Ülkemizde, madencilik faaliyetleri genel anlamda şirketlere verilen büyük imtiyazlar üzerine kurulmuştur...
Bu şirketlerin büyük bir çoğunluğu da ya tam yabancı sermayelidir ya da siyaseten kendisine bütün kapıları açabilecek siyasi erke yakın veya akraba olan küçük ortaklı , bir de yapıya sahiptir...
Siyasi erk, ülkemizi pazarlarken sömürge ülkelerinde bile uygulanması mümkün olmayacak şartları ilan etmektedir.
Gelin maden çıkarın, çıkaracağını madenin %4'ünü bize bırakın. Diğer kazancınızı da vergi ödemeden ülkenize götürün, demektedirler.
Bir de çıkarılacak maden hakkında da şirket beyanda bulunacak ve biz de onu kabul edeceğiz...
Yani, adam bir kilo maden çıkardığını beyan etse ve yüz kilo madeni yurt dışına çıkarsa bizim bunu tespit edip yaptırım uygulayacak durumumuz yok...
Aksine, yabancı maden şirketi ne var ne yok, alacağını aldığı an, işletmeyi öyle bırakmakta ve herhangi bir rehabilite çalışması yapmadan çekip gitmekte...
Kapatılan maden sahaları için de olumlu bir bakış oluşturacak bir şey görmemekteyiz...
Başlangıçta, şirket geliyor. Üç otuz paraya bir sahayı alıyor. Altın çıkaracağım, diyor. Buna göre çevre için bir tedbir almadan( İliç faciasında olduğu gibi) vahşi madencilik yapıyor. Liç yığınları oluşturuyor. Şiddetli yağış sonucu, liç yığınlarının olduğu yerden siyanür ve diğer kimyasallar akarak bizim derelerimizi ve ırmaklarımızı kirletiyor. İliç, Giresun ve Bursa örnekleri gibi doğamız kirleniyor. Bu kirlilikleri, yaklaşık bir asırlık süre içinde doğal yollarla kendisini temizlesin, diye öyle bırakılıyorlar...
"Bunda ne var?" diye soracaklar için, bu yörede yaşayan kişiler, önce madende çalışan bireyleri varsa bu işe göz yumuyor. Sonra, arazileri üç otuz paraya ellerinden alınıyor. İş makinelerinin gürültüsü ve tozlardan olumsuz etkileniyorlar. Sonra, maden kayaçlarda olduğu için yoğun patlamalar gerçekleştiriliyor. Böylece, morfolojik yıkım başlıyor. Sonra mutad akışı olan doğal çeşmelerin suları kesiliyor. Doğal olarak, doğada var olan önce bitkiler ( toprak sıyırıldığı için), sonrada faunayı oluşturan hayvanlar başka bir çevreye taşınmak zorunda kalıyor...
Maden sahası, ormansa ormanlar, fındıklık ise fındık ağaçları , zeytinlik ise zeytin ağaçları yok ediliyor... Yani" Çevre Yıkımı "oluşuyor.
Bu arada, bu yörede yaşayan insanlar, hayvancılık yaparak geçiniyorsa hayvanlarını otlatacak mera veya arazi bulamıyor... Böylece, küçük üretimle hayatını idame ettirecek kişiler, üretimde olamadığı için açlığa mahkum olmaktadırlar ve bir de zorla kamulaştırma yapıldığı için tapu kayıtlarında gösterilmiş olan rakam ne ise o ödenip kişi yaşadığı yerden kovalanmaktadır ki asıl sosyolojik yıkım o zaman başlamaktadır... .
Kişiler, atalarının da yüzlerce yıldır yaşadığı ve dedelerinin gömülü olduğu mezarlıkları bile terk etmek zorunda bırakılıyor ki bu toplumsal hafızayı ve bir vatana mensup olma duygusunu da ortadan kaldırmaktadır... İnsanlarımız kendi vatanında parya durumuna düşmektedir...
Bu yıkım toplumumuzun sosyolojik yapısını da olumsuz etkilemektedir.
Ben, madenden önceki hayat ve madenden sonraki hayat hakkında sosyolojik değişiklikler nelerdir? Ekonomik yapı nasıl etkilenmiştir? Madenciliğin hem de vahşi madenciliğin uygulandığı ülkemizde insanlarımızın ne kadar mutlu olabildiklerini ortaya koyabilen bir çalışma görmedim.
Varsa ve bu madencilik uygulamasını olumlayan bir üslupla yazılmış bir çalışmaysa bu çalışmayı okumak isterdim. Çünkü, hangi vicdan böyle bir şey yazabilmiş, görmek isterdim.
Son söz olarak da bir talebimiz var!
Kamu otoritesi, son on yıllık kanser vak'alarının sayısını, kanserli hastaların nerelerde tedavi gördüklerini, bu tedavi için devletin ödemek zorunda olduğu maddi değerin büyüklüğünü, bize yıl yıl aktarsın. Sonra, madencılıkten devletin elde ettiği gelirin miktarını da açıklasın.
Biz de böylece ne yaman ve güzel gelir elde etmişiz, akıllıca iş yapmışız diyelim!
Açıklayın da bilgi sahibi olalım, cehaletimiz bitmiş olsun..
Son söz olarak, dünyayı yöneten güce de bir mesaj veriliyor, diye düşünüyorum. . "Bizden ne isterseniz veriyoruz, daha da verebiliriz... Yeter ki bizi kubura süpürmeyin!"
Ülkemizin insanlarına dökeceğimiz gözyaşlarımız da kalmadı. Ülkemizin pınarları nasıl kurumuşsa bizim de göz pınarlarımız kurudu...
Yazık!
