Alışveriş yapmak üzere markete gittim.

O sırada telefonum çaldı;

Arayan annemin yardımcısı.

“Sami abi neredesin?”

“Merketteyim.”

“Abi bana bir tane … (sigara) alır mısın?”

“Alırım…”

Kasiyere yanaştığımda;

“Bir tane … istiyorum” dedim.

Kız verdi ve “93 lira” dedi.

“Ne? 93 lira mı?” demişim.

Günde bir sigara içen kişi ayda 3000 lira sigara parası veriyor demektir.

Yani asgari ücret alsa…

Hani şu asgari ücret söz konusu olduğunda hep çay-simit hesabı yapılır ya, bence sigara hesabı da yapılmalı.

Aylık masrafa bakılınca insanımızın neden kaçak sigaraya meylettiklerini anladım.

Düşün evde karı-koca sigara içse;

Ayda 6000 lira.

Çocuk da gizli gizli bulaşsa buna, eder ayda 9000 lira.

Devlet iyi para kazanıyor sigaradan.

Size “İçme!” diyor ama bence bütçenin en büyük geliri sigara ve içki.

Neyse geleyim ben sigara ile ilgili başka konuya.

19 Ocak 2008 tarihinde ve yayımlanan 5727 sayılı Kanun ile evler hariç tüm kapalı alanlarda tütün mamüllerinin tüketimi yasaklandı.

Ne güzel oldu.

AKP’nin yaptığı en önemli sayılı güzel işlerden biriydi.

Ama bu yasağı takip etmemesi ise yaptığı en kötü işlerden biri.

Arkadaşlarla gittiğimiz mekânlarda, “Üstü açılıyor” diyerek yasak, By-Pass ediliyor ve sigaralar tüttürülüyor.

Mekân sahibi ne yapsın?

Kendisi içirmese, kaçak olarak içiren mekâna kaptıracak müşterisini.

Denetimler sık ve ciddi olmadığından herkes bir yol tutturmuş gidiyor.

“Boğulduk dumandan!” diye itiraz etsek, “Camı açalım mı?” diye öneri geliyor.

Bu soğukta cam açılması demek, zatürreye davetiye çıkarmakla eşdeğer.

İşin insanlık tarafı da var.

Sigara içenler artık içmeyenlere saygı göstermiyor.

İlla o mekânın içinde içecek sigarasını.

Yahu kaldır k.çını da git dışarıda iç.

Ne var?

Ölür müsün?

Hayır inatla mekanda içiyor mübarek.

Sonrası duman kaplıyor her tarafı.

Mekân sahibi müşteriyi kaçırmamak adına katlanıyor.

Ama siz durun hele.

İktidar yeni bir yasa daha getiriyor.

Şöyle ki:

“Yeni yasaya göre; kafeterya, restoran ve eğlence mekânlarının üstü açılıp-kapanır bölümlerinde de artık sigara içilmesi yasaklanacak.”

Siz “Üstü açılıyor” diyerek mekânda içersiniz ha!

Alın size bir yasa daha.

Şimdi için bakalım?

Biz sigara içmeyenler bu savaşı eninde, sonunda kazanacağız.

Dumandan zehirlenmemek adına sürekli dışarıya çıkan bizlerin yerine, sigara içenler olarak sizler dışarı çıkacaksınız.

Ya biz içmeyenlere zorla saygı duyacaksınız,

Ya da bizim gibi sigarayı bırakacaksınız…

Buyurun buradan yakın artık…

DON KİŞOT

Don Kişot bir gün şöyle demiş:

“İnsan, lüksün ve gösterişin kölesi olur, zenginliklerin peşinden koşar, sanki orada mutluluğu bulacakmış gibi.

Ama şunu göremez:

‘Ne kadar çok şeye sahip olursa, onları kaybetme korkusu da o kadar büyür; ve işte bu korkunun içinde gerçek mutluluk kaybolur.’

Çünkü sevinç, ne altında ne de zenginlikte gizlidir; yüzüne değen rüzgârın okşayışında, bir dostun içten kahkahasında, minnetle paylaşılan bir lokma ekmektedir.

Kendi içinde bulunacak bir şeyi dışarıda arayan kişi, büyük bir deliliktedir!

Basit bir hayat, en büyük hazinedir; bunu anlayan insan, dünyanın en mutlu insanıdır.”

DNA

Kısaca “Deoksiribonükleik Asit.”

