Yeraltı Edebiyatı’nı duydunuz mu?

Ben de yeni duydum ve araştırdım.

Yeraltı edebiyatı; Toplumun cilalanmış vitrinine değil, arka sokağına bakarmış meğer. “İyi ahlaklı kahramanlar”, “Tertipli hayatlar”, “Doğru olanlar” yokmuş içinde.

“Peki neymiş derdi?” diye sordum kendi kendime.

Araştırdım bulduklarım şunlar:

Kaybedenler.

Sapkınlar, bağımlılar, öfkeliler.

Sistemin dışında kalmışlar.

“Normal” olmayı reddedenler.

Ve bol miktarda kara mizah…

Anlayacağınız bu edebiyat türü; “Böyle yaşanmaz” denilen hayatları anlatıyor.

Üslup sert,

Dil azıcık küfürlü,

Karakterler çok da ahlaklı değil.

Ama tam da bu yüzden dürüst.

En azından “Ben buyum!” diyor.

“Kıvırmıyor.”

Yeraltı edebiyatı şunu söylüyor bize:

“Hepimiz biraz karanlığız ama kimimiz bunu saklıyor.”

Bu edebiyatın en çarpıcı örneklerini de araştırdım.

Dünyada:

Fyodor Dostoyevski, “Yeraltından Notlar”

(Türün felsefi atası)

Charles Bukowski; “Postane, Ekmek Arası, Kadınlar”

(Alkol, yalnızlık, küfür ve şiir)

William S. Burroughs; “Naked Lunch”

(Uyuşturucu, bilinç parçalanması)

Irvine Welsh; “Trainspotting”

(Bağımlılık = modern trajedi)

Chuck Palahniuk; “Fight Club”

(Tüketim toplumuna yumruk)

Türkiye’de:

Hakan Günday; “Kinyas ve Kayra”

Kaan Arslanoğlu

Kürşat Başar’ın bazı erken dönem işleri

İsmi de “Yeraltı” olan, Yeraltı Edebiyatından örnek bir var.

Yazarı: “S. L. Grey”

Bu kitaba “Roman” demek yetmezmiş, resmen bu kitap bir kapaklı tuzakmış.

(Ben daha okumadım, ilk işim bu olacak bilesiniz.).

Konusu kısaca şöyleymiş:

İki karakter düşünün.

Biri reklamcı,

Diğeri ressam.

Hayatları fena değil ama ruhen çökükler.

Bir gün gizemli bir geçitten geçiyorlar…

Ve kendilerini Yeraltı denen başka bir dünyada buluyorlar.

Ama burası öyle fantastik, ejderhalı bir yer değil.

Burası:

Kapitalizmin çöpe attığı insanların yaşadığı

“Başarısızlık” kelimesinin vatandaşlık aldığı,

Umudun kaçak, korkunun yerli olduğu bir dünya…

Yani Yeraltı, “Aslında bizim dünyamızın filtresiz hâli.”

Kitap şunu demeye getiriyormuş:

“Ya sistemin dışına düşenler gerçekten düşmediyse, ya asıl biz yukarıda kaybolduysak?”

Kitap;

Tüketim çılgınlığını,

Sınıf ayrımını,

“Başarılı olamazsan yoksun” anlayışını,

Modern insanın içsel çöküşünü sert, grotesk ve mizahi bir dille anlatıyormuş.

Yeraltı dünyasının korkunç olduğunu, artık bilecekmişiz bu romanla beraber.

Günümüzle çakışan tarafları yok mu sizce?

Tanıdık geliyor mu?

Çok çalış!

“Yetmez”

Başarılı ol!

“Yine yetmez”

Mutlu görün!

“İçinden ağla”

Sosyal medyada parılda!

“Gerçekte silikleş”

Bugün:

İşsizliğin,

Borcun,

“Tutunamamanın”,

Görünmez olmanın, normalleştiği bir çağdayız.

“Yeraltı edebiyatı” tam da bu bizi anlatıyor zaten.

Bir sabah uyandınız.

Alarm çaldı, kahve soğuk, maaş yatmamış.

Ama Instagram’da herkes Bali’de.

“İşte tam o anda Yeraltı’na hazırsınız” demektir.

S. L. Grey’in Yeraltı romanı, kişisel gelişim kitaplarının tam tersi şeklindeymiş.

“İnanırsan başarırsın” demiyor.

“İnandın mı, geçmiş olsun” dermiş.

Yeraltında motivasyon konuşmacıları yokmuş.

Koç yokmuş.

Mentor hiç yokmuş.

Sadece gerçek hayat varmış.

Ve hayat biraz da pis kokarmış.

