Üniversite

ÇOMÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enginal'dan “Radyoaktif Kirlilik” Uyarısı

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Evran Enginal, çevre kirliliğinin en ürkütücü kısmının radyoaktif kirlilik olduğunu belirterek önemli uyarılarda bulundu.

Özellikle Çanakkale'de faaliyet gösteren termik santrallere dikkat çeken Enginal, Kampüs TV'de katıldığı programda, "Atmosferdeki en tehlikeli kirlilik radyoaktif kirliliktir" dedi.

Prof. Dr. Enginal, doğal kirliliklerin yanı sıra, insanoğlunun ekonomik faaliyetlerinden kaynaklanan kirliliğin her geçen gün arttığını vurguladı. Özellikle 1950'lerden sonra kurulan nükleer ve termik santrallerin kirliliğin en büyük nedenlerinden biri olduğunu ifade eden Enginal, çevre kirliliğini sanayi devrimi öncesi ve sonrası olarak ikiye ayırmak gerektiğini belirtti.

Enginal, çevre kirliliğinin soluduğumuz havada, içtiğimiz suda ve tarım yaptığımız topraklarda yarattığı tahribata dikkat çekti. Kentsel atıkların ve atık suların akarsu ve deniz ekosistemlerini nasıl tehlikeye attığını, bunun Çanakkale'de de yaşandığını örneklerle anlattı.

Radyoaktif kirliliğin, çevre kirliliğinin en ürkütücü kısmı olduğunu dile getiren Enginal, termik santrallerin atmosfere yaydığı kül bulutlarının içerisindeki metallerin tarım topraklarına düştüğünü, ancak radyoaktif kirliliğin çok daha tehlikeli olduğunu belirtti.

Çernobil felaketi gibi patlamaların etkilerinin çok uzun vadede devam ettiğini vurgulayan Enginal, 1986'dan beri toprağa düşen Sezyum 137'nin ancak yeni yarı yarıya düştüğünü ve minimal düzeye inmesi için yaklaşık 250 yıl daha geçmesi gerektiğini ifade etti.

Prof. Dr. Enginal yaptığı konuşmada şu ifadelere yer verdi; “Dünyanın gündeminde iki özel konu var detaylı bir şekilde ele alınması gereken. Bunlardan bir tanesi iklim değişikliği. Diğeri ise çevresel etkiler. Bir diğeri de çevresel riskler. Veya özellikle potansiyel toksit element kaynaklı ekolojik riskler.   Çevre kirliliği dediğimizde ya da ortam bozulması olarak aslında biz coğrafyacılar olarak bunu böyle tanımlarız. Bu bazen doğal sebeplerle, doğal kaynaklarda çoğunlukla ise insanların özellikle ekonomik faaliyetlerinden kaynaklanan kirleticilerdir. Bunlar çok çeşitli noktasal veya noktasal olmayan kaynaklardan türeyebilirler. Bunların soluduğumuz havada, içtiğimiz suda, tarım yaptığımız toprakta ve canlılar üzerinde yarattığı  bozulmaya yönelik tahribat süreçlerini anlıyoruz. Tabii ki doğal kaynakların da çevre kirliliğine yol açtığını söyleyebiliriz.  Neden? Bu bizim pek müdahil olamayacağımız bir konu. Örneğin volkanik patlamalar.  Bugün dünya üzerinde 500'ün üzerinde aktif volkan var ama jeolojik geçmişte çok daha fazlaydı. Şu anda yaşadığımız gezegende tabi ki volkanik patlamalarla açığa çıkan karbondioksit başta  havadan ağır gazların, tozların yarattığı bir kirlilik var. Buna müdahale edemeyiz. Veya evresi  başladığında  bitkilerden açığa çıkan o polenlerin atmosferimizde yarattığı yoğunluk. Yine bu doğal bir kirlik” dedi. 

“Tüm canlılar risk altında”

 “Maalesef sanayi devrimi sonrasında  kömür ve diğer fosil yakıt kullanımıyla birlikte  hem atmosferimizde, hem sularımızda, hem topraklarımızda, hem de yaşayan canlılar üzerinde çok önemli bir baskı unsuru oluşturdu. Çevre kirliliği belki sanayi devriminden önce ve sonra olarak da ikiye ayırmak gerekiyor.18. yüzyılın sonları 19.yüzyılın başlarından itibaren hızlanan bu kirlik daha önce yok muydu? Vardı ama daha lokal ölçekteydi. Fosil yakıtlarının yanı sıra  kentleşme, nüfus artışı, bunun yarattığı kentleşme, kırdan kentsel alanlara göçün artması beraberinde kirliliği de arttırdı.   Mesela Çanakkale'de biz bunları yaşamıyor muyuz? İçinden akarsular geçen, dereler geçen birçok şehirde kanalizasyon atıkları başta olmak üzere kentsel atıklar ve atık sular hem su ekosistemini tehlikeye düşürüyor. Bir yandan da  bu kıyılara, denizlere kavuşuyor. Oradaki  sıvısı ortamında başta olmak üzere tüm canlıları risk altında tutuyor.”

