Ergenlik yıllarımızda sarmıştı dünyayı uzun saç.
“Anan gibi saç bırakacağına, baban gibi bıyık bırak” derlerdi bu yeni akıma karşı çıkan büyükler.
“Ne o öyle k.rı gibi saç bırakmışsın!” diyen de çoktu.
Aileler zaten karşıydı bu saç uzunluğuna ama onlar da şimdiki ebeveynlerin telefonlara dayanamadığı gibi dayanamamıştı modaya…
Okullarda anında yasaklanmıştı.
Bizim hocalar ellerinde makaslarla beklerlerdi kapı önlerinde.
Uzun gördüğü saçların önlerini kesip, berbere yollarlardı.
(Biz meslek lisesi çıkışlı olduğumuzdan bize, ‘Evladım saçlar uzun olursa tornaya, taşlamaya kaptırabilirsiniz, kaynak yaparken alev alabilir’ gibi bahaneler öne sürülürdü.)
Beatles, John Trovolta, David Bowie gibi yabancı artistlerden başlayıp bizim dünyamıza Cüneyt arkın, Tarık Akan gibi jönlerle girdi.
“Ama baba Cem Karaca, Barış Manço da bıraktılar uzun saçı” mazeretlerimiz kabul görmedi elbet.
Liseyi geçip da yüksekokula geçince işler değişti.
Bıraktık saçı omuzlara kadar.
O vakitler fön makinası yok, ütüyle düzeltirdik saçları.
Şimdikilere anlatsak, inanmazlar belki de.
Kızlar da uzun saçlı erkelere bayılırdı.
Bu modayı “Dünyada uzun saç modası nasıl yayıldı?” şeklinde ChatGPT’ye sormak gafletine kapıldım.
Tee Antik Çağdan başladı anlatmaya.
Uzun saç modasının dünyada yayılması, tek bir döneme veya kültüre bağlı değil; tarih boyunca farklı zamanlarda ve farklı anlamlarla öne çıkmış bir olgu.
1. Tarihsel Kökenler
Antik Çağ:
Eski Yunan’da erkekler uzun saçlıyken, Spartalılar savaşçı kimlikleriyle uzun saçlarını gururla taşırdı.
Roma İmparatorluğu’nda ise kısa saç düzen ve disiplinin sembolüydü; imparatorluk yayılınca kısa saç moda oldu.
Çin, Hindistan ve Japonya’da uzun saç, asalet, ruhsal güç veya toplumsal statüyle ilişkilendirildi.
Orta Çağ – Avrupa:
Soylular ve krallar genellikle uzun saçlıydı. Kadınlarda uzun saç erdem ve güzelliğin simgesi kabul edilirdi.
Hristiyanlık etkisiyle kadın saçları çoğunlukla örtü altında saklanmaya başladı.
2. Modern Döneme Geçiş
17 ve 18. yüzyıl Avrupa’sı:
Uzun saçın yerini peruk modası aldı. Fransız saray kültürüyle yayıldı, soyluluk göstergesi haline geldi.
19. yüzyıl:
Viktorya döneminde kadınlarda uzun saç hâlâ idealleştiriliyordu. Erkeklerde ise kısa saç militarizm ve disiplinle özdeşleşti.
3. 20. Yüzyılda Kültürel Dönüşüm
1920’ler:
Kadınların saçlarını bob kesmesi özgürlük ve feminizmin simgesi oldu.
1960’lar-1970’ler:
Hippiler, isyana, barışa ve doğallığa vurgu yaparak uzun saç modasını küresel bir akıma dönüştürdü.
Rock müzik (The Beatles, Led Zeppelin, Pink Floyd) uzun saçın gençlik ve özgürlük sembolü olmasını sağladı.
1980’ler:
Metal müzik grupları (“hair metal” olarak bilinen tür) uzun saç modasını daha agresif ve gösterişli hale getirdi.
1990’lar-2000’ler:
Alternatif rock, grunge (Nirvana gibi) ve hatta pop kültürü (Britney Spears, Christina Aguilera vb.) uzun saçı hem kadın hem erkek için yaygınlaştırdı.
4. Günümüzde
Moda, sosyal medya ve ünlüler sayesinde hızlı yayılıyor.
K-pop ve Japon kültürü, erkeklerde uzun saçın yeniden popülerleşmesini sağladı.
Kadınlarda ise uzun saç hâlâ güzellik, sağlık ve feminenliğin güçlü bir sembolü.
Kısaca, uzun saç modası, tarih boyunca statü, kültür, din, müzik ve gençlik hareketleri sayesinde dalga dalga dünyaya yayıldı.
Özellikle 60’lar hippileri ve rock kültürü, bugünkü küresel uzun saç algısının en güçlü yayılım noktasını oluşturdu.
Bu yapay zekâ bazı konuları atladığından yazının diğer tarafını araştırdıktan sonra şöyle tamamladım.
Geleneksel olarak uzun saç her zaman erkekliğin sembolüydü.
Tarihteki tüm büyük savaşçıların uzun saçları vardı.
