Pergamon’u Görmek, Filemon ile Baukis’u görmek gibi…

Bu yazımda bayramda gezdiğim. Hikayesi çok güzel olan Pergamon’u şuandaki ismi ile Bergama’yı anlatacağım.

780 0

İbrahim Akın Kazancı

İbrahim Akın Kazancı


 
Bu yazımda bayramda gezdiğim. Hikayesi çok güzel olan Pergamon’u şuandaki ismi ile Bergama’yı anlatacağım. Öyle güzel bir yer ki hem doğası, hem tarihiyle eşsiz bir cennet, aynı zamanda edebi varlığıyla da insanları düşündürmeye teşvik ediyor. Pergamon’un hikayesinden ilham almanız ümidiyle…
Baştanrı Zeus’un birsüredir canı iyiden iyiye sıkılmaya başlamıştı... Üstelik dünyadaki ölümlüler de tanrıları artık unutmuşa benziyorlardı. Baştanrı Zeus, oğlu haberci tanrı Hermes’i çağırdı yanına: ‘’Oğlum; bu dik kafalı dünyalılar, bizleri unutmuşa benziyorlar!.. Bizim için zaten kurban filan da kesmez oldular! Hele bir gidip görelim onları...“ dedi…
Hemen sırtlarına yırtık pırtık giysiler geçirip Ege kıyılarında bir sahile indiler. Yürüye yürüye, Bergama ovasına geldiler. Birara Zeus; „Hermes oğlum, buralar bizim Olimpos’tan da güzel değil mi?“ diye söze başladı. „Bak buraları görünce yukardaki tanrıların tanrıçaların dırdırlarını, hiç doymayan tutkularını da unutuverdim. Zaten tanrı Prometeus da, tanrı Hefaystos da; insanları çamurdan şekillendirirlerken onlara her türlü yeteneği bağışlamışlardı... Bu duruma gerçi ilk başlarda çok öfkelenmiştim. Hatta bu yüzden Prometeus’a ne acılar çektirdim, ne acılar!... Ama şimdi anlıyorum; doğrusu bu güzelim dünya ancak o türlü yeteneklerle benzenmiş insanlara yakışırdı. İyi etmişler...“
 
BİR BİR KAPILARINI ÇALALIM...
Baştanrı Zeus, oğlu tanrı Hermes’in kolundan tutup; „Hele gel de şu insanlarla biraz hoşbeş edelim!..“ dedi. „Çok iyi olur, „ diye onayladı Hermes. „Zaten çok da acıktım!… Sofralarında yer içer, biraz da laflarız…“
Tanrı Hermes hep büyük kapılı, kocaman kilitli varsıl evlerinin kapısını çalmaya başladı. Ne var ki kapılar ya hiç açılmıyor yada açılır açılmaz, yüzlerine kapanıyordu hemen! „Biz açız, yolcuyuz, yabancıyız!” deseler de değişen birşey olmuyordu… Bunun üzerine kızmaya başlayan Zeus da önüne çıkan her kapıyı çalmaya başladı. Kapıyı açanlar, onların yoksul kişiler olduğunu görünce aniden kapıyı yüzlerine kapatıveriyorlardı!.. „Bunda bir yanlışlık var!“ diye söylenmeye başladı Baştanrı Zeus…
Konuk iki tanrı, Filemon’ların evinde.
Tanrı Hermes küçücük, duvarları, kiremitleri dökülen bir ev gördü Bergama tepesine yakın. Hemen kapısını çaldı. Baukis adlı yaşlı bir kadın açtı kapıyı… Yorgun ve yoksul yabancıları görünce, ardına dönüp; „Bak konuklarımız var!“ diye ünledi kocası Filemon’a sevinerekten. Bir yandan da yarısı kırık kapıyı ardına dek açarak içeri buyur etti konukları. Tanrılar eğilerek, dar kapıdan birer birer içeri girdiler. Filemon da, o küçücük odalarındaki bir sedirin üstüne, yan yana oturttu konukları… Yaşlı karı-koca, evin darlığı yüzünden özür dilediler... Bir yandan da; „Kendi eviniz gibi, rahat oturun,“ diyorlardı sık sık..
Yaşlı kadın Baukis, ocaktaki ateşi tutuştururken, eşi Filemon da bahçelerinden topladığı domates, biber gibi sebzelerle girdi odaya. Sonra yeniden dışarı çıkıp kümeslerinden bir tavuk yakaladı… Tavuğu hazırladıktan sonra odalarına döndü...
 
