Dünya aynı Ajda Pekkan gibi çok gergin. Hatta o kadar gergin ki; emperyalist devletler fiziki yapılarımıza tank, top, tüfekle yaptıkları saldırıları yetmedi şimdi de, kulaklarımıza da saldırmaya başladılar.

Sosyal medya bu hafta yeni bir silahla çalkalandı:

ABD’nin “Akustik silahı.”

Öyle sıradan bir ses değil bu:

“İçten patlatıyor”,

“Askeri dizlerinin üstüne çökertiyor”,

“Kusma, baş dönmesi, evrenden kopma” yapıyor.

Yani rock konseri ile migren arası, ama devlet sırrı.

İddia büyük:

ABD bu akustik silahı icat etti.

Sonra bunu kullandı.

Hem de gizlice.

Hem de kimseye sormadan.

Hatta bu yüzden dünyaya kafa tutuyor.

Çünkü artık diplomasinin yerini frekans almış olabilir.

Büyükelçiler değil, Subwoofer’lar konuşacak demeye getiriyor.

Şimdi şöyle bir durup bir nefeslenelim.

Çünkü insanlık tarihi bize şunu öğretmiştir ki:

Bir ülkede “Gizemli silah” lafı dolaşıyorsa, ya ortada gerçekten bir teknoloji vardır, ya da anlatan kişinin hayal gücü Pentagon bütçesini aşmıştır.

Evet, ABD’nin akustik sistemleri var.

LRAD denen yüksek sesli cihazlar yıllardır biliniyor.

Protestocuları dağıtmak için kullanılıyor, gemilere “Çok yaklaşma” demek için kullanılıyor.

Yani “Dağılın ülen!” diyen bir megafonun kaslı versiyonu.

Ama sosyal medyada anlatıldığı gibi, “Bir düğmeye basıyorsun, karşı tarafın iç organları solo atıyor” seviyesinde olmadığı anlatılıyor.

Ama biz bu farkı sever miyiz?

Hayır.

Çünkü biz gizemi severiz.

“Sesle adam indiriyorlarmış” denmesi daha heyecanlı.

Başımıza daha çok müşteri toplar.

Bu noktada devreye tanıdık bir anlatım giriyor:

“ABD bir şey yaptıysa kesin bizden gizli yaptı.”

Doğrudur.

Ama bu, her gizli şeyin bilimkurgu olduğu anlamına gelmez.

Pentagon’un da bir sınırı var.

Nihayetinde burası “Marvel stüdyoları değil ya!”

İşin en eğlenceli kısmı şu:

Bu silah iddialarıyla birlikte ABD’nin küresel politikası da açıklanmış oluyor.

Meğer mesele;

Ekonomi değilmiş.

Jeopolitik hiç değilmiş.

Enerji, ticaret yolları,

Teknoloji yarışı…

Bunların hepsi hikâyeymiş.

Asıl sebep belli:

Adamlar seslerini duyurmak istiyorlarmış meğer.

Açmışlar radyonun sesini sonuna kadar, apartmanda komşu rahatsız eden insanlar gibiler yani.

Anlayacağınız ABD dünyaya kafa tutmuyor;

Resmen dünyanın kulağını çınlatıyor.

Oysa büyük devletler tek bir silahla “Özgüven patlaması” yaşamaz.

Devlet dediğin, yeni silah bulunca sevinir ama dış politikasını onun üstüne kurmaz. Silahlar stratejinin sonucudur, sebebi değil.

Ama sosyal medya bunu tersine çevirmeyi sever.

Çünkü “Karmaşık analiz” kelimesi cazip değildir ve paylaşılmaz.

Ama “Akustik silahla adam kusturmuşlar” lafı ilginç gelir ve paylaşılır.

Tabi bir de işin psikolojik tarafı var.

Ses görünmez.

Görünmeyen şey korkutucudur.

Korkutucu olan da kolay büyütülür.

Aynı yüzden yıllarca “Havana Sendromu” konuşuldu.

“Kim yaptı?”

“Nasıl yaptı?”

“Gerçekten yapıldı mı?”

Netlik yoktu ama söylenti boldu.

Ses dalgası, mikrodalga, bilinmeyen teknoloji…

Hepsi kulağa hoş geliyor.

Çünkü belirsizlik, çağımızın en güçlü efektidir.

Şimdilik ABD’nin yeni bir “Akustik süper silahı” olduğuna dair kanıt yok.

Kullanıldığına dair resmi doğrulama da yok.

