Hani övünüyoruz ya, "IMF'ye borcumuz kalmadı" diye.
Hah işte o cümleden yola çıktım.
Bu konuda iyi bir şey yapılmış.
Öyle ya, artık elaleme faiz ödemiyoruz.
Borcumuz yok!
Peki 2002 yılına bakalım:
Hani AKP iktidarının geldiği yıl ile günümüz arasındaki iç borç, dış borç kıyaslaması yapalım.
Dış Borç Durumu:
(AKP iktidarının başlangıcı toplam)
2002’de Türkiye’nin toplam dış borç stoku yaklaşık 129,6 milyar USD civarındaydı (kamu + özel + Merkez Bankası)
Peki günümüze gelelim.
2025/2026 Borç Durumu (güncel)
Brüt dış borç stoku: ~564,9 milyar USD (2025 yılı üçüncü çeyrek itibarıyla)
Bu rakamlar, 2002’ye göre yaklaşık 4,3-4,4 kat daha yüksek bir dış borç seviyesine işaret etmektedir.
Gelelim yıllık faiz meselesine.
2026 yılı tahmini faiz ödemesi:
~110 milyar USD olacaktır.
2002 yılı öncesinde İMF'den para almış Türkiye, 2002 yılında ne kadar faiz ödemişti?
2002’de Türkiye;
~34,3 milyar USD faiz ödemiş.
Gayri siz hesap yapın,
110 mu iyi?
Yoksa 34 mü?
Hangisi iyi?
SARIKIZ
Köy ağası bir gün, sürüyü otlatan çobanın yanına geldi.
Elinde yularlarını tuttuğu, yeni doğmuş iki buzağı vardı.
Buzağıları çobana teslim ederken, içlerinden birinin başını okşadı:
"Bunun adı Sarıkız" dedi, "Bunu çok seviyorum."
O günden sonra ağa, gün aşırı sürünün yanına uğradı.
Her gelişinde Sarıkız’ın başını okşamayı da ihmal etmedi.
Aradan birkaç hafta geçti.
Bir gün ağa, yıllardır yanında çalışan çobanına, verdiği akçenin dışında bir iyilik yapmak istedi.
Ama bu iyiliğin, çobanın yüreğine göre bir karşılığı olmalıydı.
Memlekete gitmeye hazırlandığı bir gün, bavulu elinde arabayı beklerken sürüye baktı ve dedi ki:
"Şu iki buzağıdan birini, memleketten dönünce sana vereceğim. O zamana kadar iyice semirirler, koca hayvan olurlar. Hangisini sana vereceğimi bir kâğıda yazdım, kasaya koydum. Dönünce kasayı açar, bakarsın."
Çoban bu sözlere öyle sevindi ki…
O günden sonra buzağılardan birine ayrı bir ihtimam gösterdi.
Daha iyi otlattı, daha iyi baktı.
Öyle ki, ilgilendiği buzağı zamanla sürünün en semiz, en gösterişli ineği oldu.
Günler geçti…
Ağa memleketten döndü.
Çoban günlerdir gözleri yollarda onu bekliyordu zaten.
Ağa, eve bile uğramadan her zamanki gibi doğruca sürünün yanına geldi.
Bir Sarıkız’a baktı…
Bir de Kara Kız’a…
Sarıkız, cılız mı cılız kalmıştı.
Kara Kız ise semirmiş, besili, heybetli bir inek olmuştu.
Ağa, aradaki farkı görünce sordu:
"Nedir bunun sebebi?"
Çoban başını eğerek cevap verdi:
"Bunların cinsi böyle ağam… Sarıkız o yüzden cılız kaldı."
Ağa, "Tamam" der gibi başını salladı.
Sonra çobana dönüp:
"Benimle gel" dedi.
Birlikte çiftliğin yazıhanesine girdiler. Kasanın önünde durdular.
Ağa kasayı açtı, içindeki kâğıdı çobana uzattı:
"Oku bakalım."
Kâğıtta şunlar yazıyordu:
"Sarıkız ile Kara Kız, aynı ineğin buzağılarıdır. Yani aynı cinstirler.
Ben Sarıkız’ı çok sevmiştim.
Sevdiğim buzağıyı sana layık gördüm, çoban Hüseyin.
Ama sevdiğim hayvanı sana vereceğimi, senin aklından bile geçirmediğini biliyordum.
Senin bana neyi layık gördüğünü ise, memleketten dönüp Sarıkız’ın halini gördüğümde anlayacaktım…"
Çoban, kâğıdı titreyen elleriyle indirdi.
Başını kaldıramadı…
BİR NEFES
3 yıl boyunca morgda çalışan biri vardı.
