Saadettin Ağabey'in( Prof. Dr. Saadettin Yıldız) dil üzerine bir değerlendirmesi.

Birileri,tek tek diye sayıyor ya...
Aslında önce "Tek Dil- Türkçe" diye sayması gerekir,derim.
Dil tek değilse o devlet çöker,millet dağılır,vatan elden gider,dini inanç sistemi kaybolur.
İletişimin en büyük vasıtası dildir.
Dil,bir olmazsa her şey çöker.
O dil de kuralları iyi işlenirse yaşar.
Dil, bana göre ,sana göre kalıba girmez. Girmemeli...
Dil ,yaşayan canlı bir varlıktır.
Dilimizi öldürmeyelim...
Veya başka limanlara götürmeyelim.
Eşlerimizi nasıl kıskanıp seviyorsak,dilimizi de öyle sevip kıskanmalıyız.
Bilgi edinmeniz dileğiyle...
ULUSLARARASI BEŞERİ BİLİMLER VE EĞİTİM DERGİSİ NİSAN 2017 SAYISINA YAZDIĞIM EDİTÖR NOTU'NDAN:
İnsan, düşünen bir varlık. Düşünüyor, konuşuyor. Düşünmek için dil gerekli. Dil, kavramlar bütünü. Her dil belli bir kavramlaştırma gücüne sahiptir. Bu yönü güçlü olan dillerle felsefe yapılabiliyor; bilimde daha kolay mesafe alınıyor. Düşüncenin gün yüzüne çıkması dile bağlı.
Kelimelerin birer patlayıcı madde gibi kullanıldığı bir dönemdeyiz. İçine her cinsten bayıltıcı kokunun zerk edildiği, ne anlama geldiği tayin edilemeyen bir sürü “kavram kalıbı”... Sadece “kalıp”; içi, parçacı bohçası gibi., ne ararsan var: herkes kendine göre bir anlam çıkarabiliyor. Oysa kavramlar bulandığı zaman düşünce de bulanır; billurlaşamaz.
Kavramların bulanmasında politik çevrelerin büyük sorumluluğu var. En çok onlar konuşuyorlar ve hep halkın önündeler. Kavramların asıl gücü yerleşik kültürden gelir; bu da “süreklilik” demektir. Yerleşik kültürde karşılığı olmayan kavramlar, ancak, iğreti düşünceleri ifade edebilir. Bizim iğreti düşünceye değil, “felsefi tefekkür”e ihtiyacımız var. Politikacılarımız hangi felsefi kavramlarla konuşuyorlar! Bir politikacı “adalet”, “millet”, “özgürlük”, “hizmet”, “kültür”, “istikrar”, “hukuk”, “kuvvetler ayrılığı”, “yürütme”.. kavramlarını kullanırken neyi kastediyor; onları dinleyenler ne anlıyorlar? Eğer söyleyenler başka bir şey kastediyor ve dinleyenler başka bir bir şey anlıyorlarsa, sıkıntı büyür. . “Dilde karşılığı olmayan bir şeyin insan düşüncesinde de yeri yoktur” denilir. Karşılığı varmış gibi göründüğü halde zihinlerde yer etmemiş kavramlar için de durum bundan farklı değildir.
Evet, en büyük problemimiz, “anlamak”; fakat anlatmak da en az anlamak kadar sıkıntılı. Bir kavramın bir yerlerde mevcut olması yetmiyor; söyleyenin de dinleyeninde o kavramın sınırları içinde bulunabilmesi gerekiyor. Bunun temel çaresi, Türkçe’yi doğru kullanmak. Humboldt, dili, bir milletin ruhunun dış görünüşü olarak kabul eder. Milletin ruhu “millî kültür” olsa gerektir. O halde eğitim sistemimizin merkezine Türkçe’yi koymalıyız. Ailelerin yabancı dil merakı ve devletin bu konudaki teşvikine rağmen, “önce Türkçe, sonra yabancı dil” anlayışını yerleştirmeliyiz.
Aile içinde düzgün Türkçe ile konuşulması çok önemlidir.Anne-baba, kardeşler, televizyon... Evet, evimizin fertlerinden biri de –artık- televizyondur! Orada kullanılan dil her geçen gün çok daha fazla önem kazanıyor. Dizilerin, çocukprogramlarının, haberlerin, tartışma programlarının, belgesellerin dilinin bilgi ve zevk süzgecinden geçirilmesi şarttır. Telaffuzu bozuk, vurgudan habersiz “sunucu”ların bir şey sunmamaları gerekir! Çünkü birçok insan, evinde sürekli konuşup duran sunucuların telaffuzlarından, vurgularından, yapmacık mimiklerinden kendini kurtaramıyor; belki özentiyle, belki farkında olmadan taklit ediyor. Aile, çocuğunun geleceğini inşa ederken onun düzgün bir Türkçe ile yetişmesini de hedeflemeli, iyi örnek olmak için de çaba göstermelidir.
Dil bilincinin gelişmesinde çocuk kitaplarının ve çocuk programlarının rolü -hele günümüzde- tartışılmaz; fakat çocuk kitaplarının ve programlarının büyük bir kısmı çeviridir; çoğunun da dili bozuktur. Türkçesi yetersiz olan insanların çevirdiği kitapların ve televizyon programlarının çocukta dil zevki geliştirmesi beklenemez. Ayrıca, çocuk kitaplarının ana dili ile yazılması gerekmiyor mu?
Akademisyenlerin ve her kademedeki öğretmenlerin kitap, makale, bildiri, ders notu gibi çalışmalarının, öncelikle, dil duyarlılığı gerektirdiğini söylemeye gerek bile yoktur. Dergilere gönderilen birçok yazıda dil yanlışlarını düzeltme mecburiyetinde kalan hakemler, bilimsel değerlendirmeye çok az vakit kaldığından yakınıyorlar. Ana dilini doğru kullanamayan bir öğretmenin ya da akademisyenin –hangi branştan olursa olsun- başarılı olması söz konusu olamaz.
Gazeteler (basılı veya internet gazetesi olsun)’in dille ilgili tutumları da pek farklı değildir. Doğru dürüst incelenmeden servis edildiği anlaşılan bir haberden aldığımız şu iki cümleye bakalım: “.......’da yola hatalı konulan ............’a ait rögar kapağına çarpan otomobil, havaya uçarak hurdaya döndü. Perte ayrılan otomobil sürücüsü ve yanındaki arkadaşı ise yaralandı.” “Havaya uçarak hurdaya döndü”de de sıkıntılı ama, “Perte ayrılan otomobil sürücüsü...” ifadesi gülünç! Aynı günün haber kaynakları –ki yirmiden fazlasında yer almış- bu haberi bir ilgi hâli eki koyma zahmetine katlanmaksızın yayımlamış / yaymış...
Millete saygının temel şartlarından biri onun diline ve kültürüne saygı göstermek, bu saygının göstergesi de onu doğru ve güzel kullanmaktır.
Türk millî eğitiminin ana meselelerinden biri dil, dilin doğru ve güzel kullanılmasıdır. Her şey burada düğümleniyor çünkü.