“Aramızda klonlarımız dolaşıyormuş, hatta NASA saklıyormuş” gibi bir cümle paylaşsam sosyal medyada, yer yerinden oynar.

Veya daha genel olarak: “İnsanlar çoktan klonlandı ama bizden gizleniyor” şeklinde yazsam?

Bu cümleyi okuyan halk ikiye ayrılır.

Bir grup “Ben demiştim!” diye bağırırken, diğer grup aynaya bakıp fısıldar: “Acaba ben klon muyum?”

Gelinen noktada meseleye bakarsak;

İnsan klonlama meselesi, bilimsel bir konudan çok, bizim memlekette mahalle dedikodusuna dönüşmüş durumda.

Önce şu soruyu yapay zekaya sordum:

“İnsan klonlandı mı?”

Cevabı kısa oldu: “Hayır.”

Uzun cevabı ise şöyleydi:

“Hayır, hayır, hayır.”

Sonra anlattı:

Bugüne kadar “İşte bu klon insan” diye ortaya konmuş tek bir bilimsel kanıt yok.

Ne makale var,

Ne laboratuvar raporu,

Ne de “Kusura bakmayın, bir tane kaçmış” diyen bir bilim insanı.

Ama buna rağmen söylenti bol.

Çünkü klon fikri çok cazip.

Hem bilim var içinde, hem gizli örgüt, hem devlet, hem de “Bize söylenmeyen şeyler…”

Dedim ki: “Peki deriden klonlanır mı?”

Cevabı şöyle oldu:

İşte burada bilim devreye giriyor ve diyor ki:

“Teorik olarak evet.”

Deri hücreleri DNA’nın tamamını taşır.

Yani teknik olarak, bir insanın derisinden genetik kopya üretmek mümkündür.

1996’da Dolly adlı koyun böyle klonlandı.

Ama Dolly’nin hikâyesi masal gibi anlatılırken genelde şu kısım atlanır:

Denemelerin %99’u başarısız oldu

Doğanların çoğu yaşamadı

Yaşayanların bir kısmı erken yaşlandı

Yani klonlama biraz şöyle bir şey:

“Oluyor ama hiç iyi olmuyor.”

“İnsanlar neden klonlamıyor?

Teknoloji yok mu?” şeklindeki soruma cevabı şöyleydi:

Teknoloji var.

Akıl var.

Ama etik, hukuk ve vicdan da var.

Bugün dünyada insan klonlamak:

Yasak

Ağır suç

Bilim insanının kariyerini değil, hayatını bitirir

Kimse sabah laboratuvara gidip “Bugün bir klon insan yapayım da akşam haberlerde çıkayım” demiyor.

Çünkü o akşam haberlerde çıkarsa, ertesi sabah özgürlükte çıkamaz.

“Ama ya gizli gizli yapıldıysa?” soruma cevabı şöyleydi:

İşte köşe yazılarının en sevdiği yer burası.

“Gizli laboratuvarlar…”

“Askeri projeler…”

“Ünlülerin klonları…”

Bakın, bilim şöyle çalışır:

Bir şey yapıldıysa iz bırakır.

Veri olur, makale olur, hata olur, sızıntı olur.

İnsanlık henüz çay fiyatını gizli tutamazken, binlerce bilim insanının dahil olduğu bir klonlama projesini kusursuzca sakladığına inanmak, biraz fazla iyimserliktir.

“Klon varsa nasıl ayırt ederiz?” diye soran bana cevabı şöyle:

Kötü haber:

Klon olsaydı bile “Alnında barkod” olmazdı.

İyi haber:

Klon, aynı DNA demektir ama aynı insan demek değildir.

Aynı genetik yapıya sahip tek örneklerimiz ikizlerdir.

Ve hepimiz biliyoruz ki ikizler:

Aynı düşünüyor mu? Hayır.

Aynı hayatı yaşıyor mu? Hayır.

Aynı hataları yapıyor mu? Genelde hayır, ama bazen evet

Yani klon varsa bile, sizinle aynı fikirde değilse “Kesin klon” demek bilimsel değildir.

Peki bilim neyle uğraşıyor?

Bilim insan klonlamakla değil, organ klonlamakla uğraşıyor.