Binlerce beden gördü…
Trafik kazaları, cinayetler, intiharlar, aşırı dozlar…
Bir gün ona sordular:
“Seni en çok etkileyen ne oldu?”
Bir süre sustu.
Sonra yavaşça şöyle dedi:
“Sanıldığı gibi akılda kalanlar paramparça bedenler değil.
İnsan onlara zamanla alışıyor.
Ama asla alışamadığın şey, yarım kalan hayatlardı…”
25 yaşında genç bir kız…
Hiçbir yarası yok, sanki uyuyor.
Yanında küçük bir not:
"Anne, affet."
Bir spor salonunda kalp krizi.
40 yaşında sporcu yapılı bir adam…
Cebinde kızının fotoğrafı:
"Dünyanın en iyi babası."
Yaşlı bir kadın…
Ellerinde yılların kırışıklığı, ama tırnaklarında torununun bir gün önce yaptığı renkli manikür duruyor.
20 yaşında bir delikanlı…
Çantasında ders kitapları ve kız arkadaşına alınmış bir yüzük.
Evlilik teklifi etmeye hazırlanıyordu belli…
Hepsinin ortak noktası şuydu:
Planları vardı.
Sinema biletleri…
Doktor randevuları…
Telefonda yarım kalan mesajlar…
Bir kadının alışveriş listesinde şunlar yazıyordu:
“Ekmek, süt, anneme doğum günü için çiçek.”
Morgda çalışan sonra şunu ekledi:
“Zamanla korkunç bedenlere alışırsın ama sıradan insanların yarım kalan hayatlarına asla. İşte o zaman anlarsın ki, hayatla ölüm arasında yalnızca bir nefes vardır.”
Ve her sabah kendine şu soruları sorarak işe gelirdi:
“Ya bugün son günümse?
Kime sarılmadım?
Ne söylemedim?
Hangi iyiliği erteledim?”
Çünkü;
Ölüm haber vermez.
Sıradan bir günün, sıradan planların tam ortasında gelir.
Hayat ertelemek için değil;
Fark etmek,
İncitmemek,
Bir gönül almak,
Bir ‘İyi ki varsın’ demek içindir.
Bir nefeslik ömrü pişmanlıkla değil, şükürle doldurabilmek ümidiyle…
Alıntı
KURT
"Anadolu’da kurtlar bir beladır" demiş ve devam etmiş büyük usta Yaşar Kemal…
Bir kurt, bir koyun veya keçi sürüsüne dalar, kurt sadece bir tanesini alır götürür ancak bütün sürüyü parçalar.
Kurt dalmış sürüden artık hayır yoktur.
Koyundan, keçiden başka geçimi olmayan Anadolu köylüsü, eğer sürüsüne böylesine kurt girmişse çöker, biter, açlıkla karşı karşıya kalır.
Bu nedenle kurt gittikten sonra, sabah olduğunda sürü sahipleri gördükleri manzara karşısında donar kalır ve içleri kurda karşı kinle, öfkeyle dolar.
Bu durumda köylü, kurttan öcünü almak ister.
Atlarına binerler, köpeklerini, iplerini alırlar ve kurt avına çıkarlar.
Kurtları intikam için diri yakalamaktır en büyük amaçları.
Usulünü de bilirler ve sonuçta kurtları diri diri yakalarlar.
Kin bağladıkları, öç almak istedikleri kurda bir fiske bile vurmazlar.
Kurdu hiç incitmezler.
Yalnız sağlam bir telle ya da kirişle kurdun boğazına bir çıngırak takarlar ve kurdu okşayarak, sırtını sıvazlayarak ve sevecenlikle öperek salıverirler.
Boğazı çıngıraklı kurt sevinerek, koşarak ayrılır köylülerden.
Ancak çıngıraklı kurt hiçbir canlıya yaklaşamaz.
Çünkü çıngırak sesini duyan her hayvan önceden kaçar, kurt ise boğazında çıngırak, bozkırlar boyunca, dağlar boyunca boşu boşuna koşar durur.
Sonunda kurt dağlarda açlıktan önce yavaş yavaş zayıflar, sonra zayıflıktan güçsüz düşer ve sonunda bağıra, bağıra, bağıra ölür.
Bu, insan aklına gelen işkencelerin, zulümlerin en korkunçlarından birisidir.
Kurt ancak aç kalınca anlar, boynuna çıngırak geçirilirken kendisini okşayanların, sırtını sıvazlayanların ve kendisini sevecenlikle öpenlerin niyetini ancak iş işten geçmiştir.
Yaşar Kemal
UYAN!
Size bir yalan söylediler:
"Dünyanın en değerli şeyi altındır, petroldür, veridir..."
Yalan!
