Takvimler bayramı gösteriyor.
Ekranlarda neşeli reklamlar, alışveriş merkezlerinde kalabalıklar, vitrinlerde “Bayram indirimi” yazıları…
Peki ya sokakta, pazarda, mutfakta durum ne?
Asıl soruyu yüksek sesle sormak gerekiyor:
"Fakir fukaraya gerçekten bayram geldi mi?"
Bu ülkede artık bayram, herkes için aynı anlama gelmiyor.
Bir kesim için tatil, seyahat, bol sofralar demekken;
Çok daha geniş bir kesim için bayram, biraz daha derin bir hesap kitap, biraz daha artan bir mahcubiyet demek.
Çünkü gerçekler, bayram tebessümünün ardına saklanamayacak kadar ağır.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan için hayat, “Geçinmek” değil “Dayanmak” üzerine kurulu.
Resmî ve gayriresmî veriler bir araya getirildiğinde tablo çarpıcı:
Yaklaşık 40 milyon insan fakirlik sınırında yaşam mücadelesi veriyor.
20 milyona yakın insan ise açlık sınırının altında, yani temel gıda ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorlanıyor.
Daha da çarpıcı olanı, yaklaşık 60 milyon insanın hayatının ise asgari ücret ekseninde dönmesi.
Bu, yalnızca bir ekonomik veri değil; bu, bir yaşam biçimi dayatmasıdır.
Asgari ücret artık bir taban değil, bir ortalama haline gelmiş durumda.
İnsanlar aldıkları maaşla kira mı ödesin, faturaları mı kapatsın, çocuğuna ayakkabı mı alsın, yoksa mutfağı mı doldursun?
Her tercih, başka bir eksikliğe dönüşüyor.
Bayram geldiğinde ise bu eksiklikler daha görünür hale geliyor.
Çünkü bayram, paylaşmanın, bolluğun ve birlikte olmanın simgesi olmalıydı.
Ama gerçek şu ki;
Bu ülkede servetin büyük bölümü, nüfusun çok küçük bir kesiminin elinde toplanmış durumda.
Ekonomik kaynakların önemli bir kısmı yüzde 2’lik bir kesimin kontrolünde.
Geriye kalan milyonlar ise giderek daralan bir pastadan pay almaya çalışıyor.
Bu tablo, yalnızca gelir eşitsizliğini değil, umut eşitsizliğini de büyütüyor.
Bir baba çocuğuna bayramlık alamıyorsa, bir anne mutfakta “İdare ederiz” cümlesini her gün biraz daha sessiz kuruyorsa, gençler geleceği bu ülkede değil başka yerlerde arıyorsa; orada bayramdan söz etmek zorlaşır.
Çünkü bayram, sadece takvimde değil, insanların kalbinde yaşanır.
Bugün sokakta, pazarda, emeklinin kuyruğunda, işçinin servisinde dolaşan duygu ortak: "Yorgunluk."
Çalışanlar sadece fiziksel olarak değil, zihinsel olarak da tükenmiş durumda.
Çok çalışıp az kazanmanın, hatta bazen çalışıp yine de geçinememenin yarattığı bir yıpranma bu.
Bayram, hatırlamaktır.
Ama neyi?
Paylaşmayı, dayanışmayı, birbirini görmeyi…
Oysa biz uzun zamandır en alttakileri görmezden geliyoruz.
Onların bayramını, onların sevincini, onların ihtiyacını…
Bu yüzden soruyu bir kez daha sormak gerekiyor:
"Fakir fukaraya gerçekten bayram geldi mi?"
Eğer bir ülkede milyonlar bayram sabahına borçla, eksikle, kaygıyla uyanıyorsa; o bayram, herkes için bayram değildir.
Ve belki de en büyük mesele, bunu artık normal kabul etmeye başlamamızdır.
ÇABUK İŞ
“En çabuk bulunan iş hangileri” diye sordum yapay zekâya.
"Say bakalım 5 tanesini" dedim.
Kastedeceğim şeyler genelde düşük giriş bariyeri, hızlı işe alım süreci ve sürekli talep olan alanlar olacaktır.
Türkiye’de (özellikle büyük şehirlerde) en hızlı iş bulunabilen 5 iş türünü net şekilde sıralayayım:
1. Garsonluk / Servis Elemanı
Restoran ve kafelerde personel sirkülasyonu çok yüksektir.
Deneyim çoğu zaman şart değildir.
Aynı gün işe başlama ihtimali vardır.
Özellikle turistik bölgelerde talep süreklidir.
2. Kurye (Moto veya Araçlı)
Yemek ve paket servis sektörü büyüdükçe en hızlı iş bulan alanlardan biri olmuştur.
Yemeksepeti
Getir
Trendyol Go
gibi platformlar sürekli kurye arar.
