Adını duydunuz mu bilemem ama oldukça tehlikeli bir virüsümüz daha oldu.

Dünya gündeminin bu virüsü konuşmasına az kaldı.

Çünkü şimdilik Bangladeş ve Hindistan’da boy gösteriyor.

Bu virüs bilim insanlarının not defterinde “Kırmızı Kalemle” işaretli.

Adını çok duymuyoruz. Sosyal medyada henüz “Herkese bulaşıyor” başlıkları atılmıyor, yani panik yok.

Ama Dünya Sağlık Örgütü’nün yakından izlediği virüsler listesinde üst sıralarda yer alıyor.

Çünkü Nipah, az sayıda kişiye bulaşsa da, yakaladığını fena yapıyor.

Nipah virüsü aslında ilk kez 1998’de tanımlanmı.

Doğal taşıyıcısı “Meyve yarasaları.”

Anlayacağınız karşımızda yine yarasalar var.

Durum böyle olunca insanı hedef alarak ortaya çıkmış bir “Laboratuvar ürünü” olarak ortaya çımış değil.

Bu virüs; Doğanın kendi içinde dolaşan, uygun koşulları bulunca sıçrama yapan bir patojen.

“Ciddiyeti ne?” diye soracak olursanız;

“Nipah virüsünün ölüm oranı; yüzde 40 ile 75 arasında.”

Bu oran, modern tıbbın alışık olduğu seviyelerin çok üzerinde.

Üstelik hastalık yalnızca ateş ve halsizlikle sınırlı kalmıyor; kısa sürede beyin iltihabına, solunum yetmezliğine ve komaya ilerleyebiliyor.

Bu sebeple Nipah virüsü için yapılan tanımlama net:

“Nadir ama yıkıcı.”

“Neden fazla gündem olmuyor peki?” diye soracak olursanız

Çünkü Nipah; Henüz küresel dolaşıma girmiş bir virüs değil.

Başta da belirttiğim üzere ağırlıklı olarak Bangladeş ve Hindistan gibi belirli bölgelerde görülüyor.

Çoğu vaka, yarasaların kirlettiği meyvelerin ya da çiğ hurma özsuyunun tüketilmesiyle ortaya çıkıyor.

Virüsün bulaşma hızı aslında düşükmüş ancak;

İnsandan insana bulaşabiliyormuş.

Üstelik bu bulaş, hastane ortamlarında sağlık çalışanlarını da etkileyebiliyormuş.

“Bugün sınırlı olan bir virüs, yarın farklı bir mutasyonla daha kolay yayılır hâle gelebilir mi?”

Bilim bu soruya “Olmaz” demiyor; sadece “Şu an öyle değil” diyor.

Ama biz bunu yaşadık, çeşitli mutasyonla anamızı belleyen virüsümüz oldu.

Biliyoruz.

Bunu es geçmek pek akıllıca olmaz.

Peki tedavisi var mı?

Aşısı var mı?

Cevap kısa:

Yok!

Nipah virüsüne karşı onaylanmış bir aşı bulunmuyormuş.

Spesifik bir antiviral tedavi de yokmuş.

Yani modern tıp, bu virüs karşısında hâlâ savunma pozisyonunda bekliyor.

Uzaya gidiliyor,

Lazer silahlar yapılıyor,

Dronlar havada uçuşuyor,

Şoförsüz arabalar yapılıyor,

Akustik silahlar etrafta kol geziyor,

Maduro yatağından alınıyor,

Ama iş virüse gelince akan sular duruyor…

Nipah, sağlık otoriteleri açısından “Ciddiye alınması gereken” virüsler arasına gösteriliyor.

Bu virüs karşısında biz ne durumdayız?

Allah’tan, Türkiye’de şu ana kadar doğrulanmış bir Nipah vakası yok.

Doğal taşıyıcı olan yarasa türleri de Türkiye’de yaşamıyor.

Ülkemizde tropikal gıda alışkanlıkları yaygın değil.

İklim de virüsün kalıcı dolaşımına pek uygun değil.

Kısacası bugün için panik yapmaya gerek yok, ama temkinli olmakta fayda var.

Zira salgın ülkelerden ülkemize oldukça yoğun göçmen hareketti var.

Nipah virüsü, korku manşetlerinin değil, bilimsel ciddiyetin konusu.