Dünyanın en değerli varlığı;
"Senin dikkatindir."
Ve şu an tarihin en büyük, en sessiz soygunu gerçekleşiyor.
Kurban: Sensin.
Çalınan: Geleceğin.
Hırsız: Elindeki o 6 inçlik cam ekran.
Yeni dünya savaşı.
Cephe: Senin zihnin.
Eskiden savaşlar toprak için yapılırdı. Şimdi senin göz bebeklerin için yapılıyor.
Silikon Vadisi'nde maaşını senin dikkatini "Hacklemek" için alan binlerce mühendis var.
Bu bir komplo teorisi değil, bu onların iş modeli.
Google'ın eski etik uzmanı ne dedi? "Telefonunuz bir slot makinesidir (kumar makinesi). Her kaydırma, bir kol çekmedir. Ve kasa her zaman kazanır."
Anladınız mı durumu?
O uygulamalar seni eğlendirmek için tasarlanmadı.
Seni bir "Zombiye" çevirip, dikkatini parça parça reklamcılara satmak için tasarlandı.
Sen kullanıcı değilsin.
Sen "Ürünsün."
Fizik Kanunu: Dikkat = Yaratım
Neden dikkatin bu kadar değerli?
Çünkü; Dikkat = Enerji.
Kuantum fiziğinde kural nettir:
Gözlemci Etkisi.
Bir şeye odaklandığında, o şey somutlaşır.
İşine odaklanırsan, işin büyür.
Vücuduna odaklanırsan, kas yaparsın.
Saçma sapan bir habere odaklanırsan, Hiçlik büyür.
Sistemin oyunu basittir:
"Böl ve Yönet."
Dikkati dağılmış bir adam, hiçbir şey üretemez.
Tehlikesizdir.
Yönetilebilir bir köledir.
Bir düşün:
Sabah gözünü açtın.
Daha yataktan kalkmadan elin telefona gitti.
3 Felaket Haberi; "Dolar uçtu, savaş çıktı"
10 Tane Saçma Instagram Hikayesi.
5 WhatsApp grubu dedikodusu.
Daha güne başlamadan beynini 50 parçaya böldüler.
Sonra diyorsun ki "Neden yorgunum, neden odaklanamıyorum?"
Yorgunsun, çünkü zihinsel enerjini sabahın köründe çöpe attın.
Dikkatini kim çalıyor? (Hırsızlar listesi)
Sosyal Medya (Dopamin Torbacıları):
Sonsuz kaydırma (Infinite Scroll).
Hiç bitmiyor.
Beynin "Belki bir sonrakinde ödül vardır" diye kumar oynuyor.
Haberler (Korku Tüccarları):
"Son Dakika! Şok! Dehşet!"
Sana bilgi vermiyorlar.
Sana Korku satıyorlar.
Kortizolünü yükseltip seni ekrana kilitliyorlar.
Şimdi soruyorum:
Bu yazıyı okuduktan sonra dikkatini nereye vereceksin?
ABD'nin Venezuela operasyonuna mı? (Sana ne? Sen mi kurtaracaksın?)
İran'ın iç karışıklığına mı?
(Senin hayatını mı değiştirecek?)
Siyasetçilerin kavgasını mı izleyeceksin?
Sen bunları izlerken;
İşini kurmuyorsun.
Kitabını okumuyorsun.
Sporunu yapmıyorsun.
Ailenle ilgilenmiyorsun.
Onlar kazanıyor.
Sen kaybediyorsun.
Sabah 1 saat ekran yok:
Uyanınca telefona dokunma.
O saat senin en yaratıcı, en güçlü saatin. Onu Instagram'a kurban etme.
Bildirimleri kapat:
Telefonun köpeği olma.
O senin çağırdığında gelsin, sen onun her "Dııt" sesine koşma.
Haber diyeti:
Günde 10 dakika yeter.
Dünya yıkılsa duyarsın zaten.
Fazlası zehirdir.
Derin çalışma (deep work):
Günde en az 2 saat telefon başka odada olacak.
Sadece işin ve sen…
O 2 saatte, dağınık 8 saatten daha fazla iş yaparsın.
Uyan!
Bu yazıyı okudun.
Farkındalık oluştu.
Ama asıl sınav şimdi başlıyor.
Bunu kapatınca ne yapacaksın?
Tekrar "Kaydırmaya" mı döneceksin? (Yenildin).
Yoksa telefonunu fırlatıp kendi hayatını inşaya mı döneceksin?
(Kazandın).
Dikkatini verdiğin şey büyür.
Dikkatini çektiğin şey ölür.
Sistemi beslemeyi bırak.
Kendini besle
Uyanık kal.
Alıntı