Yani; “Canlıların genetik bilgisini taşıyan molekül.”

Dünya üzerinde yaratılmış tam bir mucize…

Çift sarmal yapısı sayesinde; “Milyarlarca baz çiftini düzenli bir şekilde saklar.”

İnsan DNA’sı yaklaşık 3 milyar baz çifti içerir ve açıldığında 2 metre uzunluğa ulaşır.

Bu devasa bilgi, hücre çekirdeğinde sıkıca paketlenmiş halde bulunur.

DNA’nın kapasitesi yaklaşık 1 GB genetik bilgiye eşdeğer olsa da, biyoteknoloji araştırmaları DNA’nın çok daha büyük miktarda dijital veriyi depolayabileceğini göstermektedir.

İnanılmaz özelliklerine bir göz atalım:

*Tek bir hücredeki DNA’nın uzunluğu, yaklaşık 2 metreye ulaşır.

(Not: Bu 2 metre uzunluğundaki DNA molekülünde 3 milyon adet nükleotit dizilimi bulunuyor. Bunun vücudumuzda kapladığı yer ise sadece 6 mikrometre uzunluğunda. Genetik malzememizin tamamını, yani tüm hücrelerimizdeki DNA’yı upuzun bir şekilde uç uca ekleyebilecek olsaydık, kaba bir tahminle 18 milyar kilometre uzunluğunda olurdu. Bu uzunluk ise, güneş sistemimizin çapının 2 katına eşit.)

*İnsan genomu yaklaşık 3 milyar baz çifti içerir.

*20.000 ila 25.000 arasında gen bulunur.

*1 gram DNA teorik olarak 215 milyon GB veri depolayabilir.

Bu özelliklerle DNA, doğadaki en yoğun bilgi depolama sistemidir.

Bilim insanları bu mucizeyi örnek alarak, dijital verileri DNA’daki baz çiftlerine kodlayarak saklamayı başardı.

Örneğin:

*Harvard Üniversitesi’nde bir kitap DNA’ya kodlandı ve başarıyla geri okundu.

*Microsoft ve Washington Üniversitesi araştırmacıları DNA’ya fotoğraf ve video depoladı.

DNA depolama, klasik sabit disk ve SSD’lere kıyasla çok daha yoğun, uzun ömürlü ve enerji verimlidir.

Ancak şu anda maliyetler yüksek ve yazma/okuma hızları düşüktür.

DNA’lar binlerce yıl bozulmadan kalabileceği için gelecekte; Müzeler, kütüphaneler ve devlet arşivlerinde kullanılabilir.

İnsanlığın kültürel mirası DNA kapsüllerinde saklanabilir.

Uzay görevlerinde veri depolama kritik öneme sahiptir.

DNA, küçük hacimde devasa veri depolayabildiği için Mars ve ötesine yapılacak görevlerde kullanılabilir.

Genetik araştırmalar, tıbbi kayıtlar ve biyoinformatik veriler DNA’da güvenli şekilde saklanabilir.

Bu, özellikle büyük genom veri tabanları için devrim niteliğindedir.

Bugün devasa enerji tüketen veri merkezleri yerine birkaç gram DNA ile aynı kapasite elde edilebilir.

Bu hem çevresel etkiyi azaltır hem de enerji maliyetlerini düşürür.

DNA, insanlığın tüm bilgisini felaket senaryolarına karşı yedeklemek için kullanılabilir.

Doğal afetler veya teknolojik çöküş durumunda DNA kapsülleri bilgi güvenliği sağlar.

DNA’lar;

*Yoğun bilgi depolama kapasitesi

*Binlerce yıl dayanıklılık

*Enerji verimliliği gibi büyük avantaja sahiptir.

Ancak;

*Yüksek maliyet

*Yavaş yazma/okuma hızları

Ve henüz ticari kullanım için erken aşamada olmaları ise dezavantaj olarak karşımıza çıkar.

Nihayetinde DNA; doğanın sunduğu en güçlü bilgi depolama sistemidir.

Bugün genetik bilgiyi saklamak için kullanılsa da, gelecekte insanlığın tüm dijital verilerini depolayabilecek kapasiteye sahiptir.

DNA depolama, bilginin ölümsüzlüğünü mümkün kılabilecek bir teknoloji olarak karşımıza çıkmaktadır.

40 YILLIK KANİ

Kani isminde bir Müslüman, Hristiyan bir kıza âşık olur.

