“Bu fiyatla bu ürün olur mu?” diye sorarız kendimize alışveriş yaparken.

Hayretler ederiz.

Ama mal karşımızdadır.

Gerçektir ve vardır.

Zira o Çin’den gelmektedir.

Markete giriyoruz.

Bir bakıyoruz:

Poşet parasına, tişört…!

Ayakkabı parasına, çorap.

Elektronik desek, fişi prize takınca mı çalışıyor, yoksa fiş mi çalışıyor, emin değiliz ama fiyat şahane.

İçimizden diyoruz ki:

“Bu fiyata bu ürün? Yok artık!”

Biz yapsak aynı malı, ambalajını vermezler o paraya…

Ama Çin beceriyor.

Dünya bir süredir Çin’in “Her şey dahil, her şey ucuz” ticaret modelini tartışıyor. Model basit:

“Çok üret, çok destekle, çok ucuz sat.”

Rakip dayandı, dayandı…

Dayanamadı ise;

O artık rakip değil, anılarda kalan bir sevgili...

Ekonomide bunun da adı var tabii.

Romantik bir kelime değil:

Adı: “Damping!”

Açıklaması şu:

“Ben bunu aslında bu fiyata satmam ama sana satıyorum; sen yeter ki piyasadan yok ol. Pyasadan çekilmezsen ebeni görürsün…!”

Kısa vadede herkes mutlu.

Tüketici mutlu,

Satıcı mutlu,

Hükümet mutlu,

Raflar dolu,

Fiyatlar komik.

Asgari ücret dip yapsa bile halk ucuz şeyler bulabiliyor…

Uzun vadede ise;

Yerli üretici sahneden iniyor,

Işıklar bir bir sönüyor,

Perde kapanıyor.

Sürekli duyuyoruz, okuyoruz;

“Asırlık firma kilidi kapısına vurdu”

“Büyük firma konkordato ilan etti”

“Yılların markası anahtarı duvara astı”.

Sonra bir gün uyanıp ve fark edeceğiz ki:

“Artık üreten biz değiliz.”

Ama satın almaya devam ediyoruz.

Ne bir protesto, ne bir ambargo.

Satın alma çılgınlığına devam ediyoruz…

ABD bağırıyor, Avrupa söyleniyor, Hindistan homurdanıyor.

Anti-damping soruşturmaları, ek vergiler, ticaret savaşları…

Kimse “Çin çok çalışkan, çok uyanık” demiyor; herkes

“Bu işte bir terslik var” diyor.

Türkiye de nihayet durumu fark etmiş görünüyor.

Yeni gümrük vergileri, ithalat önlemleri, koruma refleksleri…

Kimine göre pahalılaştırma, kimine göre mecburiyet.

Ama mesele basit:

Eğer üretmezsen, bir süre sonra sadece alırsın.

Kızdık 30 Euro altına da gümrük alınmasına.

Alınmazsa, anamız ağlayacak haberimiz yok…

Evet, ucuz ürün güzeldir.

Ama sürekli ucuzluk biraz da şüphelidir.

Çünkü bedel kasada değilse, başka bir yerde mutlaka çıkar.

Bugün cebimiz seviniyor olabilir.

Yarın fabrikalar kapandığında, işsizlik arttığında, teknoloji dışarıdan geldiğinde…

O zaman ucuz tişörtle biraz üşürüz.

Serbest ticaret elbette önemli.

Ama serbest bırakılan şey adaletli değilse, o ticaret bir gün herkese pahalıya patlar.

Çin ucuz satıyor olabilir.

Ama dünya, bu ucuzluğun faturasını yavaş yavaş ödeyecek.

İKİ HIRSIZ

“İki hırsız bacadan süzülerek bir eve girer. İçeri girdiklerinde birinin yüzü temiz, diğerinin kirlidir… Sizce hangisi yüzünü siler?”

İslam felsefesinde mantık ilminin tarifini yapan müthiş bir hikâye vardır;

Genç bir adam, büyük âlimlerden birini ziyaret ederek, İslam’ın tüm inceliklerini öğrenme isteğini dile getirir;

Âlim sorar:

“Arapça biliyor musunuz?”

“Evet” der istekli öğrenci…

“Peki, İngilizce, Fransızca?”

“Evet”

“Peki İslam felsefesini biliyor musunuz?”

“Hayır, ama endişelenmeyin… Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe okudum.

Harvard üniversitesinde Aristo ve Sokrates mantığı üzerine doktora yaptım.

Şimdi de İslam felsefesi üzerine çalışarak eğitimimi tamamlamak istiyorum.”

Âlim, delikanlının İslam felsefesini öğrenmeye henüz hazır olmadığını söyler.

“Ancak” der ve ekler;

“Mantık konusunda seni sınayabilirim.

Eğer sınavı geçersen, sana İslam felsefesini öğretirim.”

