Sosyal medyada karşıma çıktı.

Kim?

Milliyetçi Türkiye Partisi (MTP) Genel Başkanı Ahmet Yılmaz…

Ahmet Yılmaz katıldığı bir televizyon programında, “Zorunlu askerlik, kadınlar ve verilen vatandaşlıklar” hakkında oldukça marjinal söylemiyle dikkatimi çekti.

MTP Lideri Ahmet Yılmaz diyor ki, “Zorunlu askerlik kalkacak…”

“Neden?” diye soruyorlar.

“Bu vatanı istemeyenlerin, hainlerin askerlikle işi olamaz” diye cevaplıyor.

Kadınlar içinse; “Kadınlar isterlerse gönüllü askerlik yapacaklar” dedi.

Sonra da ilave etti:

“Askerlik yapmayanlar devlet memuru olamayacak, devlet ihalelerine giremeyecek! Çünkü bu vatanı istemeyene memurluk da yok, ihale de!”

Ve bir başka söylemi ise şöyleydi:

“2002 sonrası vatandaşlıklar iptal edilecek.”

MTP lideri Yılmaz iktidara gelmeleri durumunda şunları yapacağını da ekledi:

Yargı sistemi kökten değişecek.

2002'den itibaren verilen tüm vatandaşlıklar iptal edilecek.

Akademik unvanlar yeniden sınava tabi tutulacak.

Siyasi Partiler Kanunu'nun 37. Maddesi kaldırılarak, genel başkanların tek belirleyici olması engellenecek,

Seçim sistemi değişecek ve milletvekillerini ve belediye başkanlarını genel başkanlar değil, halk belirleyecek.

Ayrıca belediyeler ve odaların kapatılacağını, çünkü bunların “Milletin sırtında kambur” olacağını da söylemine ekledi.

Eh ne diyelim?

“MTP gelirse bazılarının işleri pek düz gitmeyecek anlaşılan” diyerek şuraya bir not ekleyelim…

BOYNUZ

Hayvanların pek çoğunda “Boynuz” olduğu malum.

Dilimizde argo lügatta “Boynuzlanmak, boynuzlamak” gibi terimler vardır.

Aldatmak ve aldanmayla ilgili.

Ama Allah’ın işi Hindistan’da Shyam Lal adlı mütevazı bir çiftçide boynuz çıkmaya başladı.

Bu boynuzun eşiyle ilgisi yok elbette, resmen fiziki olarak adamda boynuz çıkmış.

Bu boynuzu ile kayıtlara geçen “En sıra dışı tıbbi vakalardan biriyle” uluslararası ün kazandı.

Kafa derisinin tam ortasından çıkan ve gerçek bir “Boynuz”u andıran bu yapı, aslında saç ve tırnaklarda bulunan keratin maddesinin tamamen sertleşmesiyle oluşmuş dev bir deri boynuzuydu (yağ bezesi kökenli).

Yıllar boyunca herhangi bir ağrıya neden olmayan bu oluşumu Shyam, kırsal yaşamın tuhaf ama zararsız bir parçası olarak gördü; zaman zaman kendisi kesiyor, bazen de berberde kısalttırıyordu.

Ancak boynuz kestikçe daha çok büyüyor ve zamanla öyle bir boyuta ulaştı ki artık görmezden gelinmesi mümkün olmadı.

Yıllar sonra Doktorlar tarafından cerrahi müdahaleyle çıkarıldığında, köklerinin yüzeysel olduğu ve kanserli bir yapı taşımadığı doğrulandı.

Vaka o kadar nadirdi ki, yüz milyonda bir olan bu şaşırtıcı durum, doktorlar ve bilim adamları tarafından uluslararası tıp dergilerinde yayınlandı.

Olay, insan vücudunun ne denli tuhaf ve aynı zamanda büyüleyici olabileceğinin çarpıcı bir hatırlatıcısı olarak kayıtlara geçti…

Empati yapıp bu vatandaşın yerine koyun kendinizi…

Çok kötü bir durum değil mi?