ABD’nin dünyaya kafa tutmasının sebebinin bu akustik silah olduğuna dair bir inanış olsa da, silahın olmadığına kimse inanmıyor.

Belki de var olmayan akustik silah dedikodusuyla hareket eden ABD, var olduğuna inanılmasını çok istiyor.

Belki de; “Şüyuu vukuundan beter” bir durum var…

Bu da ABD’nin işine geliyor olabilir…

Ama şunu kabul etmek lazım:

“Eğer bir gün ülkeler gerçekten savaşları sesle yapmaya başlarsa, barış görüşmeleri de sessize alınır.”

“O zamana kadar, kulakları değil, akılları açık tutmak lazım…”

Çünkü “Bazı iddialar yüksek sesle söylenir, ama en çok sessizlikte çürür.”

Ama bizim halk arasında bir laf vardır:

“Arkasına güvenmeyen, mantar toplamaya çıkmasın.!”

Yıllardan beri:

Jacobo Arbenz (Guatemala-1954),

Abdülkerim Kasım (Irak-1963),

Ngo Dinh Diem (Güney Vietnam),

Manuel Noriega (Panama-1989),

Hudson Austin (Grenada-1983),

Jean-Claude Duvalier (Haiti),

Muhammed Musaddık (İran-1953),

Muammer Kaddafi (Libya-2011),

Saddam Hüseyin (Irak-2003),

Hafız Esad, gibi daha da yazamadığımız onlarca mantarı toplayanların, güvendikleri akustik gibi bir arkaları vardır sanırım.

Yoksa tüm bunları yapmak cesaret ister…

HAVANA SENDROMU

Akustik Silah yazımda geçen “Havana Sendromu” nu yazmak istedim.

Zira bu sadece bu günün konusu değil, geçmişte de yaşandı.

Olay şuydu:

2016 yılında Küba’nın başkenti Havana’da görev yapan ABD ve Kanada diplomatlarında bazı sıra dışı sağlık şikâyetleri ortaya çıktı.

Bu olay kısa sürede uluslararası güvenlik ve istihbarat çevrelerinin gündemine oturdu.

Başlangıçta münferit bir olay gibi görünen bu vakalar, zamanla farklı ülkelerde de rapor edilince literatüre “Havana Sendromu” adıyla bir tartışma konusu ortaya çıktı.

Aradan geçen yıllara rağmen sendromun nedeni hâlâ kesin olarak açıklanamadı.

Geniş açıdan bakıldığında sendrom şu şekilde gelişti.

Başta da yazdığım üzere ilk olarak, ABD’nin Havana Büyükelçiliği’nde görev yapan personelin ani sağlık sorunları yaşamasıyla fark edildi.

Etkilenen kişilerin ortak şikâyetleri arasında şunlar yer aldı:

Şiddetli ve ani baş ağrıları,

Baş dönmesi ve denge kaybı,

Kulakta basınç hissi veya çınlama,

Mide bulantısı,

Hafıza ve konsantrasyon sorunları.

Bazı diplomatlar, belirtiler başlamadan hemen önce alışılmadık bir ses, tiz bir uğultu ya da fiziksel bir basınç hissi yaşadıklarını ifade etti.

Bu anlatımlar, olayın sıradan bir sağlık problemi olmadığı yönündeki kuşkuları artırdı.

İlk vakaların ardından benzer şikâyetler sadece Küba ile sınırlı kalmadı.

Çin, Rusya, Avusturya, Almanya ve hatta ABD’nin kendi başkenti Washington’da görev yapan bazı diplomatik personel ve istihbarat görevlileri de benzer semptomlar bildirdi.

Bu durum, Havana Sendromu’nu yalnızca yerel bir çevresel faktör değil, uluslararası bir güvenlik meselesi hâline getirdi.

Tüm bu yaşananlar çerçevesinde şu varsayımlar ortaya çıktı:

İlk dönemde vakalar, yüksek frekanslı veya yönlendirilmiş bir ses dalgasına maruz kalma ihtimaliyle açıklandı.

Ancak saf akustik sistemlerin, bildirilen nörolojik etkileri bu ölçüde ve hedefli biçimde yaratabileceğine dair bilimsel kanıtlar zayıf kaldı.

Daha sonra bazı bilimsel raporlar, yönlendirilmiş mikrodalga enerjisi ihtimalini gündeme getirdi.

Bu teoriye göre, düşük seviyeli ama hedefli enerji maruziyeti, beyin dokusunda geçici veya kalıcı etkiler yaratabilirdi.