İki parmağını kaldırır ve sorar:

“İki hırsız bacadan süzülerek bir eve girer. İçeri girdiklerinde birinin yüzü temiz, diğerinin kirlidir… Sence hangisi yüzünü siler?”

“Kirli olan” der delikanlı heyecanla…

“Yanlış… Basit bir mantık. Yüzü kirli olan, temiz olanın yüzünü görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu düşünür. Yüzü temiz olan ise, kirli olanın yüzünü görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu düşünür. Yani yüzünü silen, yüzü temiz olandır…”

Delikanlı çok etkilenir…

“Çok akıllıca, ama beni bir daha sınayın” der.

Âlim aynı soruyu tekrarlar.

Delikanlı, “Yüzü temiz olanın yüzünü sildiğini zaten söyledin” der.

“Yine yanlış” der âlim…

“Mantık çok basit… Yüzü kirli olan temiz olanı görür ve kendi yüzünün de temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan, kirli olanı görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Kirli yüzlü adam, temiz olanın yüzünü sildiğini görünce, o da yüzünü siler…”

Delikanlı, “Bu da akıllıca” der… “Hiç düşünmemiştim… Ama beni bir kez daha sınamanızı istiyorum...”

Âlim, aynı soruyu tekrar sorar.

Delikanlı bu kez uyanık davranır:

“İkisi de yüzünü siler…”

“Yine yanlış” der âlim ve ekler;

“İkisi de yüzünü silmez. Mantık basit: Yüzü kirli olan, temiz olana bakar ve kendi yüzünün temiz olduğunu sanır. Yüzü temiz olan ise arkadaşının kirli yüzünü görür ve kendi yüzünün de kirli olduğunu sanır. Ancak, yüzü temiz olan, yüzü kirli olanının yüzünü silmediğini görünce o da yüzünü silmez. Dolayısıyla ikisi de yüzünü silmez…”

Delikanlı umutsuz bir halde, “Ben İslam felsefesini ve mantığını öğrenecek niteliklere sahibim” der… “Beni son kez sınayın…”

Âlim aynı soruyu sorar…

Delikanlı, “İkisi de yüzünü silmez” der.

“Yanlış” der âlim.

“İslam felsefesini anlayamadığınızın artık farkında mısınız?

Bu işin bu kadar kolay olmadığının? Aynı bacadan giren iki adamın birinin yüzü temiz, diğerinin yüzü kirli olabilir mi?"

Burada dikkat kesilmesi gereken nokta; verilen her cevabı reddedecek bir olasılığın var olduğunu ispat etmektir.

ERKEK TİPLERİ

İmam Gazali'ye göre evlilikte sakıncalı erkek tipleri şunlardır:

1. Zalim erkek

*Sert, kaba, öfkeli.

*Gücü sevgiyle değil korkuyla kurmaya çalışan.

Gazali der ki: “Kadın Allah’ın emaneti iken ona zulmeden, ahmaklıktadır.”

2. Bakhil (cimri) erkek

*Nafakayı gönülsüz verir.

*Parayı eşine karşı silah gibi kullanır.

Cimrilik Gazali’ye göre evliliği çürüten en büyük ahlak kusurlarındandır.

3. Şehvetine hâkim olmayan erkek

*Gözünü, dilini, nefsini koruyamayan

*Sadakati zedeleyen her davranış bu kapsama girer.

4. Aşırı kıskanç (vesveseli) erkek

*Sürekli sorgulayan, suçlayan.

*Koruma ile baskıyı ayıramayan.

Gazali burada “Ölçülü gayret” vurgusu yapar.

5. Temel sorumluluklardan kaçan erkek

*Ev geçindirmeyen

*Eşinin hakkını bilmeyen

*Evliliği sadece “Hizmet alma” sanan.

6. Kibirli ve benmerkezci erkek

*Kendini haklı, eşini eksik gören.

*Nasihati kabul etmeyen.

Gazali’ye göre kibir, evlilikte rahmeti öldürür.

7. Dilini tutmayan erkek

*Kırıcı, alaycı, aşağılayan.

*Tartışmayı uzatan.

*Eşini başkalarının yanında küçük düşüren.

SIR

1. Harvard’ın 85 yıllık araştırmasına göre “Uzun evliliklerin sırrı” romantik anlar değil, “Birbirinin huylarına sabretmeyi öğrenmek.”

On yıllarca birlikte kalan çiftler eşlerini değiştirmeye çalışmadı.

Bir kadın şöyle dedi:

“40 yıldır horluyor, ben de artık bunu dert etmiyorum.”

Bu evlilikleri ayakta tutan şey çiçekler değil, “Kabullenme ve saygıydı.”

2. İkinci önemli nokta: Her konuyu büyütmemek.

Her tartışmayı didikleyen, kimin haklı olduğunu kanıtlamaya çalışan çiftler daha çabuk dağılıyordu.