Ne yok sayılmalı ne de abartılmalı.

Bugün için Türkiye açısından düşük riskli; ama dünya için dikkatle izlenmesi gereken bir sağlık tehdidi.

Belki de asıl alacağımız ders şu:

“Gürültüyle gelen krizlere alıştık.

Oysa bazı tehlikeler sessiz gelir.

Ve bilim, tam da bu sessizlikte tetikte olmayı gerektirir.”

SON GÜN!

Amerika’da bir üniversitede

Profesör derse şöyle başlamış:

“Düşünün ki bugün dünyanın son günü. Yarın bu saatte her şey bitecek.

Kurtuluş şansınız yok. Bugün ne yapardınız?”

Öğrenciler tek tek yazmaya başlamışlar...

“İbadet eder, Tanrı’dan günahlarımı affetmesini dilerdim.”

“Tüm sevdiklerimle vedalaşırdım.”

“Ailemle vakit geçirirdim.”

“Anneme ve ya babama giderdim.”

“Arkadaşlarımla yarım saat eski günlerdeki gibi basket oynardım.”

“Barbekü partisi yapardım.”

“Sevgilimle son ana kadar yanında olurdum.

“Tüm sevdiğim yemekleri yerdim.”

“Yatar uyurdum.”

“Ormanda son defa dolaşırdım.”

“Güneşin doğuşunu ve batışını son defa seyrederdim.”

“Akşam yıldızları seyrederdim.”

“En sevdiğim yemeği hazırlar, tüm sevdiklerimi akşam yemeğe davet ederdim.”

“Piknik yapardım.”

“Hayatta en çok gitmek istediğim yere gider, orada ölümü beklerdim.”

“Üzdüklerimi arar, özür dilerdim.”

Hoca bütün hepsini tahtaya yazmış.

Sonra gülerek sınıfa dönmüş ve demiş ki:

“Bunları yapmak için dünyanın son günü olması şart mı?”

DELİ PETRO

Bizim “Deli Petro” diye tabir ettiğimiz “Rus Çarı Petro Romanov” un (1672-1725) yaptığı bazı delilikler:

1- Deli Petro 22 yaşında Çar olduğunda ilk yaptığı iş, ilk Rusça gazetenin çıkışını sağlamak oldu.

2- Ardından Avrupa'nın kullandığı Jülyen Takvimine geçilmesi emrini verdi.

3- Kadınların kendi rızaları olmadan evlendirilmesini yasakladı

4- Rus alfabesini geliştirdi.

5- Evrensel kitapları Rusçaya çevirtti. Bunlar arasında Kuran-ı Kerim de var.

6- İlk hastaneyi ve ilk tıp fakültesini kurdurdu.

7- Rus Kilisesinin siyasete müdahalesine son verdi.

8- Avrupa'daki bilimsel gelişmeleri görmek için bu ülkelere gezilere çıktı.

9- Ünlü Alman bilim adamı Leibniz ile dostluk geliştirdi ve Leibniz’'in tavsiyesiyle, Saint Petersburg Bilimler Akademisi’ni kurdu.

10- Akademi masrafları gümrük ve liman gelirlerinden karşılandı.

11- Akademiye katılan yabancı bilimcilere üç katı maaş verildi. Böylece Avrupa’nın en önemli bilim adamları Rusya'ya geldi.

12- İlk bilimsel dergiyi çıkarttı.

13- Avrupa’nın en önemli kütüphanelerinden birini kurdurttu.

14- Uzay Gözlem Enstitüsü, Botanik Bahçesi, müze, basımevi, sanat atölyeleri kuruldu. Bunların üye ve başkanları, Akademi'de yapılan oylamayla seçildi. "Deli" Petro hiç müdahale etmedi ve Rusya Bilimler Akademisi üyeleri, bugüne kadar 20 Nobel aldı.

Adam gerçekten deliymiş!

AKIL, ADALET VE CEHALET

Bir zamanlar, uzak bir ülkede adalet ve ihtişamıyla nam salmış bir sultan yaşarmış.

Bir gün pazardan gelen haber kulaklarına çalınmış: “Yüz köleden daha pahalıya satılan bir köle kadın” varmış.

Merakı alev alev yanan sultan, derhal o kadını huzuruna getirtmiş.