“Radyoaktif kirlilik çok daha tehlikeli”

Radyoaktif kirliliğin çevre üzerindeki etkilerine değinen Enginal“Radyoaktif kirlilik kısmı  çevre kirliliğin aslında en ürkütücü kısmı. Termik santraller atmosferimizi kirletmiyor mu? Biz üniversitemizdeki öğrencilerimize termik santrallerde çalışma fırsatı vererek gözlemleme çalışmalarını yapmalarını söylüyoruz.  Yine öğrencilerimizi Çanakkale'deki çan termik santrallerini çalıştırdık. Yani bu santraller çalışırken bunların açığa çıkardığı kül bulutlarının içerisindeki metaller yavaş bir şekilde, serpinti şeklinde tarımsal toprakların üzerine düşüyor. Canlılar bunları bünyelerinde biriktiriyorlar.Ama radyoaktif kirlilik çok daha tehlikeli.  Dolayısıyla vatandaşın aklındaki en önemli soru işaretlerinden biri de Nükleerenerji. Çernobil başta olmak üzere yaşanan patlamalar Avrupa ve Ülkemizde de hissedildi.  Nükleer tehlike bizim topraklarımızda daha da artarak hissedilmeye başladı. Neden çok önemli? Çünkü  bunların etkileri çok uzun vadede devam ediyor.1986 yılından günümüze kadar meydana gelen bu patlamayla topraklarımıza düşen Sezum 137   daha yeni yarı yarıya düştü.   Bunun daha en az 7 defa yarılanması gerekiyor ki yaklaşık 250 yıl kadar sonra minimal düzeyde bir sezyum zenginleşmesi söz konusu olacak. topraklarımız veya bu radyoaktif kirliliği yaşayan Avrupa toprakları ancak 250 sene sonra radyoaktivite bakımından daha temiz bir hale gelecek” ifadelerini kullandı.

“Madencilik faaliyetlerinde atmosfere uranyum ve toryum karışabiliyor”

Programda konuşması olarak yer alan Eğitim Fakültesi Öğretim Elemanı Araştırma Görevlisi Serkan Yavuz  ise şunları söyledi; “2 Aralık1942'de İtalya’da ilk kendi kendine devam eden yapay nükleer reaktörü oluşturuyorlar. Aslında dünyamız o saatten sonra tamamen değişmez hale geliyor. Çünkü bunun iki sebebi var. Birincisi biz nükleer enerjiden enerji elde etmek için nükleer santraller inşa ediyoruz. Bu nükleer santrallerin içerisinde uranyum ve toryum yakmamız gerek. Bize yakıt lazım. Dolayısıyla madencilik faaliyetlerini hızlandırıyoruz ve coğrafyayı değiştiriyoruz. Bu madencilik faaliyetlerinde atmosfere uranyum ve toryum karışabiliyor. Tenorm denilen bir kavram ortaya çıkıyor. Tenorm nedir? İnsan eliyle değiştirilmiş, modifiye edilmiş aslında doğal radyonüklitleri kapsar bu terim. Bunun için nükleer santrallere gitmeye gerek yok. Termik santrallerde de bu var. Orhaneli'de veya Çan termik santralini ele alırsak kömür ve linyitle çalışır bu santraller. Peki kömür ve linyitin içerisinde eser miktarda uranyum ve toryum yok mu? Var ve bunlar uçucu kül bulutlarıyla atmosferden  topraklarımıza yayılıyor.  Bir diğer sebep ise  nükleer silah halen caydırıcı bir güç.  1950'lerden sonra bir nükleer silahlanma yarışı meydana geldi ve Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin,  Fransa gibi birçok ülke atmosferik silah testleri yaptı ve bu testler vasıtasıyla atmosferimizi devasa miktarlarda Sezum 137, Tronsium 90, IO31 gibi aslında radyolikler girmiş oldu ve unutulmamalıdır ki nükleer santraller olağan koşullarda bile doğal süreç olarak çevre radyoliklit yayılımı yaparlar” dedi.

 

Atakan Alkış