Yüz yıllar içinde, her önüne gelenin bir şey istediği, mazlum ve mağdur insanların yaşadığı toprakların adı, Anadolu'dur.

Anadolu , gönlü zengin, eli zengin, fedakârlığında da sınır tanımayan kavruk, ezilmiş insanların birarada yaşadığı bir coğrafyadır.

Bu coğrafyada yaşayan insanları kendi haline bırakırsanız, kim onlara bir adım atıp  gelirse onlar da kendisine değer veren insanlara iki adım atarak  yaklaşır...

Önce, bölücü terör bu sihri ve güzelliği bozdu... Dili, inancı, kültürel yapısı farklı olsa da Anadolu insanı, kamu görevlisine, kendisine hizmet için gelenlere daima sahip çıkardı. Onları bağrına basardı. Eğitimini tamamlamış  ve tayini Anadolu'nun neresine çıkarsa çıksın kamu görevlisini , kendisine hizmet edecek olan kişi olarak görür ve rol model olarak kendi çocuklarına da örnek olarak gösterirdi... Öğretmen, ebe- hemşire, ziraat teknisyeni, imam gibi görevliler köylerimize yeni bir ruh ve heyecan getirmişlerdi...

Büyük yıkım ve bozgunlara şahit olmuş olumsuzlukları yaşamış yaşlıların, kendi köylerine böyle görevlilerin gelmesinden duydukları heyecana ve mutluluğa şahitlik edecek olan   ve bunları yaşayamış olan kişilerden  birisi de benim.

Gittiğimiz köy, bizim köylere benzemiyordu... Geçim derdi, büyük bir problemdi... Hastalıklar kol geziyordu... Cumhuriyet, çağlar boyu ihmale uğrayan köylerimize ve insanlarımız sahip çıkıyordu...

Milli bir seferberlik gibi eğitim ve kalkınma hamlesi vardı. Herkes mutluydu. Yokluk vardı ;ama, bu yokluktan çıkış için topyekûn bir gayret de vardı...

Köylerimiz birer  üretim merkezi gibiydi .

Köylüler, sadece "gaza, tuza, beze" para veriyorlardı. Diğer ihtiyaçlarını kendileri üretip temin ediyorlardı...

Bu yapı uzun yıllar olumlu bir şekilde devam etti...

Sonra, sihir bozuldu...

Devlet, kendi elinde bulunan ve halkın ihtiyacı olan her şeyi ya üretiyor ya da çok ucuz olarak ithal edip halkın hizmetine sunuyordu.

Toplumumuz, büyük bir değişim içinde daima ileriye gidiyordu...

Tabii ki olumsuzluklar da yok değildi.. Siyasi terör, Kıbrıs bunalımı ve savaşı, enflasyon, az da olsa haksız çıkar uygulamaları da görülüyordu...

Sonra 12 Eylül 1980  darbesi ve daha sonra uygulamaya konulan ekonomik programlar ve ekonomik krizler...

Sonra, koalisyonlarla idare edilen  yılları yaşadık ...

Bu dönemde, kamuda yolsuzluklar da görülürdü; ancak, bunlar çok az olarak tezahürat ederdi. Yapanlar, mutlaka cezalandırılır ve bu işe bulaşanlar da kamuoyunca lanetlenirlerdi. Bu kişilerin akrabaları bile, başları önlerinde gezerlerdi. Kalabalıklara karışamazlardı... Takbih edilirlerdi...

 

1990'lı yıllarda, çok uluslu şirketler bir program dahilinde, Bulgaristan, Türkiye, İran ve Afganistan başta olmak üzere değerli madenler ve kıymetli elementler olarak  ne var ne yok, araştırmak için bu ülkelerle İşbirliği yaptılar. İşbirliği yapmayanlar için de o ülkelerde  iç karışıklıklar ve savaşlar çıkartarak bu zenginliklere konmak istediler.

Önce Afganistan kurcalandı.

Orada, alacakları ne varsa aldıktan sonra, orayı terk ettiler.

Bizde, bölücü terörü organize ettiler.

Bulgaristan 'da sadece kömür buldukları için buraya operasyon çekme ihtiyacı hissetmediler...

İran için kendi planlarını da uygulamaya devam ediyorlar.

İran ise petrolü, değerli maden ve elementleri size veriyoruz, dese her şey toz pembe olarak Dünya kamuoyuna sunulacaktır ve hedeflerine de ulaşmış olacaklardır.

 

Sonra, sıra bize gelecektir.

Şu anki siyasi yapı, çok uluslu şirketlere her şeyi serbest bıraktığı için bizde bir problem yokmuş gibi hareket edilmektedir.

Bu arada, hem çok uluslu şirketler ki bunlar Yahudilerin kontrolundaki şirketlerdir, ülkemizde vahşi madencilik uygulamalarını gözümüze sokarak yapmaktadırlar ve bizim yerli şirketler de bu örnekten hareketle aynı uygulamalara tevessül etmektedirler.

Bu uygulamalar, Afrika'da gördüğümüz, sömürge madenciliği uygulamalarına bizlerin pembe gözlükle bakacağımız , temiz madencilikmiş, diye kabul edeceğiz... Bizimkisi "barbar, vahşi madencilik" le yeryüzünde hiçbir ülkenin yarışamayacağı" yıkım madenciliği" uygulanmalarıdır, diyebiliriz...