Kızın ailesi Hristiyanlığı kabul etme şartı ile bu evliliğe müsaade eder.

Kani de aşkı için, “Hristiyanlığı kabul ettim” der.

Hemen bir bezin içine yatırıp “Kani değil Yani’dir” diye sallayarak vaftiz, ederler.

Bir müddet sonra Hristiyanların perhiz günleri gelir.

Günlerce yağsız yemek yemekten canına tak eden Kani, et alarak eve gelir.

Bir bezin içine eti koydurtur, bir tarafından karısı tutar, bir tarafından da kendisi tutar

“Yağlı değil, yağsızdır” diyerek bir müddet sallar.

Karısına:

“Tamam bu et de yağsız oldu, bunu da pişir yiyelim” der.

Karısı şaşkınlık içinde;

“Hiç o böyle sallamakla yağsız olur mu?” diye sorar kocası Kani’ye.

Kani ise şöyle cevaplar:

“Be kadın!” der, “Kırk yıllık Kani sallamakla Yani oluyor da, bu et neden sallamakla yağsız olmuyor acaba?”

EKONOMİK TETİKÇİ

John Perkins okudunuz mu?

Amerikalı bir yazar.

2005 yılında “Bir Ekonomik Tetikçinin İtirafları” adlı bir kitap yazdı.

Yer yerinden oynadı.

Aslında herkesin bildiği şeyleri, tüm çıplaklığı ile yüze vurması ile ünlendi.

John Perkins kitabında;

ABD adına çalışan sözde “Ekonomik tetikçilerin”, gelişmekte olan ülkelere kasıtlı olarak şişirilmiş kalkınma projeleri ve büyük borçları nasıl dayattığını anlatıyordu.

Bahsettiği tetikçilerin amacı;

“Bu ülkeleri borçla ABD şirketlerine, IMF’ye ve siyasi çıkarlarına bağımlı hale getirmekti. Kabul etmeyen liderlerin ise darbe, suikast ya da istikrarsızlıkla karşı karşıya kaldığını” iddia ediyordu.

Adamın anlattıklarını zaten yaşıyorduk da, şimdilerde yüzümüze vurulmuş bir tokat gibi hatırlattı.

Kısacası bu kitap, “Modern emperyalizmin tankla değil krediyle yapıldığını” savunuyor.

Ama bu itirafın Amerikalı bir yazardan gelmesi de ilginç tabi.

Kitapta bu tetikçiler için şöyle diyor:

“Kendi otomobilini üretemeyen ülkeye borç verip otobanlar yaptırırız.

Sonra onlara arabalarımızı satarız.

Sonra bankalarını satın alırız.

O bankalardan halka ucuz krediler verip daha çok araba almalarını sağlarız.

Böylece verdiğimiz o krediyi arabamızı satarak geri alırız, hem de faiziyle.

O ülkeye dünya bankası ya da kardeş kurumlardan kredi ayarlarız.

Ayarlanan kredi ‘Asla’ o ülkenin hazinesine gitmez.

O ülkede ‘Proje’ yapan bizim şirketlerimizin kasasına girer.

Enerji santralleri, sanayi alanları, limanlar, dev havayolları yapılır.

Aslında insanların işine yaramayan bir yığın beton.

Bizim şirketlerimiz kazanır o ülkedeki birileri de nemalandırılır.

Toplum bu düzenekten hiçbir şey kazanmaz.

Ama ülke büyük bir borcun altına sokulmuş olur.

Bu o kadar büyük bir borçtur ki ödenmesi imkânsızdır.

Plan böyle işler...

Sonunda ekonomik danışmanlar/tetikçiler olarak gider onlara deriz ki;

‘Bize büyük borcunuz var ödeyemiyorsunuz.

O zaman petrolünüzü satın, doğal gazınızı bize verin, askeri üslerimize yer gösterin, askerlerinizi birliklerimize destek olmaları için savaştığımız bölgelere gönderin, Birleşmiş Milletler de bizim için oy verin!

Elektrik su kanalizasyon sistemlerinizi özelleştirin!

Onları Amerikan şirketlerine ya da diğer çok uluslu şirketlere satın...’

Sosyal hizmetleri, teknik sistemleri, eğitim kurumlarını, sağlık kurumlarını hatta adli sistemleri ele geçiririz.

Bu, ikili, üçlü, dörtlü bir darbeler serisidir...”

John Perkins daha ne desin?

Maşallah uyandırma servisi gibi kitap yazmış, ama kime?