Yaşlılar, bir taraftan yemek hazırlarken bir taraftan da şuradan buradan laflıyorlardı. Çok geçmeden yemekler hazır olmuştu... Baukis, ellerini yıkamaları için leğen ve su tuttu konuk tanrılara. Arada da yaşlılıkları yüzünden onları yeterince iyi ağırlayamadıklarını söyleyip sık sık özür dilediler.
Sonra Baukis’le  Filemon; bahçelerinden topladıkları meyvelerden getirip bir bacağı sakat masanın üstüne koydular. Sonra da bu meyve ağaçlarının öyküsünü anlatmaya başladılar… Bu ağaçları, genç yaşta yitirdikleri tek oğullarının dikip yetiştirdiğini eklediler sözlerine… Konuklara ayıp olmasın diye gözyaşlarını zorlukla saklamaya çalıştılar… Böyle böyle, acı-tatlı epeyce lafladıktan sonra tanrılar izin istediler… Ama yaşlı kadınla kocası, konuklarını bırakmak istemediler; ille de yatıya kalmaları için binbir yalvarıda bulundular… Ama onlar istemeyince de, hep birlikte dar kapıdan birer birer sokağa çıktılar…
 
Bu yoksul çiftin yaşadığı evin ta aşağılarındaki ovada, önce kapıları açılıp sonra tanrıların yüzlerine kapanan evler yayılıp gidiyordu… Konuk tanrılar; yaşlı karı-kocaya tepeyi biraz daha tırmanacaklarını söyleyip birlikte yürümeyi önerdiler… Aradan birkaç dakika geçmemişti ki yaşlı Filemon’la Baukis, aşağılarda yayılıp giden bütün ovanın sular altında kadığını gördüler dehşetle! Az ötedeki kendi yoksul kulübelerinin yerinde de, bembeyaz mermerlerle kaplı, görkemli bir tapınak yükseliyordu… İşte o anda konuklarının tanrı olduklarını duyumsadılar birden. Tam birşeyler söylemek istedikleri sırada da Baştanrı Zeus girdi araya. Yaşlılara unutulmaz konukseverlikleri için teşekkür etti. Artık onlara konuk olduktan sonra, dünyayı daha iyi anladığını da ekledi sözlerine...
 
Baştanrı Zeus biraz sustuktan sonra; „Bizden bir şey dileyin,“ dedi gülümseyerek. Yaşlı karı-koca el ele tutuştular hemen ve hiçbir şey istemediklerini; yalnızca yoksul kulübelerini onurladırdıkları için çok mutlu olduklarını söylediler içten bir gülümsemeyle. Baştanrı Zeus ille de bir dilekte bulunmaları için üsteleyince, karı-koca baş başa verip birşeyler fısıldaştılar aralarında. Ondan sonra Filemon; „Peki öyleyse, „ diye söze başladı. „Biz bugüne dek hep baş başa, çok mutlu yaşadık. Bu mutluluğumuzu tanrı yada kul demeden herkesle paylaştık. Bu yaştan sonra da bizi ayırmayın. Birimiz önce, öteki sonra gitmesin o son durağa… Biz ikimiz bir arada, aynı anda gitmek istiyoruz yeraltındaki Hades’in ülkesine...“
Baştanrı Zeus’un buyruğuyla yaşlı karı-koca Filemon’la Baukis, Frigya ovasındaki Bergama kentinin tepesindeki tapınağın bekçileri oldular. Daha uzun yıllar, aynı tapınağın bembeyaz mermerleri üstüne oturup tanrı Helyos’un atlarıyla her gün gökyüzünde koşturduğu güneşi hep başbaşa izlediler... Birbirleriyle hep aşk dolu sözler fısıldaştılar…
Bir gün gene tapınağın avlusunda omuz omuza vermiş otururlarken ve o ana dek birbirlerine hiç söyleyemediklerini söylemeye çalışırlarken, aniden bir uyuşukluk geldi ikisinin de bedenine... Hemen ayağa kalkmak istedilerse de kalkamadılar… Bedenlerinin dallanıp yapraklandığını, ayaklarının toprakta kök salmaya başladığını gördüler… Bu hallerine bakarak birbirlerine daha candan sarıldılar, birbirlerine gülümsediler… Sonra birisi meşe, diğeri ıhlamur ağacı olarak birbirlerine daha da kenetlendiler… Kabuklar her ikisinin de dudaklarını örterken, son kez birbirlerine sevgi dolu bir şeyler daha fısıldadılar…
Ağaçlara yani yaşamın belirtisi olan her şeye saygı duymanın ne denli güzel bir anlamı olduğunu hissetmenizi umuyorum. Yaşamın doğanın ve insanın tüm etkenlerinin yaratıcılığımızı arttırdığını görüyoruz.  Mesele o hikâyeye kulak vermek ve sonsuz olan yaşamın tılsımlarını görmek. Filemon ile Baukis’u görmek gibi…
 


Etiketler; #Pergamon
Yorum Ekle
İsim
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.