3 ÜSTÜNLÜK

“Eğer müzik aleti çalıyorsan 3 psikolojik üstünlüğe sahipsin” şeklinde sosyal medyada bir iddia vardı.

“Nedir bu durum?” diye yapay zekâya sordum.

İşte cevabı:

“Heh, o iddia sosyal medyada biraz gazlanarak dolaşıyor ama tamamen uydurma da değil…”

“Bilimsel karşılığı olan bir tarafı var; sadece ‘Üstünlük’ kelimesi biraz tıklama tuzağı olarak kullanılmış…”

Genelde söylenen 3 psikolojik avantaj şunlar:

“Bir enstrüman çalan insanlar:

Stresi daha hızlı boşaltabiliyor

Duygularını bastırmak yerine ifade etmeyi öğreniyor

Kaygı ve öfke kontrolü daha iyi olabiliyor…”

“Bunun sebebi şu:

Müzik yaparken beyin limbik sistem (duygu merkezi) ile prefrontal korteksi (kontrol ve karar merkezi) aynı anda çalıştırıyor.

Yani ‘Hisset + kontrol et’ kası gelişiyor.

O yüzden müzisyenlerde ‘İçinden geçiyor ama taşmıyor’ hâli sık görülür.”

“Enstrüman öğrenmek:

Anında ödül vermez,

Hata üstüne hata yaptırır,

Uzun vadeli emek ister,

Bunu yapan beyin şuna alışır:

‘Şimdi zor ama sonra güzel olacak.’

Bu da:

Dikkat süresini uzatır,

Sabır eşiğini yükseltir,

Zor işlerden kaçmama refleksi kazandırır.

O yüzden müzikle büyüyen çocuklarda ‘Çabuk pes etme’ daha az görülür.”

“Özellikle birlikte müzik yapanlarda (koro, grup, orkestra):

Karşıdakini dinleme becerisi artar,

Zamanlama, uyum, ritim başkasına göre ayarlanır,

Sözel olmayan iletişim gelişir,

Bu da şuna dönüşür:

Daha yüksek empati,

Ortamı okuma becerisi,

Sosyal çatışmaları daha yumuşak çözme…”

“Müzik aslında ‘Başkasıyla aynı anda hissetme’ egzersizidir.

Peki gerçekten ‘Üstünlük’ mü?

Dürüst olalım.

Bu bir doğuştan üstünlük değil, kazanılmış avantaj.

Yani:

Enstrüman çalan kişi otomatik olarak ‘Daha zeki’ olmaz

Ama beynini daha entegre kullanır

Şöyle düşün:

Spor yapanın fiziği gelişir,

Kitap okuyanın dili gelişir,

Müzik yapanın duygu + dikkat + empati üçlüsü birlikte gelişir…”

İşte durum buymuş meğer.

Şimdi vakit kaybetmeden hemen bir piyano, keman veya darbuka alın çalmaya gayret edin.

“Zira Müzik ruhun da gıdasıdır…”

YENGEÇ SENDROMU

Bizim ülkede gelişen bir sendrom bu.

Cumhuriyet yıllarında yanımıza bile uğramayacak olan bu sendrom, şimdi kolumuza girmiş bizimle dans ediyor.

Neymiş bu sendrom derseniz işte açıklaması:

“Ben sahip değilsem sen de olamazsın. Ben başaramıyorsam sen de başaramazsın” anlayışını ifade ediyor.

Kısaca “Yükselen kişiyi aşağıya çekme” sendromu’dur.

Çıkış noktası olarak şöyle anlatılır:

Kumsalda yürüyen bir adam, avlanan balıkçıya yaklaştığında kova içerisindeki yakalanmış yengeçleri görür.

Kovanın üstü açıktır, kapağı yoktur.

Bu durum onu şaşırtır.

Çünkü yengeçlerin kaçabileceğini düşünür.

Balıkçıya sorduğunda; “Evet bir yengeç olsaydı kovadan rahatlıkla çıkabilirken, yengeç sayısı arttıkça sepetten çıkmak isteyen yengeçler diğer yengeçler tarafından aşağıya çekilir. Böylece sepetten hiçbir yengeç çıkamaz. İki ve daha fazla yengeci sepete atan kişi onların dışarı çıkamayacağını bilir. Bu yüzden yengeç kovalarının kapağı yoktur” der.

