bu risk ciddi mi?

Evet.

Çünkü Türkiye’de; Çok sayıda maden projesi var, bazıları dağlık ve yağışlı bölgelerde, bazıları dere havzalarına yakın, ayrıca deprem riski bulunan alanlarda.

Bu yüzden “Maden atık havuzları” çevre mühendisliği açısından yüksek riskli tesisler sayılıyor.

İşte size vahşi madenciliğin önünde duranların yıllarca anlatmak istediği konu buydu ve bunu size Yapay Zekâ özetledi.

İster inanın, ister inanmayın ama bir risk altında olduğumuzun veya olacağımızın göstergesini ortaya koydu...