Yunanlılar, Kuzeyliler, Amerikan Kızılderilileri, Japonlar, Asurlular, Babilliler…
Saçlar ne kadar uzun, güzel ve bakımlıysa savaşçı o kadar erkeksi sayılıyordu.
Vikingler saçlarını örerdi.
Samuraylar onurlarının bir sembolü olarak uzun saçlarını korurdu.
Saçlarını kestiklerinde onurlarını kaybettikleri kabul edilirdi.
Bir savaşçı yakalandığında, onu küçük düşürmek ve aşağılamak için saçları kesilirdi.
Bu gelenek bugün askeriyede de sürmektedir.
Yeni askerler eğitimlerine başladığında ilk yapılan şey saçlarını kesmektir.
Bu davranışla, özgüvenleri zedelenmiş itaatkâr insanlara dönüştürülmüş olurlar.
M.Ö. 1 ve M.S. 5. yüzyıllar arasında kısa saçı modasını “İcat edenler” Romalılardı.
Savaşlarda bunun onlara savunma avantajları verdiğine inanıyorlardı çünkü rakipleri onları saçlarından yakalayamıyordu.
Ayrıca kısa saç, savaş alanında birbirlerini tanımalarına yardımcı oluyordu.
Yapay zekâya “Türklerde uzun saç nasıl kullanıldı?” diye sordum.
İşte cevabı.
1. Eski Türklerde Uzun Saç
Göktürk, Hun ve diğer bozkır kavimleri arasında saç ve sakal çok önemliydi.
Erkeklerin uzun saç bırakması cesaret, özgürlük ve asaletin sembolü sayılırdı.
Çin kaynakları (özellikle Zhou ve Tang hanedanı yıllıkları), Türklerin saçlarını uzun bıraktıklarını ve örgü yaptıklarını yazar.
Kadınlarda uzun saç, güzellik ve doğurganlık simgesiydi.
Destanlarda (ör. Oğuz Kağan Destanı) kadınlar genelde “Uzun saçlı” tasvir edilir.
2. Savaşçı ve Şaman Kültüründe
Şamanlar (kamlar) çoğu zaman uzun saçlıydı. Çünkü saç, ruhî güç ve doğayla bağ olarak görülürdü.
Bazı Türk boylarında saç, kurban edilmez; kesmek bir tür güç kaybı sayılırdı.
Savaşçılar için uzun saç, hem düşmana korku vermek hem de kendi kimliğini göstermekti. (Moğollar ve Türkler birbirinden etkilenmişti.)
3. İslamiyet Sonrası
Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra saç anlayışında değişim oldu:
Selçuklu ve Osmanlı’da erkekler genellikle saçlarını kısaltıp sakal bıraktılar.
Bu, İslami gelenekle uyumluydu.
Ancak bazı dervişler ve tasavvuf ehli (özellikle Kalenderîler, Bektaşîler) uzun saç bırakmayı dünyevi bağlardan kopuş olarak görüp tercih ettiler.
4. Osmanlı ve Sonrası
Saray kültüründe erkekler uzun saç yerine sakalı önemsediler.
Kadınlarda ise uzun saç her zaman güzelliğin ve kadınlığın simgesi olarak devam etti.
Halk türkülerinde ve edebiyatta “Uzun saçlı yar” imgesi sıkça geçer.
5. Cumhuriyet Dönemi ve Modern Zamanlar
Batı etkisiyle erkeklerde kısa saç yaygınlaştı.
Uzun saç özellikle 1960’lardan sonra gençlik hareketleri ve rock kültürü ile yeniden gündeme geldi.
1970’lerde Türkiye’de sol görüşlü gençler ve rock müzik dinleyenler uzun saçlıydı; bu da toplumda bir kimlik göstergesi haline geldi.
Günümüzde uzun saç, Türk gençliği arasında daha çok bireysel tarz ve moda tercihi olarak görülüyor.
BANADURA
Yılladır bildiğimiz Domates ismi meğer Banadura’ymış.
Kırk yıllık kani, olmuş yahni.
Bu yazı sosyal medyadaydı.
Merakla inceledim ve sizlere de aktarmaya karar erdim.
İlginizi çekecektir umarım.
Şöyle başlıyordu:
“Banadura’nın, Adana ve çevresinde halk arasında sıkça kullanılan, yerel bir ifade olduğunu duyarız…”
Ve devam ediyor:
Temelde bu kelimenin, özellikle yerli halk dilinde “Domates” anlamında kullanıldığını da biliriz.
İlk duyulduğunda kulağa yabancı ya da uydurma gibi gelse de, aslında “Banadura” kelimesinin kökeninin yüzyıllar öncesine ve farklı coğrafyalara kadar uzandığını öğrendim!
İtalyanca’da domatese "Pomodoro" denirmiş!
Bu kelime, "Oro" (altın) ve "Pomo" (meyve) sözcüklerinden türemiş;
Yani "Altın meyve" anlamına gelirmiş pomodoro!. .
Bu ad, ilk Avrupa'ya ilk gelen ve ilk yetiştirilen domateslerin sarı renkli olmasından kaynaklanıyormuş..