 

Kış mevsiminin son günlerinde, evde sıcak odalarımızda otururken televizyon seyrederken televizyonda gördüğümüz manzara, "ormanlık bir alanda, zeytinliklerin kıyısında, jandarma ekipleri, arabaları, iş makineleri, kamyonlar, ağaçlar arasında hem kesim yapıyor hem de yüzey kazma ve temizleme işi yapıyorlar" diye görüyoruz...

 Bu arada, bir kızımız  da, var gücüyle bağırıyor:Burası  bizim toprağımız, zeytinlikler de bizim. Buraya iş makineleriyle giremezsiniz. Anayasa'nın amir hükmü, mülke sahip çıkmaktır. Bizim mülkümüze de sahip çıkın, diye güvenlik güçlerine seslenmekte ve onların şefkatine sığınarak,  yardım dilemektedir...

Biz de, "kız haklı! Hem de kolluk kuvvetlerinin gözü önünde böyle bir kanunsuzluk olur mu?"  diye düşünüyoruz.

Sonra, işin  nereye vardığını öğrenmek için araştırdığımızda da adının Esra Işık olduğunu öğrendiğimiz, kızımız da gözaltına alındığını duyuyoruz...

Neden? Kendi tapulu malını, köyünü, köyünün mezarlığında yatan dede ve ninelerinin mezarlarına sahip çıkmak, ne zamandan beri suç ki bu kızımız da gözaltına alınmış, diye düşünüyoruz...

 

Araştırmayı sürdürüyoruz...

1939 yılında çıkan "Zeytin Ağaçları" ile ilgili bir kanun var. Bu kanuna göre kimse zeytinliklere zarar veremez, buralara konut yapamaz ve hiçbir faaliyette de bulunamaz, diyor.

Burada, bir güç Türkiye Cumhuriyeti 'nin verdiği tapuları bile yok farz ederek, her yeri talan etmektedir.

Şaşkınlığımız, artmaya devam ediyor.

 

Yine, araştırmaya devam ediyoruz.

Bir de ne görelim ki devlet bir yerde maden bulduysa bunu çıkartabilir. Kendisi yapmasa bile şirketlere kendi hakkını devredebilir. Sonra, o topoğrafyayı tekrar eski haline getirerek, kamu adına korur, denilmekte...

Mesele anlaşılmıştır.

Ortaklık yapıları tam bilinmeyen, bazı şirketlere, devlet, kendi yapacağı işi maden çıkartma işini, belli bir bedel karşılığında satabilirmiş.

Bizimkiler de para ihtiyacı için bu yerlerde, maden çıkartma hakkını şirketlere satmış ve halkın geçim kaynakları olan zeytin ağaçlarının talanına, köylünün oturduğu evlerinin yıkılmasına, tarihlerinin yattığı mezarlıkların da olduğu her yeri tahrip etme hakkını da devretmiş oluyorlar.

 

Bu işi devralmış olan maden şirketi de köyün her şeyini yıkamayı hedefledikleri için çıkabilecek  olaylar için  önceden kolluk kuvvetlerini bilgilendirmişler ve bu güç marifetiyle de halkı, tapulu malları olan zeytinliklerinden, meralarından, evlerinden,  sökülüp atılma görevini de üstlenmişler...

 

Bu durum bir tercih meselesidir...

İktidarlar, halka mutluluk getirmek ve onları olumsuzluklardan korumak için görev alırlar... Halka zulmetmek için bu işe soyunmazlar...

Esra Işık kızımıza uygulanan, tam da bu ki bunu kabullenmek mümkün değildir...

 

Ha!

Yine araştırıyoruz ki biz, 2053 yılında, ülkemizin tamamında karbon sıfır kuralına uyacağımızı milletler arası bir anlaşmaya imza atarak taahhüt etmişiz.

2030'lu yılların sonunda da karbon oranını  %50 seviyesine indireceğimizi  taahhüt etmişiz...

Uluslararası  kurallara uyacağımızı beyan edip sonra buna uymamanın hem hukuki hem de mali sonuçları olacaktır, diye düşünürüm..

 

Ha!

Biz, o günler geldiğinde zaten ölmüş  oluruz. Bu problem, bizim değil o zaman, iktidarda kim varsa onun problemi olur, diyorsanız, size, devlette süreklilik vardır ve devletin verdiği söz, herkesi bağlar, kuralını hatırlatırız...

Bu işte gördüğüm, devlet yönetme tecrübesi olmayan, ne yaptığını bilmeyen bir kamu yönetiminin Türk insanına yaptığı bu zulmün makul bir şey olmadığıdır..

 

Son sözüm: Beyler! Türk İnsanına zulmetmeyin!

Yapmayın, etmeyin...

Hukuku, işinize geldiği gibi uygulamayın.. İnsanlarımızın germeyin...

Onları, yaşadıkları yerde mutlu kılacak işler yapın...

Bu uygulamaların, birer çıkmaz sokak olduğunu görün artık...

 

Türk'ün mutluluğu için çalışan, gayret gösteren herkese gönülden selamlar...

 

Bilgi edinmeniz dileğiyle...

**

Düşünmeye, okumaya, yazmaya ve konuşmaya devam...