Yeraltı’nda kimse bize:

“Potansiyelini kullan” demezmiş.

Çünkü potansiyel çoktan tüketilmiştir.

İşte bu kitap,

“Başaramayanların epik destanı”ymış.

Kaybedenlerin Oscar töreni olsa, sunuculuğunu kesin S. L. Grey yaparmış.

Kitap, için şu deniyor:

Okurken gülersiniz.

Sonra durursunuz ve “Ben buna niye güldüm?” dersiniz.

İşte o an yeraltına inmişsinizdir.

Son cümle ise şöyle:

“Yeraltı edebiyatı sizi rahatlatmaz.

Ama yalnız olmadığınızı söyler.

Ve bazen, bu fazlasıyla yeterlidir…”

MAYMUN HİKÂYESİ

Günün birinde, bir kasabaya bir iş adamı gelir ve oranın halkına:

"Bana ormandan maymun getirin, size maymun başına 5 dolar vereceğim!" der.

Bazıları ormana gider, maymunları yakalar ve iş adamına getirirler, paralarını alırlar.

Sonra iş adamı der ki, "Maymun başına 10 dolar vereceğim!"

Bu defa daha çok insan ormana gider maymun yakalamak için.

Bir süre sonra işadamı "Maymun başına 15 dolar vereceğini" söyler.

Çiftçilikle uğraşan halkın pek hoşuna gider bu.

Hatta işi gücü bırakıp sadece ormana maymun avlamaya gidenler çıkar.

Kısa zaman sonra “Maymun başına 25 dolar vereceğini” söyler işadamı.

Artık herkes işi gücü bırakmış ormanda maymun avındadır.

Bu böyle uzunca bir süre gider.

Derken işadamı “Maymun başına 30 dolar vereceğini” söyler, ancak artık ormanda maymun bulmak çok zordur.

Çabalara rağmen çok az maymun bulunabilmektedir.

Derken adam “Maymun başına 35 dolar vereceğini” açıklar, fakat kimse ormana gitmez, çünkü artık ormanda maymun kalmamıştır.

Bir süre sonra işadamı fiyatı yükseltir, "Maymun başına 50 dolar vereceğim" der.

Bu arada acil bir iş için şehre dönmesi gerektiğini, kendisi yokken işleriyle yardımcısının ilgileneceğini söyler.

50 doların cazibesiyle halk yine ormana koşar ama hiç maymun bulamaz, çok üzgün bir halde buna çare ararken, işadamının yardımcısı gelir.

"Bakın" der, "Size bir önerim var, patron dönünce sizden maymunları 50 dolardan satın alacak ya, ben size ahırdaki maymunları 35 dolara satayım, siz de o gelince ona 50 dolardan satıp maymun başına 15 dolar kazanırsınız…"

Köylülerin çok hoşuna gider bu.

Herkes parasını maymun almak için kullanır, hatta parası olmayanlar, arsalarını satıp maymun satın alırlar.

Kısa zamanda, iş adamının yardımcısı ahırdaki bütün maymunları satmıştır.

Sonrası ne mi olur?

Köy halkı ne o iş adamından ne de yardımcısından bir daha hiç haber alamaz.

Liberal sistem dünyayı işte böyle dolandırır ve her defasında, insanlar da bu oyunu yutar.

Sormuşlar filozofa:

"Açgözlüyü kim kandırır?”

Cevap vermiş:

"Yalancı..."

AMAN PETROL

Okullarda bize yıllarca ne öğrettiler?

“Petrolün milyonlarca yıl önce ölmüş bitkilerden, planktonlardan, dinozor amcaların gölgesinde oluştuğunu…”

Meğer hepsi bir yalanmış.

Yeni bilgiye göre petrol;

Fosil değilmiş,

İnternette okuduğuma göre:

“Abiyotik” miş

Yani Dünya’nın kanıymış,

Sürekli üretiliyormuş,

Rockefeller ailesi de bunu saklıyormuş.

Kısacası; Petrol aslında bitmiyor, ama indirim de yapmıyormuş.

(Abiyotik Petrol: Dünya'daki petrol ve doğalgazın büyük çoğunluğunun inorganik olarak üretilmesidir.)

Bu teoriye göre dinozorlar aslında petrol üretiminde figüranmış.

Asıl senarist: “Rockefeller Ailesiymiş.”

Düşünsenize…

20. yüzyılın başında biri çıkıyor ve diyor ki:

“Çocuklar, petrolün ölü hayvanlardan oluştuğunu söyleyelim... Hem kulağa dramatik gelsin hem de fiyatı yüksek tutarız.”