Ehliyet ve araç varsa hemen başlanabilir.
3. Depo / Paketleme Elemanı
E-ticaret patlaması bu işi “Altın bilezik” haline getirdi.
Vardiyalı sistem yaygındır.
Deneyim genelde aranmaz.
Hızlı işe alım yapılır.
4. Çağrı Merkezi Müşteri Temsilcisi
Özellikle büyük şehirlerde çok sayıda açık pozisyon olur.
Diksiyon ve temel bilgisayar bilgisi yeterli.
Eğitim verilip kısa sürede işe başlatılır.
Evden çalışma seçeneği de olabilir.
5. Temizlik / Günlük İşler
Ev, ofis veya apartman temizliği gibi işler en hızlı bulunanlardandır.
Günlük veya haftalık çalışma imkânı.
Referansla çok hızlı iş bulunabilir.
Nakit ödeme yaygındır.
İŞE GİRME OLASILIĞI
"Türkiye'de üniversite mezunu olarak kendi mesleğinde işe girme olasılığı kaçtır ve bu meslekler hangileridir?"
diye sordum yapay zekaya işte yanıtı.:
Bu sorunun tek bir “Resmî yüzde” ile net cevabı yok; çünkü Türkiye’de “Kendi alanında çalışma” farklı veri setlerinde farklı tanımlanıyor.
Ancak mevcut araştırmalar ve saha verileri üzerinden gerçekçi bir çerçeve çizebiliriz:
Türkiye’de mezunun kendi alanında çalışma oranı
TÜİK ve YÖK verileri + çeşitli kariyer araştırmalarına göre:
*Üniversite mezunlarının yaklaşık %25-%40’ı kendi bölümüne doğrudan uygun işte çalışıyor.
*Daha geniş tanımla (yakın alanlar dahil):
%50-%60 civarında bir kesim “Okuduğu alanla ilişkili” işlerde yer alıyor.
Bu da şu anlama geliyor:
Her 10 mezundan 4-5’i tamamen farklı bir iş yapıyor.
Neden bu oran düşük?
*Bölüm-piyasa uyumsuzluğu
*Mezun sayısının çok hızlı artması
*Tecrübe beklentisi (yeni mezun paradoksu)
*Üniversiteler arası kalite farkı
*Network (çevre) etkisi
Kendi alanında iş bulma ihtimali EN YÜKSEK bölümler
Bu alanlarda oran genelde %60-90 aralığına çıkabiliyor:
Sağlık alanı
Tıp
Hemşirelik
Eczacılık
Mezun = meslek (en net alan)
Hukuk
Avukatlık
Hakimlik / savcılık (sınavla)
Süreç zor ama alan dışına kayma oranı düşük.
Teknik meslekler (uygulamalı olanlar)
Elektrik-Elektronik Teknikerliği
Makine Teknikerliği
CNC / üretim odaklı bölümler
Sanayi ihtiyacı yüksek (özellikle Bursa gibi şehirlerde)
Bilişim / Yazılım
Yazılım mühendisliği
Bilgisayar mühendisliği
Yetenek varsa diplomadan bağımsız bile iş bulunabiliyor.
Denizcilik-Havacılık (niş alanlar)
Gemi makineleri
Pilotaj
Mezun az, ihtiyaç spesifik
Kendi alanında iş bulma ihtimali DÜŞÜK bölümler
Bu alanlarda oran çoğu zaman %10-30 bandına düşüyor:
Sosyal bilimlerin bazı alanları
İşletme
İktisat
Kamu yönetimi
Çok mezun, az spesifik iş
Sanat ve iletişim
Radyo-TV
Güzel sanatların bazı dalları
Yetenek + network şart
Genel / yönsüz bölümler
Tarih
Felsefe
Sosyoloji
Akademi dışında alan dar
Kritik gerçek (çok önemli)
Diploma tek başına artık belirleyici değil.
Şu 3 faktör sonucu dramatik şekilde değiştiriyor:
Staj / deneyim
Network (çevre)
Ek beceriler (dil, yazılım, sertifika)
Aynı bölümde okuyan iki kişiden biri işsiz kalırken diğeri çok iyi yere gidebiliyor.
Net sonuç
Türkiye’de “Okuduğum işi yaparım” garantisi yok…
Ama doğru alan+doğru hazırlık ile bu oran %80’lere kadar çıkabiliyor.
İşinize yarayacak
YAPAY ZEKÂLAR
1) Gemini:
Her türlü problemi çözer.
2) Perplexity:
İstediğin her şeyi araştırır.
3) Kling AI:
Yapay zekâ videolar üretir.
4) Luma:
3D modeller oluşturur.
5) Suno:
Müzik besteler.
6) Hemingway App:
Kusursuz yazılar yazdırır.