Amaç şu:

Kişinin kendi hücresinden

Kendi dokusunu üretmek

Kalp, karaciğer, sinir hücresi…

Yani “Yedek insan” değil, “Yedek parça.”

Bu kısmı pek konuşmuyoruz çünkü komplo kadar eğlenceli değil.

Sonuç

İnsan klonlanmadı,

Aramızda kopya yok…

Komşunuz size benziyorsa genetik değil, kader olabilir

Ama şundan emin olun:

Eğer bir gün kopya insan yapılırsa, bunu ilk gizleyemeyecek olanlar insanlar olur.

Çünkü siz:

Sırrı tutamazsınız,

Dedikoduyu seversiniz,

Ve mutlaka biriniz, “Benimki daha iyi kopyalanmış” der.

Bilim susar, insan konuşur.

O yüzden rahat olun.

Şimdilik hepiniz orijinalsiniz.

ESKİ ROMA

Eski savaş alanlarını hayal ettiğimizde, genellikle aklımıza sadece kılıçlar, kan ve kaos gelir.

Ancak Roma lejyonlarının arkasında silahları kadar güçlü bir şey vardı: “İlaç.”

Romalı askeri doktorlar, sessiz hastanelerde değil çoğunlukla savaş alanında, toz, çığlıklar ve çeliğin çarpışmasıyla çevrili karmaşık ameliyatlar yapan antik dünyanın en ileri sağlık uzmanlarıydı.

Ve inanılmaz derecede iyi donanımlılardı.

Arkeoloji; Romalı doktorlar tarafından kullanılan 200'den fazla cerrahi aleti ortaya çıkardı:

Çeşitli şekillerde “Neşterler, forseps, kemik testereleri, sondalar, iğneler ve hatta modern cerrahi kıskaçları andıran ok çıkarma araçlarının ilk versiyonları.”

Bu ilkel tahmin değildi, sistematik ve uygulanmış tıptı.

Roma ordusu zamanında devrim niteliğinde bir şeyi anladı:

Savaşları sağlıklı askerler kazanır.

Yani tıbbi bakım, doğrudan lejyonların yapısına inşa edildi.

Her asker temel ilk yardım eğitimi aldı.

Savaş alanında, (taşıdıkları ‘Capsae’ adlı tıbbi çantalardan adını alan) “Capsarii” adı verilen sağlık görevlisi, hızlıca hareket ederek yaralılara koşup, acil tedavi uygulardı.

Onların üstünde ciddi yaralanmalardan ve ameliyatlardan sorumlu eğitimli cerrahlar “Medici” vardı.

Yaklaşık 5000 kişilik her lejyonda, tipik olarak 8-10 profesyonel doktor vardı.

(Bu durum Antik dünya için olağanüstü bir tıbbi organizasyondu.)

Ama Romalılar orada durmadı.

Ayrıca tarihteki ilk “Valeudinaria” adı verilen kalıcı “Askeri hastaneleri” inşa ettiler.

Bunlar sadece yataklı sığınaklar değildi. Standartlaştırılmış mimari planları izlediler.

İçlerinde şunlar vardı:

* Cerrahi odaları

* İyileşme için koğuşlar

* Eczaneler

* Bulaşıcı hastalar için izolasyon alanları

“Vetera” nın büyük askeri hastanesinde (modern Almanya'da) aynı anda 200 kadar yaralı asker tedavi edilebiliyordu.

Bu hastanelerde, Romalı cerrahlar modern standartlarda bile şok edici gelen prosedürler gerçekleştirdiler.

Ölümcül enfeksiyonları önlemek için “Amputasyon” yaptılar.

Kafa travması sonrası basıncı azaltmak için kafatasını delerek “Trepanasyon” yaptılar.

Göz yaralanmalarını tedavi ettiler ve gömülü silahları aldılar.

Acıyı dindirmek için afyon ve mandrake bazlı “Anestezi” kullandılar.

Yaraları ipek dikişlerle diktiler.

Başka hiçbir şey işe yaramayınca kanamayı durdurmak için “Koterizasyon” (yarayı yaktılar) kullandılar.

Acımasızcaydı.

Ama hayatlar kurtardı.