Bilim insanları da hep bir ağızdan:

“Olur abi.”

Jeologlar, kimyacılar, fizikçiler, üniversiteler, laboratuvarlar…

Hepsi bu büyük oyunun parçası olsun…

Tek masum ise:

“Facebook’ta bu gerçeği bize anlatan dayı.”

Bu dayı “Petrol dünyanın kanıdır” diyerek çok şiirsel bir benzetme yapsın.

Ama burada küçük bir sorun var:

Eğer petrol kan ise:

Rafineriler kalp mi?

Boru hatları damar mı?

OPEC ne oluyor, tansiyon ölçer mi?

Benzine gelen zam, pıhtı mı?

Ve en önemlisi:

Dünya bu kadar kan üretiyorsa, neden litreyle satılıyor?

Evet, bazı kuyular yıllar sonra kısmen tekrar petrol verebiliyormuş.

Ama bu, “Dünya durmadan petrol üretiyor” anlamına gelmiyormuş.

Bu durumun bilimsel adı varmış:

Rezervuar basıncının dengelenmesi.

Yan ceplerden sızıntı.

Yanlış ölçümle erken terk edilmiş kuyu.

Ama komplo teorisinde bunun adı:

“Bak doldu işte!” oluyor nedense!

Mantık şu:

Musluğu tam kapatmadın, damladı;

“Ev kendi kendine su üretiyor.”

Gelelim iddiaya:

“Gerçekte Abiyotik Petrol Var mı?”

Var.

Ama…

Bilim dürüsttür, kabul edelim:

Abiyotik petrol hipotezi vardır.

Ama…

Çok küçük miktarlarda,

Genelde ticari olmayan derinliklerde,

Küresel petrolün binde biri bile değil.

Yani bu teoriyle:

Ne zamlar düşer

Ne kuyruklar biter

Ne de pompada “Bugün bedava” yazısı görürüz

Eğer petrol gerçekten sürekli üretilen, tükenmeyen bir nimet olsaydı:

Devletler neden yenilenebilir enerjiye milyarlar yatırıyor?

Şirketler neden daha derine, daha pahalıya sondaj yapıyor?

Ve en önemlisi:

Neden hâlâ zam geliyor?

Komplo teorileri genelde şunu sever:

Bilimi değil, hikâyeyi.

Çünkü:

Dinozor sıkıcıdır.

Rockefeller kötüdür.

Dünya canlıdır.

Petrol kandır.

Biz kandırılıyoruzdur.

Hikâye güzel…

Ama pompa başında hâlâ gerçeği söylüyor:

“Lütfen kartı takın. Ödemenizi yapın!”

OKUDUN DA NE OLDU?

MÖ 6. yüzyılın ortaları…

İyonya’nın en zengin liman kentlerinden biri olan Milet’te insanlar “Thales” (Tales) ile alay ediyordu.

“Bu kadar akıllısın ama paran yok” diyorlardı ve ekliyorlardı:

“Filozofluk karın doyurmuyor.”

Thales sessizdi.

Yıllardır yıldızları, güneşin hareketini ve mevsim geçişlerini gözlüyordu.

O yılın işaretleri farklıydı.

Yağmur zamanında gelmişti.

Kış yumuşaktı.

İlkbahar erkendi.

Thales şunu anladı:

“Bu yıl zeytin çok olacak.”

Hasat henüz ortada yokken, çevresindeki zeytin preslerini çok düşük bedellerle önceden kiraladı.

Kimse önemsemedi.

Aylar geçti.

Hasat başladı.

Zeytin bolluğu gerçekten geldi.

Ama bir sorun vardı:

Pres yoktu.

Herkes Thales’in kapısını çalmaya başladı.

O da presleri istediği bedelle kullandırdı.

Kısa sürede büyük kazanç elde etti.

Sonra presleri geri verdi.

Ve rivayete göre şunu söyledi:

“Filozof isterse zengin olur. Ama zenginlik, onun ne aradığı değildir.”

Günümüzde de bu hikâye değişmedi.

Okuyan, düşünen, gören biri köyüne döndüğünde

hâlâ aynı cümleyle karşılaşıyor:

“Okudun da ne oldu?”

Sanki okumanın karşılığı hemen para, hemen makam, hemen gösteriş olmak zorundaymış gibi.

Kimse şunu sormuyor:

“Daha erken mi?”

“Henüz zamanı mı değil?”

“Belki o, gördüğünü henüz söylemiyor?”

Unutmayın:

Thales’e de aynısını söylediler.

Gülüp geçtiler.

Alay ettiler.

Ama gün geldi, aynı insanlar onun kapısını çaldı…

Alıntı