Uzun süren evliliklerde ise insanlar şunu öğrenmişti: “Her şey konuşulmak zorunda değil.”

Bir adam şöyle dedi:

“Üzüldüğünde susmayı öğrendim. Ertesi gün her şey düzeliyordu.”

Burada belirleyici olan şey tutku değil, huzurun haklı olmaktan daha değerli olmasıydı.

3. Güçlü evliliklerde dikkat çeken bir başka özellik: Kavgadan sonra ilk adımı atan biri mutlaka vardır.

Harvard psikologları, sağlam evliliklerde “Eşlerden birinin gururunu bir kenara bırakıp barışı seçtiğini” tespit etti.

Bu kişiler daha sakin, daha sağlıklı ve hayattan daha memnundu.

Bu romantik bir hikâye değil, işleyen bir hayat düzeniydi.

4. En güçlü bağ ise şu düşünceydi: “Biz, dünyaya karşı.”

30 yılı aşan evlilikler genellikle yokluk, borç, aile baskısı ya da birlikte çalışmanın zorluklarından geçmişti.

İnsanlar şöyle diyordu:

“Biz birlikte sabrettik, birlikte dayandık.”

Bu evlilikleri güçlü kılan şey çocuklar ya da tutku değil, paylaşılan mücadelelerdi.

5. Ve son ders: Sabır.

Her evlilikte “Bitti” denilen anlar olur.

Ancak acele karar almayanlar, aylar sonra fırtınanın geçtiğini fark ediyordu.

“Hiçbir şey yapmadım, zamana bıraktım ve geçti.”

Araştırmanın vardığı sonuç netti:

“Uzun evlilikler, en zor anlarda sabredenler sayesinde ayakta kalıyordu…”

Alıntı

DEĞERSİZ ŞEY

Pers imparatoru Kambis, Mısır seferine çıkarken zaferinden emindi.

Çünkü bütün kâhinleri ittifak halindeydi.

“Zühre yıldızı” demişlerdi hep bir ağızdan; “İmparatorun burcuna girdi.”

Mısırın fethi yakındı.

Öylede oldu.

Kırk gün kırk gece sürer Nil'in yanı başındaki savaş.

Ve Mısır düşer.

Ama önceden müjdelenmiş bu fetih acımasız Pers İmparatoruna kâfi gelmez.

Merkiz Kalesinin önüne bir otağ kurdurur ve mağlup Mısır Kralı Kısamelutu huzuruna çağırtır.

Amacı bellidir “Mağlup kralı daha da aşağılamak.”

Muzaffer Pers alayları otağın önünden geçer önce.

Ardından mağlup Mısır ordusunun Generalleri; başları önde ve yüzlerinde horlanmanın utancı ile geçer.

Generalleri öteki rütbeli askerler izler, süngüsü düşmüş bir şekilde.

Hangi Kral bu utanç verici manzara karşısında aşağılanmanın ezikliğini duymaz ki.

Oysa Mısır kralı yüzünü kırpmamıştı öylesine gururludur öylesine soğukkanlıdır ki perişan bir halde önünden gecen ordu sanki kendi ordusu değilmiş gibi.

Sonra kralın sevgili kızı Mısır prensesi geçer otağın önünden beş paralık bir cariye kılığında.

Pers ordusunun çirkin bir aşçı yamağı saçlarından tutup sürükler prensesi.

Bunu gören Mısır ahalisinin acı çığlığı yeri göğü inletir.

Hangi yürek o güzeller güzeli prensesi böyle bir düşmüşlük içinde görmeye katlanabilir?

Fakat Mısır kralının kılı dahi kıpırdamamıştır.

Bir aşçı yamağının cariyesi olan kız sanki kendi kızı değilmiş gibi.

Az sonra kralın biricik oğlu veliaht prens geçer otağın önünden...

Kolları bağlı ayakları prangalı, iki yanında dağ gibi birer Pers askeri darağacına doğru sürüklerler veliaht prensi ve hemen oracıkta idam ederler.

Fakat kral kılını bile kıpırdatmaz.

Az önce idam edilen oğul sanki kendi oğlu değilmiş gibi...

Sonunda hizmetçisi geçer otağın önünden.

Mısır kralı yerden yere atar kendisini. Hizmetçisini zincire vurulmuş görünce acımasızca yumruklar göğsünü, dövündükçe dövünür, iki gözü iki çeşme...

Pers İmparatoru hem memnundur bu manzaradan hem de hayretler içindedir...

Ordusunu, kızını, oğlunu, ülkesini, her şeyini kaybetmiş kral soğukkanlılığını korur da; maiyetinde en değersiz kişinin hizmetçisinin perişanlığını göründüğünde niye böylesine yıkılmıştır?

Anlayamaz…

Çünkü insan, en değersiz şeyini kaybedince her şeyi kaybettiğini anlar.