4 Şubat Dünya Kanser Günü kapsamında kanserin psikolojik etkileri ve sürecin doğru yönetilmesi adına önemli açıklamalar yapan Klinik Psikolog Damla Özcan, depresyonun onkoloji hastalarında en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıklardan biri olduğunu belirtiyor.
 
Depresyon, toplum içerisinde en yaygın görülen psikiyatrik rahatsızlıklardan biri olmakla beraber, onkoloji hastalarında da en sık görülen psikiyatrik rahatsızlıkların başında geliyor. Moodist Hastanesi’nden Klinik Psikolog Damla Özcan kanser ile depresyon arasındaki bağlantıyı şöyle açıklıyor: “Kanser tanısı fiziksel bir hastalık tanısı olarak ele alınsa da hastanın psikososyal yaşantısına, gündelik rutin işlevselliğine olumsuz birçok yansıması oluyor. Dolayısıyla kanser tanısı bireyin yaşantısında iş gücü kaybı ile psikososyal alanlarda meydana gelen olumsuz durumları da içerisinde barındırıyor. Kronik hastalıklar içerisinde yer alan kanser tekrarlayan ve nüksedebilen bir yapıya sahip olduğundan geleceğe yönelik kaygılı, endişeli, umutsuz düşüncelerin oluşmasına sebep olabilir. Bu düşüncelerle kişi baş etmekte zorlandığında depresif bir duygudurum meydana geliyor. Kanser sürecinde bireylerde fiziksel olarak meydana gelen ağrılar, uygulanmakta olan tedavilerin yan etkileri, zaman zaman gündeminde olan hastane yatışları, bedeninde imajına yönelik değişimlerin söz konusu olması kanser ile depresyon arasındaki bağlantıyı oluşturan etmenler arasında yer alıyor.”
 
 
 
“Hem hasta hem aile bireyleri etkileniyor”
 
 
 
Kanser, hem hastayı hem de aile bireylerini fiziksel ve ruhsal olarak etkiliyor.  Bu durum kanser tanısı ile karşı karşıya kalan birey için duygusal stresi yönetmek ve kontrol etmek noktasında oldukça zorlayıcı olabiliyor. Tedavi süreci içerisinde olan hastanın birtakım kişilik özellikleri, baş etme yöntemleri, kanser sürecine yüklemiş olduğu anlam ve bu sürece yönelik bakış açısının psikiyatrik rahatsızlıklar açısından oldukça önemli olduğunu belirten Özcan, “Hastanın bu süreçte dışsal kaynakları olarak ele alabileceğimiz aile üyeleri ve arkadaş çevresinin bulunup bulunmaması, mevcut dışsal kaynaklarının destekleyici ve empatik yaklaşımının olup olmaması yine ortaya çıkabilecek bir depresyon süreci için risk faktörüdür. Bir diğer önemli risk faktörleri arasında hastanın sık sık temas içerisinde kaldığı tedavi ekibi ile olan iletişimidir. Çünkü bu noktada da tedavi ekibinin kendisine yönelik güven verici, destekleyici ve iş birliği içerisinde olan bir tutum sergilemesi oldukça önemlidir” diyor.
 
 
 
“Depresif belirtiler dikkate alınmalı”
 
 
 
Kanser hastası kişilerde görülen depresif belirtilerin zaman zaman tedavi ekibi ve çevresindeki kişiler tarafından sürecin çok doğal bir parçasıymış gibi kabul edildiğini belirten Klinik Psikolog Damla Özcan, “Klinik anlamda kişide gözlemsel olarak da fark edilebilen bir depresyon tablosunun yer alması kesinlikle sürecin bir parçasıymış gibi doğal kabul edilmemelidir. Kişi ruhsal sağlığını korumak ve psikolojik sağlamlığını güçlendirmek adına eski rutinine yönelik aktivitelerine mevcut yaşantısı içerisinde yer vermelidir. Çevresi tarafından da psikososyal aktivitelere yönlendirilmeli, bu aktiviteler kapsamında desteklenmelidir. Kişiye tedavi süreci dışında da bir sosyal yaşantısının olduğu hatırlatılarak bu sosyal yaşantı için teşvik edilmelidir. Başlangıçta kişiler aktivitelere yönelik ilgi ve keyif alamadıklarını belirtebilirler. Burada ilk amaç ve hedefin keyif ve hazdan ziyade aktivitelere yönelik davranışlarda bulunmak olduğunu unutmamak gerekir. Kanser hastası olan kişilerin, tedavi sürecinin başlangıcından itibaren bir psikoterapi desteği alarak tedavi sürecini yönetmesi, tedavi sürecinin olası inişli çıkışlı seyri açısından ve kişinin psikolojik sağlamlığını güçlendirmek açısından oldukça önemlidir. Beraberinde klinik tablo açısından medikal bir tedavinin gerekli görüldüğü noktada ise eş zamanlı olarak psikiyatrist ve psikolog ile beraber koordineli olarak ilerlenmeli ve hastanın fiziksel sağlığı ruhsal sağlığından bağımsız ele alınmamalıdır” diyor.
 
Haber Merkezi