Huzura gelen kadın, zincirlerine rağmen dimdik duruyormuş.

Başka kölelerde görülmeyen bir vakar, gözlerinde derin bir sükûnet varmış.

Sultan, tahtından eğilip sordu:

“Ey kadın, seni bu kadar kıymetli kılan nedir ki fiyatın yüz köleye bedel olsun?”

Kadın sakin bir sesle cevap vermiş:

“Zekâm, efendim.”

Sultan gülümsemiş; Çünkü zekâya her zaman değer verirmiş.

“Öyleyse seni sınayacağım” demiş, “Beş soru soracağım. Doğru cevap verirsen hürsün. Yanılırsan canınla ödersin. Hazır mısın?”

Kadın başını hafifçe eğdi, kabul etmiş.

Sultan sormuş:

“En güzel elbise hangisidir?”

Kadın, salondaki kalabalığa dönerek yüksek sesle cevapladı:

“Eşyalarımı ve atımı hazırlayın ey ahali, zira ben bu saraydan hür bir kadın olarak ayrılacağım.”

Sonra sultana dönüp tane tane açıklamış:

“En güzel elbise, bir fakirin sırtındaki yamalı kaftandır. Yazın serinletir, kışın ısıtır; gösterişsizdir ama sahibine her mevsim yakışır. İpekler, altın işlemeler ise sadece gözü boyar.”

Sultan susmuş ve ikinci soruya geçmiş:

“En hoş koku hangisidir?”

Kadın gülümsemiş:

“Bir annenin kokusudur o. Bebeğini emzirirken yaydığı o eşsiz rayiha… İster sarayda olsun, ister bir umumi hamamda temizlikçi olsun; hiçbir misk, amber, gül yağı onun yerini tutamaz.”

Üçüncü soru gelmiş:

“En lezzetli yemek nedir?”

“Açken yenen yemektir” demiş kadın. “O an bayat ekmek bile baldan tatlı gelir insana. Tok karın, en nadide ziyafeti bile tatsız kılar.”

Dördüncü soru:

“En yumuşak yatak hangisidir?”

“Üzerinde vicdanın rahat uyuduğun yataktır. Haksızsan, altınla işlenmiş, ipek yorganlı bir karyola bile diken tarlasına döner. Vicdanın temizse, en sert toprak bile sana yastık olur.”

Kadın tam kapıya yönelmişken sultan seslenmiş:

“Dur! Beşinci soruma cevap vermedin daha!”

Kadın yavaşça döndü, gözleri sultanın gözlerine kilitlenmiş:

“En güzel ülke hangisidir, bilir misin sultanım?”

Ve eklemiş:

“Özgür insanların yaşadığı ve cahil eller tarafından yönetilmeyen ülkedir. Çünkü cehalet, en sağlam kaleleri içeriden çürütür; en parlak tahtları küle çevirir. Özgürlük ise en fakir kulübeyi bile saraydan daha kıymetli kılar.”

Salonda derin bir sessizlik olmuş.

Sultan’ın yüzünde önce bir gölge dolaşmış, sonra hafif bir tebessüm belirmiş. Kadının cesaretine, zekâsına ve doğrularına hayran kalmış.

Elini kaldırmış:

“Git, hürsün” demiş.

“Ve bilesin ki bugün senden öğrendiğim, sarayımdaki bütün âlimlerin bir araya gelse söyleyemeyeceği hakikattir.”

Kadın başını eğip teşekkür etmiş ve sessizce saraydan ayrılmış.

Ve işte bu hikâyeden bizim alacağımız dersler şudur:

*Gerçek zenginlik, malda değil vicdandadır.

*En kıymetli koku sevgidir, en güzel elbise ise onurdur.

*Açlık mideyi değil, bazen gözü doyurur; tok göz ise hiçbir şeyi görmez.

*Huzur, altın yatakta değil, temiz bir vicdanda uyur.

*Ve en mühimi: Bir ülkeyi yönetmek için taç yetmez; akıl, adalet ve cehaletten arınmış bir yürek gerekir.

Çünkü cahilin elindeki taht, er ya da geç kendi halkının boynuna geçirilmiş zincir olur.

“Hür düşünen, vicdanı hür olan toplumlar ise hiçbir sultana muhtaç olmadan kendi ışığını yakar.”