7) CapCut:
Videoları profesyonel düzenler.
8) YouLearn:
YouTube videolarını saniyeler içinde özetler.
9) Canva:
Tasarımları tek tıkla hazırlar.
10) ElevenLabs:
Gerçekçi sesleri klonlar.
11) Descript:
Podcast ve videoları kolayca düzenler.
Bu isimleri bir paylaşımdan aldım.
Daha niceleri var tabi işinize yarayacak.
Liste elinizin altında bulunsun, acil durumlarda kullanırsınız.
Ben ChatCPT kullanıyorum çoğunlukla.
Siz de araştırın, en çok hangisi işinize yararsa, fazla para vermeden işinizi hangisi görürse onu bulun ve çalışın.
Zira resmen lebiderya şeklinde seçeneğiniz var…
MAVAL
Bugün birine “Maval okuma” dediğimizde, çoğu zaman "Sabrımızın taştığını" anlatırız.
"Lafı uzatan, asıl meseleye bir türlü gelemeyen ya da sözü gereksiz yere dolandıran" kişilere yöneltilmiş hafif sitemli bir ifadedir bu.
Oysa bu deyimin kökenine indiğimizde, karşımıza sokakların içinden doğmuş, duyguyla yoğrulmuş bir müzik geleneği çıkar.
Bir zamanlar eski İstanbul’un dar sokaklarında, kahvehanelerinde ve kalabalık meydanlarında gezgin müzisyenler dolaşırdı.
Ellerinde çoğu zaman “Kabak” diye anılan basit bir çalgı, dillerinde ise uzun, ağır tempolu ezgiler…
Bu ezgiler, Arap coğrafyasından taşınan ve “Maval” adı verilen sözlü müzik geleneğinin bir parçasıydı.
Maval, özellikle Mısır ve Şam gibi kültür merkezlerinde gelişmiş, "Doğaçlamaya dayalı bir anlatım biçimiydi."
Bir şarkıdan çok daha fazlasını ifade ederdi: İçinde "Aşk" vardı, "Ayrılık" vardı, "Toplumsal acılar" ve "Gündelik hayatın izleri vardı.
Çoğu zaman bir hikâyeyle başlar, dinleyiciyi yavaş yavaş içine çeker, ardından melodik bir yükselişle adeta bir duygusal boşalmaya dönüşürdü.
Bu yönüyle Anadolu’daki uzun havaları ve sözün, müziğin önüne geçtiği o içli anlatım geleneğini hatırlatır…
İstanbul’da bu geleneğin izleri özellikle Ramazan gecelerinde daha belirgin hale gelirdi.
Kahvehanelerde toplanan kalabalıklar, "Maval" okuyan sanatçıları dinler, anlatının içine çekilirdi.
Müzisyen, çoğu zaman doğaçlama bir olay örgüsü kurar; kimi zaman bir aşk hikâyesi, kimi zaman bir haksızlık ya da bir ayrılık üzerinden ilerlerdi.
Dinleyici, bu uzun anlatının içinde adeta kaybolur, hikâyenin sonunda gelen şarkıyla birlikte duygusal bir zirve yaşardı.
Ancak her güzel şey gibi bu anlatım tarzı da zamanla farklı bir anlam kazandı.
"Uzun uzun konuşmak, konudan konuya atlamak ve asıl meseleye geç kalmak…"
İşte bu özellikler, mavalın sahnedeki estetik gücünden koparılarak gündelik dile taşındı. Böylece “Maval okumak” deyimi doğdu.
Bugün bu deyimi kullandığımızda, çoğu zaman içinde taşıdığı o zengin kültürel geçmişi hatırlamıyoruz.
Oysa bu söz, bir zamanlar sokaklarda yankılanan bir sanatın, doğaçlamanın ve hikâye anlatıcılığının izlerini taşır.
Belki de bu yüzden, her “Maval okuma” çıkışının arkasında farkında olmadan bir geleneği de susturuyoruz.
Yine de meseleye biraz daha geniş bakmak mümkün.
Günümüzde hızın kutsandığı, kısa ve net olmanın makbul sayıldığı bir dünyada yaşıyoruz.
Her şeyin özetlenmesini, hızla tüketilmesini istiyoruz.
Böyle bir çağda “Maval” gibi sabır isteyen, dinleyiciyi yavaş yavaş içine çeken anlatım biçimlerinin değeri daha da iyi anlaşılmalı belki de.
Kim bilir…
Belki de bazen “Maval” dinlemeye yeniden ihtiyacımız vardır.
Sadece sonuca değil, anlatının kendisine kulak vermeye.
Çünkü bazen asıl mesele, anlatılan hikâyenin içinde gizlidir; kısa cümlelerin değil, uzun sözlerin arasında…
Ve belki de bu yüzden, her uzun söz gereksiz değildir.