Bu yaklaşım, askeri ve istihbarat çevrelerinde en çok tartışılan senaryolardan biri oldu.

ABD istihbarat kurumlarının daha sonraki değerlendirmelerinde, vakaların önemli bir kısmının yüksek stres, kaygı, çevresel koşullar ve psikosomatik etkenlerle açıklanabileceği belirtildi.

Bu görüşe göre, gerçek sağlık sorunları olmakla birlikte bunların düşmanca bir saldırıdan kaynaklandığını gösteren yeterli delil bulunmamaktaydı.

Tüm bu yaşananlar karşısında ABD hükümetinin ve istihbarat kurumlarının yayımladığı kapsamlı raporlarda şu noktalar öne çıktı:

Havana Sendromu yaşayan kişilerin şikâyetleri gerçektir ve ciddiye alınmalıdır.

Ancak vakaların büyük çoğunluğunda yabancı bir devletin gizli silah saldırısına dair kanıt bulunamamıştır.

Tek, net ve tüm vakaları açıklayan bir neden henüz tespit edilememiştir.

Bu nedenle Havana Sendromu, bilimsel belirsizlik ile jeopolitik şüphelerin kesiştiği bir alanda kalmaya devam etmektedir.

Havan Sendromu “Neden? Niçin?” sorularının cevap bulamadığı bir olay dosyası olarak raflarda yerini aldı…

DEMİR UZAYDAN MI GELDİ?

Bir süredir sosyal medyada yeni bir “Bilimsel mucize” dolaşıyor:

“Kur’an demirin uzaydan geldiğini 1400 yıl önce haber verdi…”

Delil mi?

Hadîd Suresi 25. ayet:

“Ve demiri indirdik…”

Yaptığım araştırmalardan bu açıklamanın tfsiri şöyle

Kur’an’da “İndirdik” ifadesi yalnızca meteorolojik anlamda kullanılmıyormuş meğer.

Zira Kur’an:

Elbise için de “İndirdik” diyor,

Hayvanlar için de,

Rızık için de…

Kimse “Gömlekler gökten yağdı”, “İnekler bulutlardan sarktı” demiyor.

Buradaki dil çeşitli kaynaklara göre:

“Yaratmak, insanın hizmetine sunmak, Kader planına yerleştirmek” anlamında kullanılmış.

Ama konu “Demir” olunca, bir anda sosyal medyadan uzaya kapılar açılıveriyor.

Peki bilim ne diyor?

İddia doğru.

Demir elementinin kozmik kökenli olduğu ispatlı.

Yani yıldızların içinde oluşup, süpernova patlamalarıyla uzaya saçılıyor.

Güneş Sistemi de zaten bu kozmik malzemeden oluştuğuna göre, demir uzaydan geldi.

İşte bu gerçekliği;

“Kur’an bunu 1400 yıl önce haber verdi.” Şeklinde sunmak doğru değilmiş.

Çünkü:

Dünya’daki demirin çok büyük bölümü, zaten gezegenimizin oluşumundan beri buradaymış.

Meteoritlerle gelen demir çok sınırlıymış.

Demir atomlarının kökeni uzaymış ama bu, ayetin doğrudan bunu söylediği anlamına gelmiyormuş.

Yapılan açıklamalar şöyle:

Ayetin bağlamına baktığınızda şunu görürsünüz:

Peygamberler

Kitap

Mizan (adalet)

Demir

Yani ne anlatılıyor?

Şu:

“Adalet sadece nasihatle değil, güçle de korunur.”

Demir burada:

“Gücün,

Caydırıcılığın,

Medeniyet kurucu teknolojinin” simgesi olarak yansıtılmış.

Kısacası ayet tefsiri şöyle:

“Toplum düzeni, yalnızca ahlâkla değil, maddi güçle de ayakta durur” der.

Ama biz bu derin siyasal ve toplumsal mesajı bırakıp, ayeti NASA bültenine çevirmeye çalışmışız.

Gerek var mı?

Hayır.

O bizim kutsal kitabımızdır.

İspatlamaya çalışmaya gerek yoktur.

Onu, bilimle yarıştırmaya kalkmak

Metni zorlar,

Yorumu sığlaştırır,

İnancı kırılgan hâle getirir.

Oysa Kur’an:

Fizik kitabı değildir,

Astronomi el kitabı hiç değildir.

O bir, anlam kitabıdır.

Öyleyse:

Demirin gökten nasıl geldiğiyle değil, ayetin verdiği derin anlamından ders alsak daha güzel olmayacak mı acaba?