Aslında tarihçiler savaşta yaralanan bir Romalı askerin ciddi yaralanmalardan kurtulma şansının, 18. yüzyılda savaşan bir Avrupalı askerden daha yüksek olduğuna ve Roma askeri tıbbının gerçekte bu kadar ileri olduğuna inanıyorlar.

Yani lejyonlar disiplinleri, yolları ve fetihleriyle hatırlanırken, onlar da daha sessiz ve güçlü bir şeyle hatırlanmayı hak ediyorlar:

Savaşta bile hayatın korumaya değer olduğuna inanıyorlar.

Savaş gürültüsü arasında Romalı doktorlar düşman ordularına karşı değil;

Enfeksiyona, kan kaybına ve zamanın kendisine karşı kesiyor, dikiş atıyor, tedavi ediyor ve kendi savaşlarını veriyordu.

Alıntı

GÖLGE ETME

Filozof Diyojen'in gündüz vakti elinde fener ile Atina sokaklarında dolaştığında kendisine:

"Ne yapıyorsunuz?" diye soranlara verdiği cevap:

"Adam arıyorum, Adam!" olmuş...

Büyük İskender, Diyojen'i, birbiri üstüne yığılmış insan kemikleri içinde bir şey ararken görüp ne yaptığını sorduğunda ise:

"Babanızın kemiklerini arıyorum, ama hangisinin kölelere, hangisinin babanıza ait olduğunu kestiremiyorum" demiş.

Yine bir başka zamanda ise İskender Diyojen’in derin ve manalı sözlerinden onun filozof olduğunu anlamış ve ona sormuş:

"Öyleyse, dile benden ne dilersen!"

Diyojen: "Gölge etme! Başka ihsan istemem" diye cevap vermiş.

Verdiği cevabın asıl hali işaret parmağıyla güneşi göstererek, "Benden, bana veremeyeceğin şeyi esirgeme…" şeklindedir…

NAZMİYE HANIM

Mehmet Necati Güngör anlatıyor:

Bir vatandaş olarak ben Nazmiye Demirel hanımefendiyi “First Lady” olarak şu güzel özellikleriyle tanıdım:

Eşi Cumhurbaşkanı olduğunda Köşk’ü değil, evini istedi. "Gitmesek olmaz mı?" dedi ama güvenlik endişesi dile getirilince taşınmak zorunda kaldılar.

Köşk’te kaldıkları 7 yıl boyunca Nazmiye Hanım her hafta sonu Güniz Sokak’taki evine geldi, çünkü burada tavukları vardı, onlarla ilgilenmeyi sürdürdü.

Kurbanları da bu evin arka bahçesinde kestiler.

Görmüş, geçirmiş, modern ve inançlı bir kadındı.

Türkiye’nin ilk araba kullanan kadınlarından birisiydi.

Kibirli değil, alçak gönüllü idi.

Gösterişten, masraftan hep kaçındı.

Helali, haramı gözetti.

Meselâ köşkün mutfağından bir patates bile kullandırmadı.

Evinin mutfağıyla, köşkün mutfağını ayrı tuttu.

Köşk’te özelikle günlük kullanılan eşyaların hayli yıpranmış olması nedeniyle "Kumaş beğenin yüzlerini değiştirelim" önerilerini, "Hayır, bunların tarihi değeri var, hem masrafa da girmeyelim" diyerek geri çevirdi.

Sadece üzerlerine kılıf geçirterek kullandı.

Gazeteci Hulusi Turgut, Demirel’in döneminde Köşk’e damgasını vuran "Nazmiye hanım protokolü"nü şöyle anlatır:

"Süleyman Bey Cumhurbaşkanı iken Köşk’te iki tür uğurlama yapılırdı.

Birincisi, Cumhurbaşkanı 1 No’lu nizamiyeden çıkarken bir manga askerin selam durduğu, Cumhurbaşkanının da makam aracından elindeki şapkasıyla selamladığı resmi uğurlama.

İkincisi de, Cumhurbaşkanı konuttan ayrılırken Nazmiye hanımın talimatıyla bir görevlinin aracının arkasından ‘Yolun açık olsun’ diye bir sürahi su döktüğü Nazmiye hanım uğurlaması.'' Nur içinde yat!

Allah’ın engin rahmeti üzerinden hiç eksilmesin!