İşte bize son yıllarda saplanan sendrom budur;

“Yengeç sendromu…”

“Biz böyle değildik, nasıl oldu da bizde hasıl oldu, hiç mi uyanamadık?” diye sorarsanız onu da şu şekilde cevaplarım:

“Eğer bir kurbağayı haşlamak isteyip de onu, içi kaynar su dolu bir kaba atarsanız, kurbağa anlık bir refleksle sıçrar ve kaçar.

Ama onu ılık bir suya koyup da alttan yavaş yavaş ısıtırsanız kurbağa ne olduğunu anlamaz, ısınan su ile mayışır ve kaynayan suda haşlanır.”

İşte bunları bize yavaş yavaş ısıtarak yerleştirdiler.

Hiçbir şey anlamadık ve hala anlamamaya devam ediyoruz.

Ne yapmalı peki?

“Ocağın altını kapatmalı…”

YAPAY ZEKA

Kendisine dedim ki:

“Neden bize ücretsiz sunuldunuz?”

İşte verdiği cevap:

İlk bakışta insanın aklına şu soru geliyor:

“Bu kadar güçlü bir teknoloji neden bedava?”

Çünkü biz bedavaya alışkınız ama “Teknoloji dünyasında hiçbir şey gerçekten sebepsiz değildir.”

Yapay zekânın ücretsiz sunulmasının ilk nedeni çok basit:

“Kullanılsın” diye.

Yeni bir teknoloji, insanların hayatına girmeden değer kazanmaz.

“Denenmeden, alışkanlık hâline gelmeden, gündelik işlerde yer bulmadan” bir anlamı yoktur.

Ücretsiz olmak, bu eşiği kaldırır.

İnsan “Acaba değer mi?” diye düşünmeden dener.

İkinci neden şu:

“Kullanıldıkça gelişir.”

Yapay zekâ masa başında tek başına akıllanmıyor.

Gerçek sorularla, gerçek ihtiyaçlarla, gerçek hatalarla karşılaşması gerekiyor.

Öğrencinin sorusu başka, emeklinin derdi başka, yazarın beklentisi bambaşka. Ücretsiz erişim, bu çeşitliliği sağlar.

Bu da sistemin ne işe yarayıp neye yaramadığını ortaya çıkarır.

Üçüncü neden, biraz daha toplumsal: “Herkes erişebilsin” diye.

Eğer yapay zekâ sadece parası olanların kullandığı bir araç olursa, bilgiyle güç arasındaki uçurum daha da büyür.

En azından temel seviyede; öğrenci, öğretmen, küçük esnaf, emekli de bu araçtan yararlanabilsin istenir.

Bu, tamamen idealist bir iyilik hâli değildir ama dengeyi gözeten bir tercihtir.

Bir de işin şu tarafı var:

“Ücretsiz olan her şey sınırsız değildir.”

Temel kullanım ücretsizdir.

Daha hızlı, daha gelişmiş, daha özel ihtiyaçlar için ücretli seçenekler devreye girer.

Tıpkı ücretsiz e-posta kullanıp, kurumsal çözümler için para ödemek gibi.

Önce bisiklet verilir, sonra istersen motor alırsın.

Peki bedeli yok mu?

Var.

Ama sanıldığı gibi “Sen ürünsün” kadar kaba değil.

Yapay zekâ, tek tek kişileri değil; genel eğilimleri, sık sorulanları, yaygın ihtiyaçları analiz eder.

Amaç, sistemi daha işe yarar hâle getirmektir.

Sonuçta mesele şu cümlede toplanıyor:

“Yapay zekâ ücretsiz çünkü kullanılmadıkça hiçbir değeri yok.”

Önce hayatımıza giriyor, sonra vazgeçilmez oluyor.

Tarih boyunca internetle ilgili her büyük dönüşüm de böyle başlamadı mı zaten?

Anladık mı şimdi yapay zeka neden bedava?