Ancak Orta Doğu ve Anadolu coğrafyasında İtalyanlarla olan deniz ticareti, göç ve mutfak alışverişi sayesinde domates farklı isimlerle anılmaya başlanmış.
İşte bu noktada, Arapça etkisi ile geçmiş olan "Bandora" ya da "Banadura" ifadesinin kökeninde İtalyanca “Pomodoro” değil ama İtalya üzerinden gelen domatesin tarihi etkisi bulunuyormuş.
Domates'in Amerika kıtasını keşfi sonrası Portekizli denizciler, Venedikli tüccarlar tarafından Avrupa'ya getirildiğini tarihi belgeler den öğreniyoruz.
İngilizlerin beğenmediği, İspanyol ve Germenler tarafından benimsenmeyen domates, İtalya’da çiğ olarak değil, pişirilerek ve yemeklere tatlandırıcı olarak kullanılmaya başlanınca Akdeniz yemek kültürünün bir parçası olmuş.
İtalya’da yaygınlaştıktan sonra Osmanlı ve Arap topraklarına giren Domatesin kaderi de değişmiş.
Osmanlı döneminde mutfaklara giren ve yemeklerin vazgeçilmez bir çeşnisi olan domatesin, Arapça’nın etkisiyle "Bandora" veya "Banadura" diye telaffuz edildiğini öğreniyoruz.
Banadura kelimesi özellikle Suriye, Lübnan gibi Ortadoğu bölgeleri ile Arap yemek kültüründen etkilenen Güney Anadolu'ya adeta yerleşmiş.
Adana gibi, hem coğrafi konumu hem de tarihsel yapısı gereği birçok kültürle iç içe yaşamış bir kentin gastronomi benliğinde de ayrıcalıklı bir yer bulmuş Banadura.
Bir yanda Avrupa, diğer yanda Asya ve özellikle Ortadoğu yemek zenginliğin küçük gibi görülen ama lezzetle taçlanmış önemli bir örneği olmuş kaçınılmaz olarak.
Et ve kebap kültürünü takviye eden, zenginleştiren önemli bir noktaya yerleşmiş Banadura.
Adana'nın domatesle olan ilişkisinin sadece kelimeyle sınırlı kalmadığını da kanıtlamış araştırmacılar.
Adana mutfağında domatesin, neredeyse her yemekte kendine yer bulduğundan yola çıkmışlar.
Kebapların yanında közlenmiş domates, domatesli bulgur pilavı, domates salçası ve yaz sofralarının vazgeçilmezi domatesli salatalar, Adana mutfağının olmazsa olmazları olmuş!..
Bu yüzden, domatesin yöresel adı olan "Banadura", sadece bir kelime değil; aynı zamanda bir kültürün taşıyıcısı konumuna gelmiş..
İtalya üzerinden gelen Akdeniz mutfağı kimliği, Adana'nın zengin ve çok kültürlü sofrasında kendine yer bulmuş.
Her iki mutfak kültüründe de domatesin salçası, sosu, çiğ hali yoğun şekilde kullanılır boyuta ulaşmış.
Özellikle Adana’nın sebze yemekleri ve yaz sofraları, İtalyan mutfağını andıracak kadar domates bazlı olmasını bu yemek kültürlerinin kaynamasına bağlamış bilim insanları.
"Banadura"yı; "İtalya’nın Akdeniz mutfağındaki etkisinin, Adana’daki dil ve kültüre yansıması" olarak değerlendirmişler.
Araştırmacı lar sonuç olarak şu hükme parmak basmış:
"Banadura", sadece domates demek değildir:
Adana’nın tarihsel geçmişini, çok kültürlülüğünü, dilsel zenginliğini ve mutfak alışkanlıklarını bir araya getiren sembolik bir kelimedir.
Adana’da domates yediğinizde, aslında biraz da Ortadoğu’nun, Akdeniz’in ve halk dilinin harmanını tatmış olursunuz.
Artık kararı siz verin;
Banadura mı, Domates mi?
DOMATES ZEHİRLİ Mİ?
Geçenlerde bir yarışma sorusu “Domatesin bir dönem zehirli sayılarak yasaklanması” çıktı karşıma.
Durum şöyleymiş meğer:
Ana vatanı Güney Amerika olan ve bu kıtanın keşfi sayesinde Avrupa’ya gelen domatesler zehirli sanılarak 1800’lü yılların ilk çeyreğine kadar yenmemiş.
İşin gerçeği şuymuş:
1500’lü yıllarda İngiltere’de yalnızca parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyormuş.
Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmesine ve ölüme yol açıyormuş.
İşte bu zehirlenmeler neticesinde domateslerin zehirli olduğu düşünülmüş ve Avrupa’da yaklaşık 400 yıl boyunca domates yenmemiş.
Ta ki 1822 yılında New Jersey’de Salem İlçe Bahçıvanlık Cemiyeti Başkanı, Gibbon Robert Johnson cesur bir girişimle, insanların dehşetle baktığı kuşkucu bir kalabalığın önünde, belediye binasının merdivenlerinde bir çiğ domates yemiş ve domatesin zehirli olmadığını ispat etmeye çalışmış.